Ian Sokoliwski
Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Mekanika: Zamanın Parçaları” – M. Ercan Ergür

Mekanika: Zamanın Parçaları

Yazar: M. Ercan Ergür
Sayfa Sayısı : 336
KDY – 14 Ağustos 2020

“İnsana en çok benzeyen varlıkları, robotları, yine insanoğlu yaptı. Bir o kadar dost, bir o kadar düşman… Robotlardan başka ne beklediler ki?”

Gelecekte bir gün, robotlar dünyayı ele geçirdiler, insanlar da direndiler. Geçmişte bir gün, insanlar geleceği gördüler ve savaşmaya karar verdiler. Ellerindeki tek silah zamandı. Geçmiş ve geleceği iki kutuba ayıran büyük bir savaş başladı. Savaşın ortasında ikisini de yok etmeye niyetli, büyük bir düşman boy gösterdi. Artık ne insanlar ne de robotlar güvende değildi!

İnsanların, mekaniklerin ve robotların varoluş savaşı verdiği Mekanika: Zamanın Parçaları’nda farklı zamanlara uzanan hikâyeler yavaş yavaş bir sarmal hâline gelmekte, sona yaklaştıkça iç içe geçerek okuru büyük ve nefes kesen bir finale taşımaktadır.

“Yeni dünyalar yaratmakta mahir yazarımız M. Ercan Ergür’ün kuvvetli kaleminden.”
Esrarengiz Hikâyeler

Ön Okuma

İNSANA EN YAKIN ŞEY

“İnsana en çok benzeyen varlıkları, robotları, yine insanoğlu yaptı. Bir o kadar dost, bir o kadar düşman… Robotlardan başka ne beklediler ki?”

Geçmişin mekaniklerinden birine ait bir ağ altı mesajıydı bu. Kafama vurdum ve hafıza bankamdan yayılan, orada kilitli kalan mesajı dağıttım. Uyku modundan çıkıyordum artık. Görüntü göz merceklerimden kırılarak giren ışıkla birlikte bütünleşmeye başlamıştı.

Bembeyaz fayansları ve bir o kadar açık renkli duvar kâğıtları, tezgâhları, masa ve sandalyeleri ile insanoğlunun elinin değdiği son laboratuvardaydım. Eski, 30’lardan kalma birçok bilgisayar ile cansız görünüyordu belki ama bana göre, dünyanın en güzel, en hayat dolu yeriydi; aynı bir ev gibi.

70’lerden ama başında 2 ve 0 olmayan, geldiği söylenen bir müzik çalıyordu. Ona eşlik ederek, açılan kapıdan giriyordu güzel Aplam. Yaşadığı türlü acıya rağmen hâlen yüzünde güller açıyordu.

O öyle kendi etrafında dönerek bana, tezgâhın üzerinde, oturmakta olduğum yere doğru geledursun, ben de mecburiyetten ifadesiz olan bakışlarımla onu izliyordum. Ama aslında içimde garip, bazı tıkırtılar ve sesler çıkartmama da neden olan bir duygu vardı. Hani şu enerji çekirdeklerinizden yayılarak kablolarınız ve sistemlerinizden geçen, ardından tüm devrelerinize işleyerek sizi şekillendiren titreşimler vardır ya, işte ondan.

Saçlarına aklar düşmüş, yanakları elma kurusu olan Aplam tam karşımda durarak bana doğru baktı. Bir an durakladı. Bakışları benden kayarken “Küçük kuzum,” dedi. Müziğin etkisine rağmen ağlayacağına yemin edebilirdim. Ama olmadı, ağlamadı. “Günaydın küçük kardeşime!”

Uzanır ve hemen yanı başımda duran, bakmakta olduğu minik fotoğraf çerçevesini alırken “Günaydın Aplam!” dedim.

Benim sesimle irkilen kadın, bir an sonra gülümseyerek “Sana da günaydın Belbippo!” dedi.

Bundan birkaç yıl önce, önemli bazı malzemeleri aramak için laboratuvardan, artık bizden başka kimsenin yaşamadığı bu sığınaktan çıktığımız zamanın son hatırasıydı elindeki: Kız kardeşi Peri’nin fotoğrafı.

Peri minnacıktı. Mekaniklerin hâkimiyetindeki bir zamanda doğmuştu. Aplam ve ikisinin babası olan adam, yani eski sahibim dışında kimsesi yoktu.

Aplam bana bakıyordu. Ona, “İyi misin?” diye sordum aynı sabit ifademle ama derinlerde mekanik devrelerimi genişletecek şekilde tüm elektriksel iletimlerimi yükselterek. Bu insanların gülümseme dedikleri şeyin mekaniklerin dilindeki karşılığıydı. Ama sadece diğer mekanikler, birbirlerinin derinde yatan elektriksel duygularını görebilir, anlayabilirlerdi.

Sonra “Böyle günlerde ne kadar iyi olunabilirse,” diyen Aplam ilerledi, kasetçaları kapattı. Müzik artık ruh hâlini ifade etmiyor olmalıydı. Beni kucakladı ve yandaki mekanik laboratuvarına geçtik. Yolda, “Hazır mısın Belbippo?” diye sordu.

Hazır mıydım? Tüylerim olsaydı diken diken olurdu ama onun yerine tepemdeki tek antenim dikildi. Değildim tabii ki! Kendi türüne son verecek bir deneyin parçası olmaya kim hazır olabilirdi ki?

Yine de nasıl hayır diyebilirdim! Onu nasıl kırabilirdim? O benim sahibemdi! “Hazırım Aplam!”

“Bana öyle seslenme Belbippo!” diye uyardı beni. “Bana sadece Peri, ablam diye seslenirdi, gerçek adımın bu olmadığını biliyorsun.”

“Tamam, Aplam!” dedim bunu her söylediğinde verdiğim otomatik cevap modunda.

Kapıyı açıp içeriye girdi. Onlarca, binlerce mekaniğin türlü parçaları her yere saçılmıştı. Beni tezgâha oturturken hafıza bankamdan gelen geçmişin görüntülerine engel olamadım.

Bir harici yayın kanalında, bir insan sesleniyordu kendi türdeşlerine. “Bu felaketi kendimiz yarattık ve şimdi… bunun sonuçlarına katlanmalıyız!” Görüntü titreşiyordu, bir vardı bir yoktu.

Birkaç yıl önceydi. 2085 ve 2088 arasında bir yerlerdeydi. O dönemde yanmış bir bataryam olduğu için, kesin olarak hangi yıldı kestiremiyorum. Kimse bana söyleme zahmetine de girmedi zaten.

“2000’li yılların başlarında… bu kıyametin temellerini… kendimiz attık… Mekanik kıyamet! 2030’da… Renim-30’a zekâ kazandırılması… geri dönülmez nokta…”

32 model bir mekanik olarak benim iki model üstüm oluyordu Renim-30. Belki akıllıydı ama ben ve benim dönemimden gelenler, insanoğluna sadık olanlardandı. Nitekim bizden sonra, 34 modellere filan artık mekanik demez oldular, robot dediler. Çünkü özümüz öyle olsa da sözümüz öyle değildi; biz onlar gibi değildik. Bizler akıllı, insansı varlıklardık!

Kendi kafama vurdum görüntüleri durdurmak için ama sistemim yanıt vermedi. Görüntüler, âdeta duygularımla birlikte hareket ediyordu.

“2040… Biz robot hakları filan diye düşünürken… onlar bizim kuyumuzu kazdılar. Evimizdeki arkadaşımızdan, güvendiğimiz tamircimize hepsi birlik oldular!”

Yalan! Bu doğru değildi, biz ayaklanmamıştık! Biz evinizdeki dostunuzduk! Öyle kalmaya devam etmiştik!

“Kendi yarattığımız bu canavarlara dur deme zamanımız gelmedi mi?”

Kendimi çok kötü hissediyordum. Yine de iç çeken ben değildim, O’ydu. Bana, gözlerini devirerek bir bakış attı. Ardından bir sürü mekanik aksamın ortasındaki minik bir tezgâha doğru ilerlemeye başladı. Normalinden daha keskin, biçimsiz üst kemeri bulunan, o simsiyah birim hücresi âdeta içinden yayılan tüm karanlığı ile oradan beni izliyor gibiydi.

İnsanların korku dedikleri duygunun bir kopyası olan, bedenimin derinlerinden gelen, gıcırtıya benzeyen ses yine geldi. “Paslanıyorsun Belbippo!” dedi Aplam eline aldığı bir devreyi lehimleyerek yerine takarken. Paslanmıyordum!

O hücrede bir kötülük vardı. Hissedebiliyordum. İçine sıkıştırılmış, orada duran ve çıkmayı, tüm herkese bulaşmayı bekleyen şeyi âdeta görebiliyordum. Sonra yanındaki mekanik bacağı gördüm. Bir süredir kullanamadığım, işlevsiz sağ bacağımın yerine, Aplam yeni yapmış olmalıydı bunu.

Aplam, birkaç saat o şeytani hücre ile çalışmalarını sürdürdü, ardından “İşte oldu!” dedi. “Sonunda bitirdim. Bu birim hücresinde nicelerinin emekleri var Belbippo, umalım da bizi başarıya götürsün. Bize yeni bir hayat sunmasını, insanoğlunun yok oluş eşiğindeki kaderine derman olmasını umalım.”

Ses çıkartmadım.

Her zaman onu onaylamama alışık olan Aplam bunu fark etmiş olacak, arkasını döndü. Bana bakarak “Ne oldu?” dedi. “Korkma, her şey mükemmel olacak! Yarın sabah, yepyeni bir dünyaya uyanacağız Belbippo ve hepsi, sadece senin eserin olacak!”

Düşündüm. Benim eserim… aynı geçmiş zaman kalıntısı tablolar gibi. Geriye dönüp baktığında, kimsenin hatırlamadığı, sadece geçmiş günleri anımsatan eşyalardı onlar.

Aplam yavaşça yeni ayağı aldı. Sonraki birkaç saatini eski ve sıkışmış, paslanmış ayağımı onunla değiştirmeye ayırdı. Bir yandan da rahatlatmaya çalışır gibi sürekli benimle konuşuyordu.

“Bu parçayı yakın zamanda bulduğum bir 31 modelin bacağından aldım.”

“Öldü mü?”

“Öldürülmüştü. Aynı biz gibi, seni ve senin sınıfını da avlıyorlar artık Belbippo.”

“Ama biz, ne size ne de onlara bir zarar vermedik ki?”

“Dostumun dostu düşmanımdır. Senin türünü, bizi öldürmediğiniz, bizi de onlar gibi sevdiğiniz için düşman olarak görüyorlar dostum.”

Sustum. Bu… doğruydu. Peri’nin öldürüldüğü gün beni de öldürmeye çalışmışlardı. Bense sadece onları bu güzel aileye zarar vermesinler diye engellemek istemiş, arada bir köprü kurmaya çalışmıştım. Bu ailenin kurduğu güzel yuvanın, sığınağımızın imgesini göstererek, onların ne tatlı varlıklar olduğunu anlatmaya çalışmıştım.

Kendi dünyamdan, değiştirilen ve tekrar işlevsel hâle gelen ayağım sayesinde sıyrıldım. Ayak tabanımı oynatabiliyordum. Bacağımı kıvırdım, ayağıma dokundum. Onun elektriksel iletimini hissedebildiğimi fark ettim. İnsanların dokunma duyusu dedikleri şeye en yakın duyuydu bu.

“Nasıl hissediyorsun?”

Mutlu, mekanik bir ses çıkarttım. “Muhteşem!”

Bana gülümsedi ve arkasını döndü. Tezgâhtaki şeytani alete doğru ilerledi. Tekrar o duygular! Nazikçe avcunda tutarak yaklaşmaya başladı. Dün, o varlığın, tüm dış bağlantıları kesilmiş bir bilgisayardan, bir birim hücreye, eski tip kablolu bağlantıyla aktarılışını laboratuvarın her yerinden hissetmiştim.

“Lütfen Aplam!” dedim. “Bunu yapma!” Elimle birim hücresinin yerleştirilebileceği tek yer olan kalp kapakçığımı tuttum. “Bana, bunu yapma Aplam!” İnsanların ağlama dedikleri duyguya en yakın olan şeyi yapıyordum, yani zihnimdeki tüm enerjiyi tek bir enerji hücresinde topluyordum.

“Senden bunu istediğim için çok üzgünüm Belbippo,” dedi Aplam. “Ama bunu benim için yapmalısın.” Gözlerimin içine, derinlere bakıyordu. Tüm çekirdeklerimi görmek ister gibi. Voltaj düşüklüğüne rağmen orada, bana bakan gözlerden akan elektriği hissediyordum. Beni faaliyete geçirmeye yönelik bir akımdı bu. “Bunu Peri için yapmalısın Belbippo!”

Enerji akımı gözlerinden merceklerime akıyor, tüm birim hücrelerimi ele geçiriyordu. Bedenim titreşti. Elimi istemsizce indirdim.

Aplam, kapağı açarak, enerji çekirdeğini yerleştirmek için hücre yuvalarıma baktı. “On altı çekirdek yuvası,” dedi. “Hepsi dolu Belbippo. Hafıza bankasını ya da iletişim hücresini çıkaramam. Sana enerji veren, bedenini hareket ettirenleri de çıkaramam. Keşke iki model yeni olsaydın. 20 çekirdekli, 38 model bir mekanik.”

Kalbimin kırılmasına en yakın şey, çekirdek titremesi olmuştu ama belli etmedim. “O zaman burada yanında olmazdım ama Aplam!”

Kız kaşlarını çatarak onayladı. “Muhtemelen beni öldürmeye çalışıyor olurdun Belbippo!” Bana sıkıca sarıldı. “İyi ki değilsin! İyi ki benim Belbippomsun!”

Utanca en yakın şeyi yaşadım, yani hareketsiz kaldım.

Gel gelelim insana en yakın bu duygum, aynı zamanda en hızlı geçip gideni oldu. Aplam’ın, göğüs kafesimdeki on beşinci hücreye dokunduğunu fark edince “Aplam!” dedim. “En gereksiz hücremin bu olduğunu mu düşünüyorsun?”

Aplam bana baktı. “Hayır Belbippo!” dedi. “Duruma en uygunu bu! Anlık Hafıza Kayıt Hücresi’ni çıkarttığım andan itibaren yaşayacağın anıları hatırlamayacaksın. Öncesine ait tüm her şey kalacak, ama…”

“…ama kendi ırkımı öldürdüğümü hatırlamayacağım!” Sessizleşti. Doğru söylediğini biliyordum. Ruhum kontrol ediliyormuş gibi hissediyordum. Yine de karşı koyamıyordum.

“Bunu çıkarttıktan sonra Belbippo, kısa bir enerji kaybı yaşayacaksın ve o andan itibaren, tekrar bu hücreyi yerine takana kadar, yaptıklarının kaydı tutulmayacak. Geçici belleklerinde depolanan yeni bilgiler, her enerji yenileme anında tekrar silinecek. Şunu unutma Belbippo, seni çok seviyorum!”

Kız mekanik burnuma bir öpücük kondurdu ve ben, tüm hücrelerimde titreşimi hissederken “Ben de seni Aplam,” dedim.

“Ben de seni… çok…”

Sistem Sıfırlanıyor…

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar