Bilimkurgu Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Kolektif Hikayeler: #4

Kolektif Mini Hikaye oyunumuz 4. tur ile devam ediyor.

Tabii ki her oyunda olduğu gibi, yine kuralları biraz değiştirdik.

Yeni Oyun – Yeni Kurallar:

  1. Minimum 2 cümle – maximum ~300 kelime civarı kısa hikayeler. 
  2. Her hikaye bir öncekinin son cümlesi ile başlamasa da olur.
  3. Hikayeler birbiriyle ilgili veya ilgisiz olabilir.
  4. Zaman sınırı yok.
  5. Hikayelerde şu kelimeler olabildiğince kullanılacak: Radyo, Dinozor, Duygu, Güneş, Kırbaç, Kafes, Toprak (her katılımcı 1 kelime önerdi)

Siz de katılmak isterseniz, aşağıdaki yorumlarda buluşalım.

#4 numaralı oyunumuzun katılımcıları; Fatmagül, Altuğ, Melissa, Mehmet, Pınar, Gürkan ve İlker oldu.

 

Fatmagül

Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında iki gölge, hızla otoparkta tek başına duran arabaya doğru koşuyordu. Karanlığın hakimiyetini sadece otoparktaki tek sokak lambası ile gökyüzünde kırbaç gibi şaklayan şimşeklerin anlık parıltıları tehdit ediyordu. Büyük olan gölge, çocuk olduğu anlaşılan ikinci gölgeyi arabaya bindirdikten sonra, hızla şöför tarafından araca bindi. Biner binmez “Tam zamanında yetiştik”, dedi çocuk olana.

“Neden tentenin altında kalmadık?”, diye sordu çocuk. “Sırılsıklam olduk. Bak dinozorumun her yanından sular akıyor.” Sıkıntıyla dışarıyı seyreden kadın dikkatle çocuğa baktı, “Sence de peluş bir oyuncağı yanında taşımak için biraz büyük değil misin?”. “Bence neden arabaya geldiğimizi anlatabileceğin kadar büyüğüm. Bak otopark kapısı kapalı. Buradan çıkamayacağız bile”. Kadın çocuğu gözleriyle tarttıktan sonra cevap verdi, “Peki, anlatayım. İyi dinle bakalım”. Gökyüzünü göstererek sordu

– Üstümüzdeki şimşekleri görüyorsun. Nasıl bir anda etrafı aydınlatıyorlar?

– Elektrikli oldukları için mi?

– Evet, öyle de diyebilirsin. Bak şimdi; bulutlar, aslında su moleküllerinden oluşuyor. Çok ama çok küçük toplar gibi düşünebilirsin. Hava da çok küçük moleküllerden oluşuyor. Hani bazen kazağını çıkartırken saçların havaya kalkıyor ya, işte aynı onun gibi bu küçük su topları ile hava topları birbirine sürtünce bulutlar elektrik yükleniyorlar. Anladın mı?

– Anladım tabi, çok kolaymış. Ama bunun benim sorumla ne alakası var?

– Şimdi oraya geliyorum. Şimdi, bulutlar arasındaki elektrik akımına şimşek denir. Eğer bu akım, bulut ile yeryüzü arasında gerçekleşirse, buna da yıldırım denir. Yıldırım, bir insan için genellikle ölümcüldür. Ama bundan korunmak mümkündür. Mesela en yakındaki arabanın içine girersen, kurtulmuş olursun.

– Nasıl yani, arabaya yıldırım düşmez mi?

– Düşer, ama elektrik arabanın dış yüzeyinden toprağa doğru ilerler ve bu sürede içeridekilere zarar vermez. Araba bir Faraday kafesi görevi görür.

– Ne kafesi?

– Faraday kafesi. Faraday, bir bilim adamı. Basitçe anlatmak gerekirse, Faraday, dışı iletken olan bir kafesin; mesela içinde bulunduğumuz araba gibi, ya da bir asansör gibi, fazla olan yüklerinin sadece kafesin dışında olduğunu gördü. Kafesin içinde bulunan biri, dışarıdaki elektrikten etkilenmiyordu.

– Anladım, yani burada kaldığımız süre boyunca güvendeyiz.

– Aynen öyle.

– Peki, radyoyu açabilir miyiz bari?

– Radyo demişken, sana bir soru. Bakalım anlattıklarımı ne kadar anlamışsın. Radyo antenleri neden arabanın dışında olur?

– Gökyüzüne daha yakın olsun diye mi?

Kadın gülümsedi. Bu çocuk gerçekten de çok akıllıydı. Anneannesine çekmiş diye düşündü, kendi annesi ile yaptığı sohbetleri düşünüp duygulandı. Sonra çocuğa dönüp “Çok yaklaştın”, dedi. “Biraz önce bahsettiğim nedenlerden dolayı, radyo dalgaları, arabanın içine, yani Faraday kafesinin içine giremezler. Bu yüzden dışarıda dururlar. Evet, bir bakıma gökyüzüne daha yakın olsunlar diye demek de mümkün”.

– Anne bak yağmur dindi.

– Evet, hadi bakalım. Şimdi eve gidebiliriz. Sabah dinozorunu güneşe koyduk mu, akşama kadar kupkuru olur, merak etme. Şu demir kapıya biraz daha yaklaşalım da itmede bana yardımcı ol. Tek başıma açamayabilirim.

Yağmur dindiğinden beri daha arkadaş canlısı görülen gecenin içinde iki gölge otoparkın demir kapısını gıcırtılar eşliğinde açtı ve arabalarına döndüler. Aracın farlarıyla karanlık geceyi yararak ilerlediler.

 

Altuğ

Duygu, babasının radyosundan dinlediği radyo tiyatrosunun etkisindeydi halâ. Radyo, ne tuhaf kelime. Bahçedeki ağacın altında, toprağa bağdaş kurup, parlak güneşten sakınmayı seviyordu. Güneş gerçekten kırmızı olamazdı, ama bu renk ağaçlarla uyumlu geliyordu. Eflatun – mor çam ağaçları. Hem, O nasıl hikayeydi! Kafese kapatılan köleler, pranga mahkumlarının sırtında şaklayan kamçılar, yüzlerce yıllık denizci geleneği böyle mi başlamıştı gerçekten? Tarih dersleri o kadar da fena değildi aslında. 

Şakağındaki Halo tuşuna parmağını 2 saniye basılı tutmasıyla, eğitim simulasyonu manzarası, yerini paslı duvara bıraktı. Oturduğu duvar dibinde kollarını gerip, pencereden dışarıdaki karanlığa dikti gözlerini. 120 yıl önce çıkılan bu yolculuktaki 3. nesil. 

Ömür boyu bu koloni gemisinde hapis kalıp, torunlarının -belki- göreceği o cennet gezegene ilerliyorum. Ve tarih simulasyonları dışında tek eğlencem, Dinozor dövüşleri. Aman ne güzel hayat!

 

Melissa

Walter Strub’un 1909 Dünya Coğrafya Cemiyeti Kongresinde sunulan araştırması birçok bilimadamı tarafından hayal ürünü olarak damgalanıp reddedilmişti. 

Strub, Veryovkina mağarasına ulaşmak için Karadeniz’den uzanan bir mağaralar zinciri olduğunu ve uygun bir yeraltı kafesi ile dünyanın en derin mağarasına ulaşmanın mümkün olduğunu iddia etmişti.

Kongredeki dinozor jeologların onu dinlemeyeceklerini biliyordu. Amacı kongreyi takip eden zenginlerin dikkatini çekmek, tezini kanıtlayabilmek için bir para babası bulmaktı. Planı başarılı olmuş, Amerikalı hayırsever Charles Dougal McDermond onu desteklemeye karar vermişti.

Sefer on gün önce Karadeniz’deki araştırma gemisi Anabella’dan başlamıştı. Strub çelik bir kafesle yeraltına dalmış ve mağaranın girişini iki günde bulmuştu. Beşinci gün radyo bağlantısı kesildi. Menzil dışına çıkmıştı. Ya hedefe ulaşıp geri dönecek ya da bir daha güneş yüzü göremeyecekti. Yüzeyle bağlantılı Berasar mağarasına ulaştıktan sonra kafesi terk etti ve ekipmanlarını alıp Veryovkina’ya gittiği tahmin edilen tünellere daldı. 

Çok ağır ilerleyebiliyordu. Bir kaç kere geçit vermez tünellere girmiş ve geri dönmek zorunda kalmıştı. Şu anda içinde bulunduğu tünel diz boyu su içinde ama yüksek tavanlıydı. Birkaç metre ilerde düz bir basamak görmüştü, orada mola verip biraz uyumaya karar verdi. 

Sağ yanağında bir acıyla uyandı. Elini yanağına götürdüğünde sanki bir şeyin kaçtığını fark etti. Karanlıkta ne olduğunu anlamasına imkan yoktu. Fenerini kaldırınca hiçbir şey göremedi ama başı dönüyordu. “Buraya kadar gelip yarasalara yem olamam.” diye düşündü. Panikle sağa sola bakındı ama kolları gücünü kaybediyordu. Feneri yere düştü ve söndü. Bilincini kaybetmeden önce pişmanlık duygusuyla için için ağlıyordu.

Ona yaklaşan dev örümceği görmediği iyi oldu.

 

Mehmet

“Sevgili dinleyiciler, güneşin gökyüzünde pırıl pırıl parladığı, toprağın koşuya elverişli olduğu muhteşem bir gün!

Sizler radyolarınızın başında, bizler stadyumda; tam bir duygu patlaması yaşıyoruz. Heyecan dorukta!

Geri sayım başlıyor ve işte!

Kafesler açılıyor, kırbaçlar şaklıyor, dinozor yarışları başlıyor!”

 

Pınar

Yörüngede salınan ‘Kırbaç’ın seyir terasından hüzünlü gözlerle dünyayı izliyordu Misha. İnanılmaz güzellikteki mavi küre, karanlık uzayın zarif gerdanına bırakılmış safir bir kolye ucu gibiydi. Işıl ışıl ve tertemiz.

 Geldikleri zamandaki halini düşününce yine yüreği burkuldu. Bu saf kolyeyi kirletmişler, örselemişler, binlerce yıl kazıya kazıya aşındırıp değersizleştirmişlerdi. Şimdi hatalarını az da olsa düzeltebilmek için uzay zamanı bükerek, milyonlarca yıl geriye gelmişlerdi ama içten içe biliyordu ki insan olmanın asla bükülemeyen acımasız bir tarafı vardı. Onların düzelttiğini yıkacak birileri mutlaka yine olacaktı.

 Bu duygu seline kapılıp yolunu kaybetmek üzereyken kulağındaki dahili radyodan birkaç ışık yılı mesafede olan Exo’nun sesi duyuldu.

 “Göktaşını tutacak kafes hazır. Saatte 107000 km hızla ilerliyor. Kafese ulaşmadan önce hızını azaltacak elektromanyetik dalga yayıcılar yakınlık alarmı ile aktifleşecek. İçimde bu kez başaracağımıza dair bir his var.”

 ‘Umarım’ diye geçirdi içinden Misha. Çünkü her başarısız denemelerinde dünyanın bu güneşli tatil yerleşkesi halini görüp de ondan kopmak gitgide zorlaşıyordu. Aşağıya inip üzerine insan basmamış toprakların kokusunu içine çekmek için onulmaz bir istek duyuyordu ama bu isteği bastırmak zorundaydı. Görevleri sadece meteoru alıp gitmeyi kapsıyordu. Mavi küredeki yaşamı bizzat deneyimlemek için yanıp tutuşsa da buna izni yoktu. Bu son derece özel ve son derece nadir göktaşı, uygarlıklarının kurtuluş umuduydu. Her defasında bir aksilik diğerini kovalamış ve göktaşının dünyaya çarpıp yaşamın %70ini yok edişini izlemek zorunda kalmışlardı.

 Şiddetli depremlerle omurgası eğrilen dünya, üstündeki canlıları cam yağmurları ile delik deşik ediyordu. Hala kabuslarına giren, kan ter içinde yataktan fırlamasına sebep olan, hayvanların acı çığlıklarını duyuyordu her gece. Depremden zor bela kurtulabilen dinozorların ve sürüngenlerin saatte 1000 km hızla esen patlama sonrası rüzgarında hiç şansı kalmıyordu.

 Koskoca bir tür silinip gidiyordu yemyeşil topraklardan ve sonrası yüzlerce yıllık soğuk, yüzlerce yıllık karanlık.

 İstese bunları görmeyebilirdi ama kendine engel olamıyordu Misha. Uzaydan gelen yumruğun dünyaya vuruşunu tekrar tekrar izledi, can çekişen dünyanın yeniden toparlanacağını bilmenin buruk sevinciyle.

Bu kez alıp gideceklerdi bu lanetli taşı. Dünyanın anıları tazelenecekti. Kimbilir nasıl bir yaşam yeşerecek nasıl türler ortaya çıkacaktı? Yaşam nasıl olsa bir yolunu bulacaktı. Merak ve heyecanla parladı gözleri.

“Hadi!” dedi. “Hadi olsun da görelim artık!”

 

Gürkan

Güneşinin yakıcı ışınları bu yabancı gezegenin kurak topraklarını acımasızca kırbaçlarken, biraz serinlemek için altına sığındığım dev kemiklerin gölgesinde oturup dinlenmeye karar verdim. Elimde radyo, yörüngedeki gemimizden gelecek talimatları beklerken önümdeki manzaradan dolayı duygularım karmakarışıktı. Bilmem kaç milyon yıl önce hangi çılgın ırk bu dev dinozorları kafeslere koymuştu? Ve daha da önemlisi bunu nasıl ve neden yapmışlardı? 

 

İlker

Pandemonium’daki ofisindeydi. Güneş her yeri alevlere boğarak doğarken radyosunu açtı. Piyasaya yeni çıkmış metal grubunun gırtlaklarını parçalayarak seslendirdiği, en sevdiği şarkısı çalıyordu. Hemen mırıldanmaya başladı.

Dinozor ruhlu sevgilim, hapsolduğun kafesinden kurtul ve toprağı kana bula…” 

Bay Baal’in keyfi yerine gelmişti ve mesaisine başlamaya hazırdı. Prometheus’un zincirleriyle aynı kalitedeki kırbacıyla çıktı ofisinden dışarı. Günaydın sevgili cehennem, hazır mısın yeni güne?

 

 

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

3 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

  • Bataryalar dolana kadar beklediği için 3 saattir dinlemediği radyoyu açtığında dinozorların Karadeniz bölgesinde de görülmeye başladığını duydu ama hiçbir duygu belirtisi göstermedi kızgın güneşin altında elinde kırbacıyla bekleyen adam ve önündeki kafeste tırnaklarıyla kazarak çıkmaya çalışan dinozor yavrusundan gözlerini ayırmadan bir sonraki bültene kadar bataryaları tüketmemek için radyoyu kapattı. Artık onlarla birlikte yaşamayı öğrenmeleri gerektiğini çok iyi biliyordu.

  • Son model radyomun kanal ayar butonunu çevirerek Güneş FM’i buldum. Bugünkü programda dinazor eğitmeninin gösterisi anlatılacak. Radyo sayesinde şimdilerde bu tür olayları canlı olarak izleyebiliyoruz. Güneş FM’in sunucusunun sesi çok hoşuma gidiyor. Öyle güzel anlatıyor ki! İlk bir kaç kelimeden sonra anlattıkları sanki beynimde canlanıyor. Yaşlı eşim de radyoyu dinlemek için yanıma oturuyor.

    – Ayarladın mı? Başlıyor mu?

    – Ayarladım, ayarladım. Sus. Şimdi başlıyor!

    -Değerli Güneş FM dinleyicileri. Devlet Açıkhava Sirki’nden yaptığımız naklen radyo yayınına başlıyoruz. Harika bir gün. Güneş ışıkları arenanın içini aydınlatıyor. Dinazorun arenadan kaçmamamsı için yapılan duvarlar oldukça yüksek olduğu için gösteriye başlamak için belli bir saati beklemek zorunda kalıyoruz ve o saat işte gelip çattı. Korkusuz Dinazor eğitmeni Rex arenanın tam ortasında duruyor ve kafesin açılmasını bekliyor. Sevgili dinleyiciler, duygularımı anlatacak kelime bulamıyorum. Bu adam nasıl oluyor da böylesine korkusuzca o korkunç dinazorun karşısına çıkabiliyor! Emin olun, kesinlikle onun yerinde olmak istemezdim…. Değerli izleyicilerimiz bir saniye. Kafesin açılmaya başladığını farkettim. Şovumuz başlıyor. Rex şu anda tam kafes kapısının önünde ve elindeki kırbacı ile bekliyor. Rex bu kırbacı olmasa sizlere radyodan anlattığımız şovun da olmayacağını söylüyor. Arada bir kırbacını toprağın yüzünde şaklatıyor. Sanki büyük bir kavgaya hazırlanıyor gibi. Ayaklarını toprağa sürüyor, sanki altındaki toprağın onu bırakmaması için ayaklarını gömmeye çalışıyor. Çok heyecan verici. Kafesin içinden korkunç bir homurtu geliyor. Sayın seyirciler, keşke burada olup ta benim gördüklerimi görebilseydiniz. Dinazor kafasını kafesten çıkardı. Güneş ışığı belli ki gözlerini kamaştırdı. Nedense duraksadı. Rex bir kere daha kırbacını şaklattı. Dinazor bu sese tepki verdi. Geniş adımlarla Rex’e doğru ilerliyor. Sayın seyirciler, Rex’in kaçması lazım, yoksa iki adım sonra dinazora yem olabilir! Ama değil! Rex toprağa çakılı bir kaya gibi duruyor. İşte o ünlü kırbacını şaklatıyor. İnanılmaz, ama koskoca dinazor durakladı. Artık yürümüyor. Şimdi anlayabiliyor musunuz kırbacın marifetini? Rex bir kere daha kırbacını şaklattı. Olamaz! Dinazor bırakın yürümeyi geri adım attı, döndü ve kafesine doğru ilerliyor. Rex zafer işareti yapar gibi kırbacını kaldırdı. Dinazor yenilgisini kabul etti ve kafesine döndü. Kafesin kapısı kapandı. Sayın dinleyicilerimiz, bu nefes kesen radyo yayınının sonuna geldik. Ama haftaya yine sizleri aynı saatte yayına bekliyoruz. Çünkü şovdan önce görüştüğümüz Rex haftaya arenadan bir değil iki dinazorla kaşılaşacak. Görüşmek üzere.

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar