Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma Sesli Ön Okuma

Ön Okuma: “Rüya Sanatçısı” – Murat K. Beşiroğlu

Rüya Sanatçısı

Yazar: Murat K. Beşiroğlu
Sayfa Sayısı : 215
Perseus Yayınevi – Ocak 2020

Rüyalar, 21. yüzyılın ortalarında bir başlık aracılığıyla görüntülenmeye başlanmıştır. Kısa süren bir erotik rüya yayını furyasından sonra, rüyalar çeşitlenir ve rüya sanatı gerçek anlamda doğmuş olur. Rüya sanatçısı Selim Özben bu süreçte küresel çapta bir üne kavuşur. Özben’in şöhretinin doruğundayken ortalıktan kaybolması uluslararası bir sorun haline gelir. İç Güvenlik Bakanlığı araştırmacı Ruhi ve çalışma arkadaşı Peri’yi olayı çözmek üzere görevlendirir.

“Selim Özben rüyalarını, algılarınız sonuna kadar açılmış, rüyanın zarafetiyle sarmalanmış, zevk ve merakla mest olmuş bir halde seyrederken kendi kendinize keşke hiç bitmese dersiniz. O rüyaları izlerken gündelik hesapların sizi hapsettiği zihinsel kısırlıktan kurtulup bir harikalar diyarına girmiş gibi olursunuz; sonunda ben de önemli bir olayın, ilginç bir maceranın, güçlü bir duygunun, zenginleştiren bir izlenimin parçası oluyorum diye düşünür ve mutlu olursunuz.”

Ön Dinleme

Ön Okumanın Dinlemesi. Gözlerinizi kapatın.

Ön Okuma

Sabah zamanında uyanabilmek için erkenden yatmış, ancak bir türlü uykuya dalamamıştım. Yatağımda sağa sola dönüp uyku perisini kovalarken kendini Nur’a söyleyeceğim sözleri tasarlar halde bulmuştum.  Böyle olunca heyecanım bir kat daha artmış, uykum iyice kaçmıştı. En büyük korkum mezarlık açılır açılmaz Nur’un yanında olamamaktı. Dört yıldır hiçbir ölüm yıl dönümünde mezarlığa geç kalmamıştım, bu sefer de geç kalmaya niyetim yoktu.

Uyumamın olanaksız olduğunu anlayınca kalkıp salondaki duvar-ekranın karşısına geçtim. Nur’un mezarına götüreceğim çiçekleri önceden alıp suya koymuş, giyeceğim kıyafetleri belirleyip kenara ayırmıştım. Galiba yapmam gereken tüm hazırlıklar tamamdı.

Duvar-ekranın tavsiye ettiği bilimkurgu dizisinin ilk bölümü hoşuma gitti.  Öyle olunca kalan beş bölümü de ardı ardına izledim. Dizi seyretme faslı sona erdiğinde saat artık o kadar geç olmuştu ki yatmamın bir anlamı kalmamıştı. Salondaki kanepede yarı uyuşuk bir halde pineklerken gökyüzünden patlama sesleri geldi. Kalkıp pencereden dışarıya baktım, yaklaşmakta olan bir kasırgayı önlemek için İstanbul’un her yanına dağılmış meteoroloji kulelerinden gökyüzüne füzeler gönderiliyordu. Evde bir süre daha vakit öldürdükten sonra dairemden çıkıp asansöre bildim ve terastaki piste çıktım. Hava henüz aydınlanmaya başlamamıştı. Kuadkopterime bindim ve beni Alibeyköy mezarlığına götürmesini söyledim.

Mezarlığa doğru ilerlerken Nur’la geçirdiğimiz güzel günlerin anıları zihnime hücum etti. Zihnimde beliren en net görüntü Antalya’da bir plajda yürürken güneş ışığının saçlarına arkadan vurduğu andı. O güzel Temmuz ikindisinde Nur’un ışıklar içinde parıldayan saçlarını seyrederken ne kadar mutlu olduğumu hatırladım. Bütün o güzellikler artık geride kalmıştı. Yağmur damlaları kuadkopterimin camlarında yoğunlaşıp dağılıyor, gökyüzünde iklim bombaları ardı ardına patlamaya devam ediyordu.

Alibeyköy mezarlığının yakınındaki belediyeye ait piste indikten sonra kuadkopterimin içinde sessizce bekçinin gelip mezarlığın kapısını açmasını bekledim. Bekçi bereket disiplinli bir adammış, fazla beklemem gerekmedi, kapı açılınca elimle bir demet çiçekle yürüyerek Nur’un mezarının başına gittim. Atılan onca füzeye rağmen mezarlığın üzerine bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Yağmur suyu saçlarımdan süzülerek boynumdan aşağıya akmış, iliklerime kadar ıslanmıştım. Getirdiğim çiçekleri Nur’un mezar taşının yanına bıraktım ve ona söylemeyi düşündüğüm onca sözden hiçbiri aklıma gelmedi. Nur toprağın altındaydı ve ben yaşıyordum. Bu büyük bir haksızlıktı çünkü Nur benden daha iyiydi. Ne yapacağımı bilemez bir halde orada öylece dikilip kaldım. Ne yazık ki dünya üzerinde Nur gibi başka bir kadın yoktu. Mezarının başında birkaç dakika gözyaşı döktükten sonra ona veda bile etmeden ayrıldım.

Eve dönüp üzerimi değiştirdim ve pijamalarımı giyip yatağa girdim. Uykusuzluk ve moral bozukluğu nedeniyle bedenim uyuşmuştu, tam uykuya dalacakken cep bilgisayarıma “acil” koduyla bir mesaj geldi. Eski amirim Tunç bir saat içinde resmi kıyafetle verdiği adreste olmamı istiyordu. Kara talihime lanetler okuyarak kalktım; hizmet androidim Asima’ya bana yiyecek bir şeyler hazırlamasını söyledim, üzerimi değiştirdim, kahvaltı ettim ve evden çıktım. Evde bulunduğum kısa zaman diliminde iklim bombalarının da yardımıyla gökyüzündeki bulutlar dağılmış ve sabah güneşi ortalığı aydınlatmaya başlamıştı.

On dakika kadar sonra kuadkopterimle boğazın kıyısındaki tarihi yalının hava taşıtları pistine indim. Tepemde uğuldayan dört pervanenin sesi kesildi, kuadkopterimin kapısı kendiliğinden açıldı, indim. Uzun süredir giymediğim takım elbiseler içinde vücudum hiç rahat değildi. Galiba uzunca bir tatilin sonuna gelmiştim. Gerek çağırırken takındıkları ketum tavır, gerekse buluşma yerinin niteliği işin ciddi olduğunu gösteriyordu. Gözüm pistin yanındaki çınar ağacının kıpırtılı gölgesine takıldı. Aşağıdaki yalıya doğru yürümek yerine ağaca bakan banklardan birine oturdum. Sabah yağan yağmurun temizlediği gökyüzü altında çınarın görüntüsü takdire şayandı. Sabah güneşinin özel ışığı altında çınarın geniş yaprakları tatlı bir ahenk içinde salınıyordu. Çınar ağacının yanı sıra çam ağaçlarına, tepesinde çıplak dalları olan ıhlamur ağaçlarına, yaprakları rüzgârda dans eden kavak ağaçlarına göz gezdirdim. Bir karga sürüsü gelip çınarın dallarına kondu. Bir süre kondukları dallarda etrafı gözetleyip iki ayakları üzerinde yaylandılar. Kargalardan biri diğerlerine kızmış gibi güçlü bir biçimde gakladı. Sabahın sessizliği içinde yankılanan bu sesi duyan diğer kargalar bir ezginin mest ettiği dervişler gibi kuzguni siyah kargaya bakarak kımıldamadan durdular. İri karga diğer kargaların saygı duruşu sırasında güçlü sesiyle yeniden gakladı. Sonra hep birlikte sanki hiçbir şey olmamış gibi havalanıp ağaçların ardında gözden kayboldular. Annem bu olayı görseydi başıma gelecek büyük bir uğursuzluğun işareti olarak yorumlardı.

Cep bilgisayarım buluşma saatine üç dakika kaldığını bildirince kalktım, üzerinde iri yapraklı nilüferler, içinde parlak kırmızı balıklar olan süs havuzunun yanından geçip yalının arka kapısına ulaştım. Açık kapıdan içeriye girer girmez daha önce sadece filmlerde gördüğüm son model bir android,

“Hoş geldiniz Ruhi Bey, size yukarıya kadar eşlik edeyim” dedi.

“Görev hakkında ne biliyorsun?” diye sordum.

“Benim görevim sizi teşhis edip yukarıya götürmek” dedi.

Mermer merdivenleri tırmanırken önümdeki androide “Beni nasıl teşhis ettin?” diye sordum.

“Yüz tanıma algoritmasına göre bellekteki kayıtlarla yüzde 98 uyum, boy 186 cm, kilo 85, gözler açık kahverengi, hafif kırlaşmış siyah saçlar, 40-41 yaşında…”

“Anlaşıldı” diyerek sözünü kestim.

Androidin beni kapısına bıraktığı yüksek tavanlı odada eski mesai arkadaşım Tunç beni gülümseyerek karşıladı. Yanında düz sarı saçları arkadan bağlanmış, uzun boylu, ciddi görünümlü bir kadın oturuyordu. Tunç beklediğimin ötesinde samimiyet içeren bir tonla “Hoş geldin eski dostum” dedi. Anlaşılan aradan geçen bunca zamanın ardından geçmişte yaşadığımız tatsızlıklar ona önemsiz görünmeye başlamıştı. İki ay kadar önce iç güvenlikten sorumlu bakan yardımcısı olarak atandığını hatırlayarak,

“Hoş bulduk, bu ne büyük şeref” dedim.

“Seni teşkilatımızın en parlak genç araştırmacılarından biri olan Peri ile tanıştırayım” dedi Tunç.

Büyük ahşap masanın çevresinden dolaşıp Peri’nin yanına yaklaştım ve bana kuş gibi hafif gelen elini sıktım.

Tunç yalının iskelesine yaklaşan beyaz yatı göstererek “Konuklarımız geliyor” dedi.

Aşağıdaki görevliler koşturarak yata yaklaştı, Anglosakson kökenli olduğunu tahmin ettiğim sarışın bir adam, geniş yüzlü, alımlı bir Çinli kadın ve İspanyol ya da Portekizli olabileceğini düşündüğüm bir başka adam yattan indiler. Yukarı çıkmalarını beklerken Tunç’a,

“Yabancı dostlarımız gelmeden önce görevim hakkında bilgi alabilir miyim?” diye sordum.

Tunç işaret parmağıyla “bir dakika” işareti yaparak beklememi işaret etti, önündeki bilgisayara uzun uzun bir şeyler yazdı. Bana cevap vermek üzere hareketlendiği sırada yabancı dostlarımız kapıdan içeriye girdiler. Kendilerine ayrılmış koltuklara oturdular, selamlaştık, herkes hizmet androidi tarafından dağıtılan çeviri kulaklıklarını taktı; böylece görüşme sırasında ana dilimizde konuşmanın konforunu yaşayacaktık.

Odadaki gergin, törensel havayı dağıtmak üzere “Acaba sizlerle aynı odada bulunma sebebim rüya sanatçısı Selim Özben’in bir ayı aşkın süredir kayıp olması olabilir mi?” diye sordum.

Tunç ve Peri şaşkın ifadelerle birbirlerine baktılar; konuklar şaşırmış görünmüyorlardı, anlaşılan o ki görev hakkında daha önce bilgilendirilmiş olduğumu sanıyorlardı.

“Böylesi önemli bir görevi daha önce üstlenmiş olan arkadaşlarım olmuştur, ancak anlaşılan başarıya ulaşamamışlar; herhalde algoritmaların çözemediği zor bir olay söz konusu” dedim.

Tunç başkalarının becerilerinden kendine başarı payı çıkarmayı bilen yönetici içgüdüsüyle “Görüyorsunuz ya beyler bayanlar, Ruhi kendisine verilmemiş bir görev hakkında isabetli öngörüler yapabilen bir arkadaşımız” dedi.

Peri hoşnut bir ses tonuyla “Olayı hipernet üzerinden takip etmiş olmalısınız” dedi.

“Kısmen hipernetten, kısmen Selim Özben hayranı dostlarımın yakınmalarından takip ettim” diye cevap verdim.

Peri mavi gözlerini çevreleyen metal çerçeveli gözlüğünü düzelterek,

“İnsanların izini nadiren kaybediyoruz. Kamera kayıtlarına takılmasalar bile hipernette gezinmiş oluyorlar. Selim Özben 35 gündür hipernet üzerinde bir iz bırakmadı; esir olarak tutulmuyorsa ağır yaralı ya da ölü olduğunu varsayabiliriz” dedi.

Tunç masadaki konukların birleşmiş milletler kültür komitesi tarafından görevlendirilmiş heyette bulunduklarını ve Selim Özben’in akıbeti hakkında yapılan çalışmaları yerinde görmek istediklerini söyledi. Elbette Türk yetkililerin konuya gereken hassasiyeti göstereceklerine inanıyorlardı, ama olayın 35 gündür aydınlatılmamış olması kendilerini kaygılandırmıştı, bu nedenle vakayı yerinde inceleyip yazacakları bir raporla dünya kamuoyunu bilgilendireceklerdi.

Heyetteki İngiliz üye James Austin Selim Özben’in hayatta olduğunu ve rüyalarını yayınlamaya devam edeceğini umduğunu söyledi. Böylesi herkes için daha iyi olacaktı.

James Austin “Gerçeğin kendisi en büyük devrimcidir ve ne kadar acı olursa olsun geliştiren, eğiten bir yanı vardır. Acı bir gerçekle yüzleşmek durumunda kalacaksak bunu bir an önce öğrenmek isteriz” diyerek sözlerine devam etti.

Bu sırada boğazdan süzülerek geçen bir ekranoplanın kanatlarından yansıyan güneş ışığı odanın tavanına vurdu. Gümüş rengi ışıltılar saçarak yalının önünden geçip giden ekranoplan Peri’nin de dikkatini çekti. Heyettekiler Selim Özben’in kaybı hakkında kaygı yüklü düşüncelere daldıklarından ekranoplanı fark etmemişlerdi.

Tunç “Selim Özben vakasını çözmek üzere en tecrübeli araştırmacılarımızdan biri olan Ruhi Bulut’u atamış bulunuyoruz. Genç araştırmacı arkadaşımız Peri Weiss çalışmalarında ona yardımcı olacak. Peri’nin babası Alman annesi Türk. Peri hakkında hep şunu söylerim: Bir Alman’ın disiplini ile bir Türk’ün pratikliği onda vücut bulmuş. Arkadaşlarımız bize güzel haberler verebilmek için tüm güçleriyle çalışacaklar” dedi.

“Oysa ben kendi ekibimle çalışabileceğimi ummuştum” dedim koltuğumda doğrularak; cendereye kısılmışım gibi hissettiren takım elbiseden ve boğazımı sıkıştıran kravattan bir an önce kurtulmayı istiyordum.

“Ekibinin başka görevlerde kullanılmak üzere dağıtıldığını biliyorsun, Peri ile iyi bir ekip olacaksınız” dedi Tunç.

Toplantının başından bu yana konuşulanları can kulağıyla dinleyen Qian Chen isimli Çinli kadın temsilci, Selim Özben vakasının kendisi için çok önemli olduğunu, rüyalarına ilişkin eski kayıtları izledikçe duygulandığını ve yenilerinin yayınlanmayacağını düşündükçe hüzünlendiğini, hipernet üzerinde rüya yayını yapan yüzlerce sanatçı olduğu halde hiçbirinin rüyalarının Selim Özben’inkiler kadar sahici, heyecan verici, insanı can evinden vuran cinsten olmadığını söyledi. Yaşanan kısa duraksamadan yararlanan hizmet androidi masanın çevresini dolaşıp içecek siparişlerini not etti. Masadaki herkes enikonu hüzünlenmişti. Toplantının başından bu yana söz almayan İspanyol temsilci olayın siyasi boyutunun gözden uzak tutulmaması gerektiğini, rüyaları canlı seyredenlerin gece yaşayan insanlar olduğunu, bunların çoğunlukla işsiz kitle içinde yer aldığını, bu insanların ortalama insanlara kıyasla çok daha hassas olduğunu, söz konusu hassasiyetin, işsizlik ve can sıkıntısı ile birleştiğinde bir isyan potansiyeli yaratabileceğini söyledi.

“Muhalifler arasında rüya yayınının kesintiye uğramasında büyük şirketlerin parmağı olduğu yönünde bir kuşku bulunuyor. Rüya sanatçısının yayınının kesilmesinin ardından hipernet üzerinde dedikodular aldı yürüdü” diye ekledi İspanyol temsilci.

Bakan yardımcısı Tunç odaya hâkim olan kaygılı havayı dağıtmak üzere söze girdi:

“Saygıdeğer beyler bayanlar, olmuş olanın mahiyetini değiştirme şansımız olmadığını biliyoruz. Benim temennim Selim Özben’in bir an önce bulunması. Eğer kendisi yaşıyorsa ve eski düzenine dönme olanağı ele edebilirse gecelerimizi rüyalarıyla renklendirmeye devam edeceğinden şüphe duymuyorum. Zira kendisine dünya çapında şöhret kazandıran başlıca özelliği rüyalarında hiçbir aksama olmaması idi; çok disiplinli bir insandı kendisi, hiçbir gece bir rüyaya yeterince hazırlanmadan yatmadığı biliniyor, rüya konusundaki Tanrı vergisi yeteneğini unutulmaz bir performansa dönüştürüyordu. O kaybolduğu güne kadar görevini çok iyi yaptı, şimdi sıra bizde; söylediğim gibi olayı aydınlatmak için hükümetimiz tüm imkânlarını seferber etmiş durumda. Sizlerin de uluslararası iş birliği gereken noktalarda vereceğiniz destek konusunda kuşkum yok. Bugünden itibaren araştırma faaliyetimizde yeni bir aşamaya ulaşmış bulunuyoruz. Sizlerden ricam sonuç konusunda kaygı duymamanız; karşı karşıya bulunduğumuz vakanın sıradışı olduğunu yadsımıyorum, şimdiye kadar olayı aydınlatamamış olmamız buna işaret ediyor, ama artık alarm durumuna geçtik. Her türlü yetki ve imkânla donatılmış olarak çok özel bir araştırma yürüteceğiz. Ne diyelim, başta Ruhi Bey ve Peri Hanım olmak üzere hepimize kolay gelsin.”

Tunç’un söylevi odadan çıkıp rahat giysiler giymek konusundaki sabırsızlığımı artırmıştı, neyse ki artık toplantının sonuna gelmek üzereydik. Karşılıklı saygı sözleri ve iyi temennilerle yabancı konukları uğurladıktan sonra Tunç sonuçtan memnun bir ifadeyle “İyi iş çıkardık arkadaşlar, öğlen yemeğini bakanlığın zeplininde yiyelim, hem detayları konuşmuş oluruz” dedi.

“Araştırmalarımızla ilgili bazı özel yetkilere ihtiyacım olacak,” dedim.

“Ben yan odada birkaç özel görüşme yapacağım, sizler de birer kahve daha içip boğaz manzarasının tadını çıkarın, 20 dakika sonra aşağıda buluşuruz.”

“Ben de izninizle kuadkopterimde üzerimi değiştirip daha az resmi bir kıyafet giymek istiyorum” diyerek ayaklandım. Peri ise cep bilgisayarını dörde katlanmış bir kâğıdı açar gibi açarak masanın üzerine koydu, hipernete bağlanarak çalışmaya koyuldu.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar