Fantastik Ön Okuma Ön Okuma Sesli Ön Okuma

Ön Okuma: “Istrancalı Abdülharis Paşa” – Mehmet Berk Yaltırık

Istrancalı Abdülharis Paşa

Yazar: Mehmet Berk Yaltırık
Sayfa Sayısı : 488
İthaki Yayınları – Mayıs 2019

İlk romanı Yedikuleli Mansur’la hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşan Mehmet Berk Yaltırık’tan 17. yüzyılda başlayıp günümüze dek ulaşan, tarihi kurguyla korkuyu harmanlayan yeni bir kitap.

“… Öğleye doğru günlük güneşlik rutin bir bahar havasında iki tarafında meşe ve kayın ağaçlarının yükseldiği asude bir yolda ilerliyordu Asil. Altında araba olmasa, asfalt üzerinde hızla yol alıyor olmasa kendisini hoş bir rüyanın içinde zannedebilirdi. Buralardaki tabiatın harikaları, el değmemişliği insanı mest ediyordu. Dereköy Sınır Kapısı yolunda olduğundan gidiş sebebini anımsayınca canı sıkıldı. Böyle yeryüzündeki cennet köşesi bir yerin mazisinde nasıl kanlı ve ürkünç hikâyeler olabilirdi?”

Bir ailenin ve bir ismin peşine düşen genç bir araştırmacı, kendini bir anda asilerin, eşkıyaların, haramilerin, haydukların, ayanların ve komitacıların arasında, zaferlerin ve bozgunların hengâmesinde, soygun masallarının ve kocakarı hikâyelerinin ortasında buluverir. Tarihle başlayan yolculuğu, ruhunun ve Istrancaların kuytularına sapmışken korkulu Balkan rivayetleriyle giriştiği amansız boğuşma nasıl nihayete erecektir?
Hırsının kölesi derebeylerinin, geceleri dolaşıp kapıyı pencereyi tırmalayan şeylerin, insan suretli canavarların, efsaneyle hakikatin birbirine karışıp tarihin sislerinin ardına gömülen bu roman, kâh kanlı baskınlara tutulan kâh geleneklerin kamçısı altında inleyen Balkan tarihine uzanan karanlık bir araştırmanın serüveni.

Istrancalı Abdülharis Paşa, zamanın yavaş aktığı bir coğrafyada ürpertili bir arayışın romanı…

Ön Okuma

1
(1665)

Hepi topu dokuz kıl keçe çadır Gonya’dan Angara’ya uzanan yolun yakınlarında, iki konak asası bir mıntıkada, uçsuz bucaksız görünen bozkırın orta yerinde dikiliyordu. Birkaç atla öküzün, dört devenin böğürtüleriyle çıngırıklarının sesinden gayrı ses işitilmiyordu. Bir elin parmaklarını geçmez sayıda çocuk, analanının eteklerinin dibinde, kabahat işlemiş gibi oturmaktalardı. İçlerinden bazıları koşturmaya niyetleniyorsa da çadırların hemen karşısındaki ufak yükseltide çömelmiş vaziyette bekleyen İshak Beg’den çekinerek duraksıyorlardı. Oba beyinin, mehabetle, konuşmazken bile insana kartal misali tepeden bakan bir heybeti vardı.

Orta boyluydu ama duruşundaki mağrurluk değme pehlivana taş çıkartırdı. Çoğu yörük gibi kavruk tenliydi, ecel perçemi haricinde saçı traşlıydı, bakışları kavi, gözleri güneş vurmasa dahi basık, kemerli burnuyla ve pala bıyıklarıyla, gören daha kendisinin kim olduğunu söylemeden “bey” derdi. Atıyla bir yere vardığında, kamçısını şaklatmaya gerek duymaksızın kendini buyur ettirip, tepside ayran, su getirttirip hürmet görürdü.

Analarının dizinin dibinde oturan çocuklar İshak Beg’in suskunluğundan korkmakla birlikte, oturmaktan da bunalmışlardı. Akşamın bir an önce çökmesi için can atıyorlardı. İhtiyarların dizinin dibine çöküp günler evine gittiğinde, dünyanın üstü örtüldüğünde dolaşan isimsiz ve cisimsiz varlıkların hikâyelerini dinlemeyi bekliyorlardı. Sopadan atlar üstünde, tahtadan kılıçlarla cenk etmek kabil değilse, yegâne eğlenceleri bu idi. Beş-altı genç pürsilah ortalıkta dolanıyordu. Gerisi birkaç yaşlıyla, çokça kadından oluşuyordu. İşte Karçarlu Obası bu hâldeydi.

Onca kaçgöçten, harpten, isyandan, hastalıktan, ecelden kalma kılıç ve toprak artığı bir avuç insan. Hepsi de Karçaroglı İshak Beg’in eline bakıyordu. Amcalarını, dayılarını, teyze ve hala çocuklarını Anadolu’nun kıracında, yollarda yitire yitire buraya varmışlardı. Hiçbir zaman sayıca fazla olmamışlardı. Şimdi ise yollarının sonuna geldiklerinin farkındalardı. Meselenin ağırlığını ziyadece hisseden İshak Beg’di. Aklı da bileği, pençesi gibi sağlam olduğundan, Âl-i Osman padişaha asi gelmektense suyuna gitmişti. Serdâr Köprülü Mehmed Paşa’nın Anadolu’da, Celali Abaza Hasan’dan yüz bulan sergerdeleri birer birer tepelemesi esnasında, obasıyla ordu-yu hümayuna iştirak etmiş, beylerbeylerinin, sancak beylerinin emrinde kılıç savurmuştu.

Bu sayede obasını hayatta tutmuş, orduyla göçmüş, göç ettikleri yerde otlak, su ve doyum bulmuşlardı. Üstüne İshak Beg’in beyliği sadece obasının taktığı bir isim olmaktan çıkmış, bizzat “Serdar Paşa” tarafından sanki tımar sahibiymişçesine bu unvanla kendisine hitap edilmişti. Devlet kapısının en güvendiği, taşrada kolu bellediği isimlerden biri hâline gelmişti.

Ancak kırıla kırıla öylesine azalmışlar, obaları öylesine sessizleşmişti ki gece çökünce rüzgârın uğultusunun dehşetini kalpten hissediyorlardı. Bitkin düşmesini bekledikleri yolcunun üstünden gözlerini ayırmayan akbabaların, kurtların bakışları hep üzerlerinde gibiydi. Sanki hasımları, sayıları tek tüke, çadırları teke düşene dek bekleyecek, ardından amansızca üzerlerine atılacaklardı. O gün geldiğinde eşkıyasından kurduna, canavarından eccinnisine nice mahluk gırtlaklarına çökecek, Karçarlu Obası’nın namı silinip gidecekti.

İshak Beg, obanın en ihtiyarı Ayış Bibi’nin -halaya böyle seslenirlerdi- sallana sallana yanına geldiğini görünce ayağa kalktı. İlerlemiş yaşına ve eğrilmiş, uzunca çomağına dayanarak yürümesine rağmen azâmetinden bir şey kaybetmemişti. Kırış kırış yüzüyle asırlık ağaçları andıran Ayış Bibi, İshak’ın kılığına kıyafetine baktı. Osmanlı serdarının Anadolu’daki hareketleri esnasında, asileri tepeledi diye adeta ihsan eylediği bir cins kaftanı üzerine geçirmiş, yine ordunun hareketi esnasında edindiği, Halepli ustaların elinden çıkma kılıcını da kuşanmıştı. Bu vaziyeti Ayış Bibi’nin hoşuna gitmemişti:

“Nörüyon? Halâ yol mu gözlen?”

İshak Beg, “Beklerim ya! Kesenin ağzını açıvirip. Memi Dayı’yla Gonya’da softalardan birine Âl-i koca devlete dileğimizi yazdıralı gaç vakit geçti. Bugün yarın haber gelir didik amma ne gelen var ne giden… Daha ölmeden unutuvırdılar bizi.” diye cevapladı.

“Belli. Çadırın önünde dinelmiş erini bekler avrat gibi yol gözlemenden değelse de, gelin gız gibi süslenip püslenip Osmanlı’yı beklemenden belli!”

Obanın beyi olsa da Ayış Bibi lafını esirgemezdi, zira bey dâhil çoğu eline doğmuştu. Belki elli, belki altmış senedir, Karçarlu Obası’nın yeni yürüyenleri onun ellerinde açmışlardı gözlerini dünyaya. İshak Beg’in bu laflar karşısında yüzü asıldı:

“Bibim sen başka dürlü dilersin bilirim de senin didiğin bu vakıtta olmaz. Yüreğin ırazı gelmese de il mecbur.”

İhtiyar kadını feci yaşlanmaktan sönmüş gözlerini, beyin gözlerine dikti: “Osmanlı’yla arandaki mesele başga, benim didiğim başga. Ben bu vakte gadar yaptıklarından ırazı değilim oğul. Gomşu obalara, gız alıp virdiklerimize gılıç çektik. Bilirim, üstlerine zor gelse, mecbur galsalar onlar da bize gılıç çekellerdi, bizi basallardı. Amma hiç hesabımızın olmadıklarına bile gılıç üşürdük. Üstüne badişah vezirinin bunca gan döktün diyi ihsan ittiği şu gan gokan gaftanı marifet gibi giyivirmişsin ya…”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar