Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Sessizlik Işığı

Sıradan sayılabilecek güneşli bir günde yine işime zamanında yetişebilmiştim. Benim için sıradandı ama dünya ve insanlık için son aylarda hiç de sıradan sayılamayacak önemli keşifler yapılmıştı. Dünyadan tam 31 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan Sombrero Galaksisinden iletişim amaçlı anlamlı sinyaller almıştık. Bu bir rastlantı olamayacak kadar açık ve netti. NASA Houston Uzay Merkezi Genel Kurulunun toplanıp lokasyona ekip göndermeye karar verdiğini de öğrenmiştim. Houston’da çalışıyordum evet ama astronot değildim.

Kimin gönderileceği ile ilgili bir sorgulama oluşmamıştı kafamda çünkü aslında bananeydi. Nasılsa ben mi gidecektim… Merkezde ana kapıdan girer girmez anonsu duydum. Birimde çalışan herkesin başvurusunun mecburî alınacağı ve sonucun mülakatla belirleneceği bilgisi veriliyordu. Şaşırmıştım. Evet, burası satışını yapıp maaşını aldığın bir alışveriş merkezi değildi; her çalışan birimdeki her işe yardımcı olabiliyordu; hatta olmak zorundaydı. Fakat uzaya gitmek daha farklı bir eğilim gerektirirdi. Mesela geri dönme umudunu da dünyada bırakmalıydın. Benimse sevdiklerim ve yaşanacak nice güzel günlerim vardı. Böyle bir yolculuğu aklımın ucuna dahi getirmezdim. Nerdeen çıkmıştı şimdi bu… Gerilmiştim. Midem kasıldı. Rahatsız hissettim.

Şimdi tek tek bizim fotoğraflarımızı alacaklar ve ellerindeki formları doldurtacaklardı. Bana gelmezdi bu görev ama ya gelirse diye de düşünmeden edemiyordum. Ailem, arkadaşlarım ve yaşanacak nice güzel günlerim… Yok, hiçbirini bırakmaya niyetim yoktu.

Formu doldurdum, fotoğrafımı çektirdim, sonrasında hiçbir şey yokmuş gibi masamın başına oturup işlerimi kontrol ettim. Sombrero Galaksisinden gelen mesajları inceledim. Ne demeye çalıştıklarını kendimce çözmeye çalıştım. Zaten kurum artık mesajın içeriğini araştırmaktan ziyade ekip göndermeye odaklıydı. Umarım o şanslı kişi ben olmazdım. Ürktüm. Yine midem rahatsızlanmıştı. Arkadaşların konuyla ilgili fikirlerini öğrenmek üzere farklı masalara uğramaya karar verdim.

“Mike, düşünsene adın tarihe geçecek! Müthiş olurdu!”

“Şansın bana gelmesi için her şeyimi verirdim Mike!”

“Hani senin amcan bizim şefin arkadaşıydı, benim gitmem için onunla konuşur mu Mike, ne dersin?”

Her arkadaşımda uzaya gitme isteğinin daha da arttığını gözlemledim. Bu, sorunlu olup olmadığım konusunda biraz düşünmeme sebep oldu. Işık hızına ulaşılmıştı, fakat geriye dönüşün mümkün olmadığı birçok olay yaşamıştık. Geriye dönememecesine neden gitsindi bu insanlar… Adları tarihe yazılsın diye mi? Kahve makinasının önünde kahvemi doldururken adımın söylendiği hoparlör sesi bütün tüylerimi diken diken etmişti. Ben çağrılıyordum. Benim adım! Neden ben?… Neden onca isteklinin içinden ben? Olmazdı, olamazdı! Gerekirse ağlayıp bu kararı durdurmayı başaracaktım.

Toplantı odasının kapısını hafifçe çaldım. İçeriye kararlı bir şekilde girerken kahvemi yere döktüm. Özür dileyip kurulun karşısındaki sandalyeye oturdum. Hepsinin yüzü sakin ve sevecendi. Oysa ben ikna edilemezdim.

“Sayın Johnson, izninizle size Mike diye hitap edelim,” diye söze başladı ortada oturan beyaz saçlı genel başkan. Hepsi hızlı hızlı kafalarını salladılar.

“Sorun yok, diyebildim.”

“Mike, senin de bildiğin üzere gezegenimizden 31 milyon ışık yılı uzaklıktaki Sombrero Galaksisinden gelen sinyalleri araştırmak üzere bölgeye gönderilecek ekipte senin de yer almanı istiyoruz. Hatta ve hatta olası bir canlı türüyle ilk birebir ilişkinin senin tarafından kurulmasını istiyoruz. Biliyorsun bu sabah bütün görevlilerden kişisel veriler aldık ve en uygun olarak senin bünyeni bulduk.”

“Pardon, neyi uygun buldunuz, tam anlayamadım,” diyerek araya girmeyi başardım.

Genel başkan sağında ve solunda oturan yardımcılarına istemsizce baktı. Masadaki dosyanın kapağını açan sağdaki başkan yardımcısı sayfaları ağır ağır çevirmeye başladı. Ardından bana bakarak konuşmaya başladı.

“Açıkçası… Bizim için en önemli kriter kilonuz Mike. 60 kiloyla rakiplerinizden hayli zayıfsınız ve ışık hızı zayıf bünyelerle daha iyi anlaşır. Ayrıca bacak boyunuz 145 cm, diğer arkadaşlardan uzun. Bu da olası bir tehlike durumunda daha kolay kaçmanızı sağlayacaktır.”

Tehlike sözüyle yüzümü buruşturdum. Zaten bozuktum, bir de tehlikeden bahsediliyordu. Olacak iş değildi bu! Bir şey diyemesem de rahatsızlığımı yüzümden anlamış olacaklar ki, telafi için çalıştılar.

“Yapma Mike, dedi soldaki birim başkanı, savaşmak isteyen varlıklar iletişim mesajı göndermezler!”

Yüzüm hala asıktı. O ana kadar duyduklarım hayli şaşırtıcıydı ve ilerisini de duymayı istiyordum.

“Peki başka?”

“Göz büyüklüğünüz ötekilerden açık ara önde ve bu, daha çok alanı görme şansınızı arttıracaktır. Son olarak saçlarınız. Normal bir insanda 140 bin sayılan saç teli sizde 160 bine kadar sayılmış. Saçlarımız ve hatta kaş ve kirpiklerimiz ortamdaki veriyi toplama yollarından biridir.”

Konuşması bitmiş görünüyordu. Ben ise şaşkındım. Şaka programında olduğumu düşündüm bir an. Bir şey söylemem gerekiyordu ama kafamın içi bomboştu.

“Fakat, uzaya gönderilecek ekip için çeşitli testler uygulanıyor ve ben ne bu testleri gördüm ne de…”

Gitmeyi istemediğimi söyleme cesaretim yoktu.

“Evet, ne de?” diye üsteledi birim başkanı.

“Ne de gitmek istiyorum. Dönüp dönmeme bilmecesi beynimi kemiriyor ve ben gitmeyi istemiyorum.”

Her şeyi itiraf ederek rahatlamıştım. Ağzımda bakla ıslanmazdı zaten.

“Fakat Sayın Johnson,” diye atıldı genel başkan. “Burada söz konusu insanlık tarihi. Malumunuzdur ki tarihe geçen isimler bunu rahat yataklarında yapmadılar. Yine malumunuzdur ki insanlık size minnet duyacak ve bu fedakarlığınız asırlarca unutulmayacaktır. Lütfen daha berrak düşünün. Şu an arkadaşlarınız bu görev için sıra beklemekte ve kendi adlarını yüceltmenin hayalini kurmaktalar. Oysa siz size ihtiyaç halinde bulunan bu insanlık karşısında kendinizi kolluyorsunuz. Bu olsa olsa küçüklüktür! Sayın Johnson, büyüyünüz! Sayın Johnson, büyüyünüz!”

Sesindeki kararlılıktan etkilenmiştim. Karşı çıkacak bir tarafını bulamamıştım artık. İkna olduğumdan değil, onu ikna edemeyeceğimi anladığım için gitme görevini kabul etmek zorunda kaldım.

* * * * *

“Sayın seyirciler, bir son dakika haberini iletiyoruz. Edindiğimiz bilgilere göre NASA Houston biriminin interaktif çalışma ortamında bir virüs tespit edildi. Virüsün veri tabanına ne oranda zarar vereceği veya çalışma bilgilerini dışarıya sızdırıp sızdırmayacağı merak konusu. Gelişmeleri an an aktarmaya devam edeceğiz. Şimdi spor haberlerini aktarması için arkadaşımız Jack’e bağlanıyoruz.”

Sabah haberleri sanki kıyameti haber veriyordu. Hızlıca hazırlanıp birime gittim. Haberlerdeki virüs herkesi ayağa kaldırmıştı. Nereden geldiği belli değildi ve çözülemiyordu. Uzantısı video dosyası olduğunu gösteriyordu ama bu dosyaya tıklamanın ne anlama geldiğini henüz bilemiyorduk. Bilgisayarlardan birini bu iş için feda edecektik. Merakla bakan gözleri video formatındaki dosya ile açılan görüntüler daha da şaşırtmıştı. Uzun ve kağıt kadar ince, saçları ayaklarına kadar inen, iri gözlü renkten renge giren insanımsı yaratıkların dolaştığı genellikle beyaz, yer yer yeşil, gri, siyah ve turuncu olarak gördüğüm zemin. Bir bilgisayar oyunu olabilir diye düşündüm. Ekrana çıkan insanımsı, renkten renge giren ama daha çok bize benzeyen biriydi. Hatta tanıdık bile gelmeye başlamıştı.

Sakin ve olabildiğince kısık sesle konuşmaya başladı.

“Houston selam. Burası dünyadan 31 milyon ışık yılı uzaklıktaki Sombrero Galaksisinde yer alan Cahya Sisteminde seyreden 15.gezegen Urip. 2050 Dünya yılında buraya görevli olarak dünyadan gönderildim.”

Videoyu durdurup birbirimize baktık. 2048 yılında olduğumuza göre bu mesaj gelecekten geliyordu. 31 milyon ışık yılı uzaklığındaki bir galaksiden hem de… Bu bir rüya mıydı…Nasıl olmuştu bu? Geleceğe mesaj göndermek ışık hızının aşılmasıyla mümkündü, fakat geçmişe mesaj göndermek… Şaşkınlığımız iyiden iyiye artmıştı. Videoyu devam ettirdik. Bu adamı da tanıyacaktım neredeyse ama hala çıkaramamıştım.

“Aslında buraya gelmeyi istememiştim. Ama seçilmiştim. Onlarla iletişime geçebilecek niteliklere uygunluk göstermiştim. Houston, tahminlerinizde çok haklıydınız. Saçlarımı ayaklarıma kadar uzattım çünkü burada bilgiyi en saf haliyle emmeniz gerekiyor. Kelimeler özenle ve çok az kullanılıyor. Ne kadar çok kelime kullanırsanız o kadar siyah renkle kaplanıyorsunuz. Ve geçtiğiniz yerleri de siyaha boyuyorsunuz. Az kelime renklendiriyor, sessizlik ise beyaz bir ışık olmanızı sağlayan en özel eylem. Bu yüzden ben de az ve kısık sesle konuşmaya çalışıyorum şu anda. Çünkü benim de vücudum onların bu özelliğine adapte oldu.”

Kamerayı etrafa yavaşça tutmaya başladı. Bahsettiği konuları henüz tam anlayamasak da gördüklerimiz bizi hayretten hayrete taşıyordu. Bir grup yerde oturmuş, kocaman gözlerinden gülümsedikleri anlaşılıyordu. Ağızlarını tam göremedim, az konuştuklarından olsa gerekti. Bir grup yürüyordu, yürüyüşleri ne kadar sakin, ne kadar ahenkliydi. Havada uçanları da vardı. Zaten o kadar inceydiler ki ufacık bir esintiyle yerde kalamazlar diye düşündürüyordu bu, insanı. Oturan gruba odaklandım. İçlerinden biri ellerini hafif hafif ovuşturup üzüm gibi bir yuvarlak oluşturdu, arkadaşına verdi. Ve tekrar aynı şeyi yapıp diğerine verdi. Onlar da o şeyi yediler. Derken kamerayı yine kendine döndürdü dünyalı.

“Beslenmelerini ellerinde farklı farklı renklerde oluşturabildikleri bu maddeyle sağlıyorlar. Birbirlerinin ellerinden besleniyorlar. Houston, çok kelime için ışığım yok.”

Çevresinde siyahlık oluşmaya başlamıştı.

“Gözlerimi büyütmenin çaresini bulamadım burada. Zayıflasam da onlar kadar ince değilim. Ama Houston, tahminler çok başarılı. Ben Mike Johnson. Ekip arkadaşlarımla birbirimizi kaybettik. Burada zaman yolculuğuna doğal akışı bozduğu gerekçesiyle izin verilmiyor. Bu yerde yaşamaya mecburum. Mesajımı müzede bulduğum telefona benzer eski bir aygıtla yollamaya çalışıyorum. Umarım sesim dünyaya ulaşır. Şimdi ışığım için sessizlik zamanım.”

Siyahlık onu çepeçevre sardığından gözle görülmez haldeyken video sonlandı.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Emine VİLDAN

İzmir doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü mezunuyum. İki çocuk annesiyim. Kamuda çalışmaktayım. Bilim ve uzayla kendimi bildim bileli ilgiliyim. 9-10 yaşlarımda Ufo araştırmacısı olmak isterdim. Hatta bir sabah gökte uçan kuşu ufo sanıp yataktan fırladığım vakidir. Kurgusal anlamda sürekli üretsem de bilim kurgu öykü yazmaya son birkaç yıldır ağırlık veriyorum.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi