Fantastik Ön Okuma Mitoloji Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Viking Serisi” – Tim Severin

Viking Serisi Tek Cilt

Odin’in Oğlu – Kan Kardeşi – Kral’ın Adamı

Yazar: Tim Severin
Orijinal Adı: Odinn’s Child, Sworn Brother, King’s Man
Çevirmen : Kemal Gözegir – Doğukan Bal – Güzin Ayan
Sayfa Sayısı : 896
Ren Kitap – 20 Şubat 2020

“Savaş, av ve aşkla dolu olduğu kadar tehlikeyle de doludur.”

“Cesaret ve ihanetle örülü fırtınalı bir epik destan!”
Magnus Magnusson, The Times

ODIN’İN OĞLU

Şanslı Leif ve Thorgunna’nın oğlu Thorgils Leifsson’un doğumuyla başlayan hikâye, 1001 yılında geçer. Annesinden kendisine miras kalan gizemli bir görü yeteneğine sahip olan Thorgils, İskandinav kentlerinde çeşitli maceralara atılacağı bir serüvene çıkıyor. Odin’in Oğlu’nda yeni yeni yayılmaya başlayan ‘Beyaz İsa’ hareketine karşı Kadim İnançlarını korumaya çalışan Vikinglerin yaşadıklarına tanık oluruz. Maceranın başladığı bu ilk kitapta, koruyucu tanrısı Odin, Thorgils’e tehlikeli yollarda rehberlik ediyor.

Viking sagalarından ilham alınarak kurgulanmış bu tarihi romanda Kuzey’in büyük halklarının geçmişi büyüleyici karakterler ve sahnelerle yeniden canlandırılarak okura eşsiz bir fantastik evren sunuyor.

KAN KARDEŞİ

Viking serisinin nefes kesen bu ikinci kitabında, Thorgils’in macerası 1019 yılında Londra’da devam ediyor. Viking dünyasının en önemli adamlarından, İngiltere’nin yöneticisi hükümdar Knut’un karısı Aelfgifu ile yaşadığı aşkla Thorgils, Kan Kardeşi’nde zorlu hayatına aşkın kışkırtıcı sularını da ekliyor. Beklenmeyen sonuçlar doğuran bu tutkulu aşkın yanı sıra, Thorgils ülkede azılı bir haydut olarak aranan Grettir ile dostluğun tehlikeli sınırlarında bir kaçgöç yaşamaya başlıyor.  Fakat Bizans’a kadar uzanan hikâyede Thorgils’in sadakati zorlu bir teste tabi tutulacaktır.
Maceranın bir sonraki durağı olan Konstantinapolis’e varmadan önce Thorgils’in gençliğinin en deli zamanlarında tanık olduğu zorluklar sizi soluksuz bırakacak.

KRAL’IN ADAMI

Sürükleyici maceranın son kitabı Kral’ın Adamı, yakın topraklarda, Konstantinapolis’te başlıyor. 1035 yılında, dünyanın en görkemli ve zengin şehrinde Thorgils, kraliyet muhafızlarından biri olur. Harald Sigurdsson önderliğinde Doğu Roma İmparatorluğu’ndan Ortadoğu topraklarına uzanan bir mücadeleye girişirler. 1066 yılına gelindiğinde ise İngiltere’ye savaş başlar.

Thorgils ile 11. yüzyıl dünyasında sürükleyici bir yolculuğun yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Savaşla ve bitmez bir mücadeleyle geçen Thorgils’in yaşamı bu son macerada etkileyici atmosferiyle kaldığı yerden devam ediyor.

Ön Okuma

BİR

Manastır yemekhanesindeki dedikoduya gülümsüyorum. Kuzey Denizi’nin diğer tarafında, Bremen’de, Bremen-Hamburg piskoposu hakkında bilgi toplamaktan tutuklanmış bir keşiş var. Adı Adam. Hıristiyan Kilisesi ona —az da olsa— bilinen tüm diyarlara dair tam bir rapor hazırlama, belki de sonradan onları Hıristiyanlığa devşirme düşüncesiyle, dünyamızın en uzak yerleri ve oralarda yaşayan insanlar hakkında her şeyi öğrenme görevi verdi. Gezginler ve gemicilerle röportaj yapıyor, dönen hacıları ve diplomatları sorguluyor, notlar alıp etrafa soru listeleri yolluyor, bir yandan kendisi de gezip gözlem yapıyor.

Ah bir bilseydi, bu keşiş çukurunda ona ilginç yerler ve garip olaylar hakkında, en az özenle çapraz sorguladığı şahitler kadar anlatabilecek biri olduğunu…

Eğer bu çalışkan Alman’ı duymasaydım, ömrümün son yıllarını yedi yıl önce geldiğim bu yerin hissizleştiren sakinliğinde geçirmeye razıydım. Kutsal metinleri kopyalamaya ve baş harfleri o çetrefilli örgülerle süslemeye devam ederdim. Meslektaşlarım bunu Tanrı’nın görkemi için yaptığımı düşünüyor; ama işin doğrusu bu süslü kıvrımların ve girift desenlerin, putperestlik diye kınandıkları çoktanrılı bir geçmişten geldiğini bilmekten gizli bir haz duyuyorum.

Beni sessiz manastır yazıhanemizde bir köşe bulmaya ve hayatımla seyehatlerimin bu gizli tarihçesini yazmaya başlamaya iten şey yemekhanedeki dedikodular oldu. Meslektaşlarım o korktukları ve hatıraları omurgalarını titretmeye devam eden kuzeyli barbar ırklarından birinin aralarında sessizce yaşadığını keşfetse ne tepki verirdi çok merak ediyorum. Eğer uzun gemilerde yelken açmış bir adamın yanlarında kukuletalı cübbeyle dolaştığını bilselerdi, yakın zamanda daha eski yıllık kayıtların birinde bir kenara yazılmış bulduğum yakarış yeni bir anlam kazanırdı:

“Tanrım, bizi yabancının gazabından koru.”

Anılarını kaleme almak, aksi takdirde diğer müstensihler arkamda masalarının üzerine eğilmişken yalnızca ışığın ve gölgenin sayfanın kenarında oynaşmasını izleyecek olan bu yaşlı adamın vakit geçirmesine de yardımcı oluyor aynı zamanda. Bu gizli iş beni sıkıntıdan koruyacağı için —yargıç olan akıl hocamın yarım asrı aşkın bir süre önce genç kafama kazıdığı gibi— hızla ve tabii ki de en başından başlayacağım.

Doğumum iki şeyi kıl payı kaçırdı. Öncelikle, birkaç ayla milenyumda, bildiğimiz anlamda hayatın sonunun geldiğini -sıklıkla zevkle- öngörenlerin dünyanın sonunun geleceğini söylediği ve Hıristiyan Kilisesi’nin başındaki kasvetli rahiplerin Mahşer Günü hakkında kehanetlerde bulunduğu yılda doğmayı başaramadım. İkinci olarak da, uzaklara yayılmış halkımızın, batıdaki okyanusun ötesindeki, hâlâ hakkında karışık bir dedikodu sisi dışında pek bir şey bilinmeyen o topraklarda doğmuş ilk bireyi olmayı kıl payı kaçırdım.

O zamanlar İyi Vinland olarak adlandırılmıştı. Şansın cilvesidir ki, sütkardeşim dünyaya o uzak kıyılarda gelmiş ilk ve belki de tek soluk tenli çocuk olma özelliğine sahip oldu. Yine de orada üç yıl geçirdim ve bunun, halkımızdan birinin övünebileceği bir zaman aralığı kadar uzun olduğunu iddia edebilir ve çocukluğuma denk gelen bu üç yılın izlerini hâlâ taşıdığımı da söyleyebilirim.

O devasa ve sessiz ormanları, bataklık derelerinin gümüş somonların parıltısının aydınlattığı karanlık sularını ve Skraelingler denilen, çekik gözleri ve çarpıcı bir çirkinliği olan, sonunda bizi oradan süren o garip yerli halkı hâlâ çok net hatırlıyorum.

Doğum yerim çok daha küçük bir yerdi: İskoçya’nın kuzey kıyısı açıklarındaki rüzgârlı —keşiş-coğrafyacıların Orcades diye adlandırdığı— bir takımadada bulunan, kumulların engebeler oluşturduğu Birsay isimli önemsiz bir ada. Orada ilk nefesimi aldığımda Birsay’da, beş altı tane uzun evde ve hayatımın ilerleyen yıllarında ve bazı garip yerlerde oldukça aşina olacağım bir tasarıma sahip, ters dönmüş bir gemiyi andıran büyük bir uzun salonu olan tek büyük yapının etrafında rastgele yerleştirilmiş çim duvarlı barakalarda yaşayan yalnızca birkaç yüz kişi vardı.

Büyük uzun salon Orkney reislerinin ana ikametgahıydı. Aynı uzun salonu yaklaşık on beş yıl sonra, benden daha ilk adımlarımı attığım yaşta kurtulan annemin izini sürme amacıyla ziyaret ettiğimde, bir önceki reis Jarl Haakon’ın dulu bana doğumumun koşullarını anlattı.

Reis-annenin anlattığına göre annem devasa, iri kemikli, kaslı ve korkutucu bir kadındı. Oldukça koyu ve belirgin kaşlarının altında, dar göz yuvalarında yeşil-kahverengi gözleri vardı ve tek cazibesi dalga dalga dökülen güzel kahverengi saçlarıydı. Şişkoydu da.

Ailesi yarı İskandinav yarı İrlandalıydı. Kelt tarafının ağır bastığından hiç kuşkum yok. Çünkü ardında, tuhaf ve tedirgin edici yetenekleri olduğuna dair muhteşem bir şöhret bıraktı. Yetenekleri, onlara şahit olan erkekleri ve kadınları rahatsız eden, ama aynı zamanda da hayran bırakan cinstendi. Dahası, karakterinin bir kısmı bana da geçmiş ve bu, hayatımdaki sıra dışı olayların çoğunun nedeni oldu.

Reis-anne, annem kendisini rezil ettiği için doğumumun kutlanan bir olay olmadığını söyledi. Gayrimeşruydum. Annem Thorgunna, doğumumdan önceki yılın yazında aniden Birsay’da belirmişti. Dublin’den gelen bir ticaret gemisinden inen annem yanında etkileyici miktarda şahsi eşyayla, ebeveynleri, kocası veya yolculuğu hakkında herhangi bir açıklaması olmadan gelmişti. Bariz serveti ve özgüvenli duruşu sayesinde Jarl Haakon ve ailesi tarafından hoş karşılanmış ve kendisine reisin evinde bir yer verilmişti.

Annemin fırsatçı İskandinav şeflerimizden -şansını İrlanda’da denemeye gitmiş ve önemsiz bir İrlanda kralının kızıyla evlenmiş- birinin çirkin çocuğu olduğuna dair bir söylenti çıkmıştı çok geçmeden. Reis-anneye göre bu varsayım, annemin soğuk tavırlarından ve İrlanda’nın soylu iddiaları olan ama pek de varlıklı olmayan küçük krallar ve şeflerle dolu olmasından kaynaklanıyordu büyük ölçüde. Kölelik günlerimde bu yoksul soylularla ben de karşılaşacaktım.

Thorgunna sonbahar ve kış boyunca reis ve diğerleriyle yaşadı, ona aileden biri gibi davranıldı; tabii bunun sebebi, samimi bir yakınlık değil, cüssesine ve karakterinin güçlülüğüne duyulan saygıydı. Sonra, milenyumdan önceki  yılın baharının başlarında, Thorgunna’nın hamile olduğu bariz hale geldi. Bu, sansasyon yarattı. Kimse Thorgunna’nın hâlâ çocuk doğurabilecek yaşta olduğunu aklına getirmemişti. Çoğu kadın gibi, o da yaşı hakkında mümkün olduğunca az konuşuyordu ve birinin üstü kapalı olarak bile soru soramayacağı kadar da korkutucuydu. Görünüşüne bakarak ellili yaşlarının ortalarında ve kısır olduğu varsayılmıştı.

Gerçekten o kadar iri bir kadındı ki, durumunun anlaşılır hale gelmesi altı ay sürdü ve bu da sansasyonu daha da olağanüstü kıldı. İnanmamayı hemen ardından izleyen ilk sersemlemiş tepki, daha keskin dillerin kış boyu söylediği şeyi onaylamak oldu: Thorgunna büyü yapıyordu. Onun yaşındaki bir kadın başka nasıl içinde çocuk taşıyabilir ve de başka türlü nasıl —iddianın dayandığı baş nokta buydu— babayı bu kadar baştan çıkartabilirdi ki?

“Babanın kim olduğuna dair şüphe yoktu,” dedi reis-anne.

“Doğrusunu istersen evin diğer kadınları konuya büyük kıskançlık ve kindarlıkla yaklaşıyordu. Oldukça karizmatik ve yakışıklı, aynı zamanda da annenden epey genç bir adamdı. İnsanlar onun büyüsüne nasıl kapıldığını açıklamakta güçlük çekiyordu. Bir aşk iksiri hazırlayıp babanın yemeğine karıştırdığını ya da onu yabancı bir efsunun veya kem gözün etkisi altına aldığını söylüyorlardı.”

Anlaşılan eleştirmenleri daha da öfkelendiren şey, ne Thorgunna’nın ne de sevgilisinin ilişkiyi gizlemeye çalışmamış oluşuydu. Birlikte oturmuş, birbirlerine bakışlarını dikmiş ve akşamları da göstere göstere uzun salonun kendi köşelerine giderek aynı pelerinin altında uyumuşlardı.

“İnsanların kafasını daha da karıştıran şey, babanın buraya gelişinden daha bir hafta geçmeden annenin onu nasıl bu kadar sersemlettiğiydi. Daha Birsay’a bir adım atmıştı ki annen onu alıp götürdü. Birisi, dişi devi memnun etmek için el konulan iyi görünümlü bir oyuncağa benzediğini söyledi.”

Bu göz alıcı gezgin, gerçek babam kimdi? Gemisi İskandinav topraklarının kuzeyinden, Grönland’dan gelirken sonbaharda Birsay’ın küçük limanına uğramış hali vakti yerinde bir çiftçi ve balıkçıydı. O buz kaplı yerde mücadele veren küçük bir koloninin kurucusunun ikinci oğluydu. Babasının adı Eirik Rauda veya “Kızıl Erik’ti (Gezilerim bana birçok dilden az buçuk bir şeyler öğrettiği ve birkaçını da akıcı konuşabilmeye yakın olduğum için gereken yerlerde tercümeler girmeye çalışacağım), kendisininkiyse Leif. Ama ilerleyen yıllarda insanların onu Leif Eriksson’dansa Şanslı Leif olarak tanıdığını keşfedecektim.

Ailesinin çoğu gibi o da dikkat çekici biçimde özgürlüğüne düşkün, oldukça inatçı ve aksi bir adamdı. Uzun ve güçlü olmanın yanı sıra çok dayanıklıydı ki bu eğer sıkı çalışma kapasitesi varsa, bir sınır kolonisinde yaşayan biri için işe yarar bir özelliktir. Yüzü oldukça inceydi (bu konuda ona çekmişim) ama geniş bir alnı, soluk mavi gözleri ve bir noktada kırılıp hiçbir zaman düzelmemiş çıkıntılı bir burnu vardı. İnsanlar onun tartışılması güç bir adam olduğunu düşünüyordu, ben de onlara katılacaktım. Bir kere karar verdi mi, onu aksine ikna etmek neredeyse imkânsızdı. Böyle durumlarda kaba ve anlayışsız bir ret serisi arkasına çekilebilse de, normalde kibar ve içine kapanıktı. Bu yüzden kesinlikle saygı görüyordu ve birçok açıdan da oldukça popülerdi.

Leif, Birsay’da durmayı planlamamıştı. Grönland’dan Norveç’e, normalde biz Kuzeylilerin Faeroes dediği— Koyun Adaları’nın güneyinden geçen doğrudan bir rota üzerinden gidiyordu. Ama mevsime uymayan kısa süreli yoğun sisi izleyen ve birkaç gün süren, doğudan esen pruva rüzgârları rotasını fazla güneye saptırmıştı ve Orkneylerde karaya erken çıkması gerekmişti.

Babası için önemli bir ayak işi yaptığı için Birsay’da oyalanmak istemiyordu. Satacağı bazı Grönland malları -fok derisi, mors postu, mors derisinden halatlar, bir parça evde dokunmuş kumaş, birkaç varil balina yağı gibi her zamanki şeyler- vardı ama seyahatinin asıl amacı babasını Norveç sarayında Kral Olaf Tryggvason önünde temsil etmekti. O sırada kral, herkesi şu an sıkıcı üniformasını giydiğim dine döndürme takıntısının zirvesindeydi.

Yetmiş yıllık hayatımda gördüğüm üzere Hıristiyanlık, alçakgönüllülüğün ve barışın tüm engelleri aşacağını, Tanrı’nın mesajının örnek teşkil ederek ve acı çekerek yayılması gerektiğini söylüyor. Ama Kuzeylilerin çoğunun aslında bu sözde barışçıl dine kılıç veya en sevdiğimiz silah olan kanca biçimli balta zoruyla döndürüldüğünü gözlemledim.

Tabii ki, insanlarımızın ona verdiği ilk adıyla Beyaz İsa dini için içten bir samimiyetle canını vermiş olanlar da vardı. İç kesimlerde, birkaç gözü pek rahibin dazlak kelleleri görgüsüz çiftçiler tarafından uçurulmuştu. Ama bu, pagan bir düşmanlıktansa aşırı içki ve saldırganlığın sonucuydu. Ve kurbanları, Kadim İnanç’ın, din değiştirmeyi reddettikleri veya bunu yapmayı ağırdan aldıkları icin Kral Olaf tarafından kandırılmış, tehdit edilmiş, zorbalığa uğramış ve idam edilmiş şehitlerine kıyasla yok denebilecek kadar az sayıdaydı.

Tanrı’nın mesajı onlara bir kan gölü içinde gelmişti, bu yüzden milenyum mahşerinin öngörülmüş şiddetini açıklamanın kolay olması şaşılacak bir şey değil.



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın