Aşkın Sırrı

Kadıköy’ün sakin bir sokağının yine aynı sakinliğe sahip bir kafesinde endişeli olduğu her halinden belli olan bir genç ile bulmacalarına odaklanmış yaşlı bir çift oturuyordu. Endişeli genç sipariş verdiği kahvesinin gelmesini beklerken bir yandan da sabırsızca tırnaklarını kemiriyordu. Tırnaklarını kemirirken Selin’e yakalanabileceği fikri hemen ellerini masanın üzerine koymasına neden oldu. Bu duruşunu beğenmeyip kollarını kavuşturdu. Kollarını kavuşturduğu pozisyonda rahat hissediyordu ama kızgın görünmek de istemiyordu. Telefonuna uzanarak mesaj yazıyormuş taklidi yapmaya başladı. Sakin görünmek istiyordu ama Selin’in gelişini kaçırmak da istemiyordu. Telefonu masaya, oradan da cebine koydu. Çantasından bir Asimov kitabı çıkarıp onu okumaya başladı. Böylece hem sakinleşme hem de kitabın üzerinden kafeye girenleri gözetleme imkanı bulmuştu.

Garson sonunda kahvesini getiriyordu. Kahve almak için hamle yaptığı sırada kapıdan içeri giren Selin’i gördü. Eli ayağına dolaştı birden. Heyecandan titreyen elleriyle bir elinde kitap bir elinde kahveyi almaya çalışırken Selin’i görünce ayağa kalkmaya çalışması ile ufak bir görünmez kaza kaçınılmazdı artık. Kucağına dökülen kahvenin acısıyla aniden kalkan genç filmlere yaraşır bir sahne yaratmış, elindeki kitap bir yana savrulurken garsonun elinden havaya uçan tepsi, bir ufo edasıyla uçuşa geçmişti. Çaresiz ve iyice utanmış bir şekilde başını hafifçe kaldırarak Selin’e baktı.

Anlayışlı bir çift göz anında sakinleştirdi Burak’ı. İşte Selin’i çok sevmesinin nedenlerinden biri de buydu. En kötü durumlarda bile onu sakinleştiriyor, asla küçümsemeyen, aksine destek veren sözleriyle ve gülen gözleriyle ona mutluluk veriyordu. Selin yine bir bakışıyla onu sakinleştirmiş, kendine güvenini tazelemişti. Cebinde duran yüzük kabını kontrol edip, bu akşam yapacağı teklifin hayatında verdiği en doğru karar olduğuna bir kez daha emin oldu.

Evlilik teklifini yapmayı uzun zamandır planlıyordu. Bu akşam için boğaz manzaralı bir restorandan haftalar öncesinde yer ayırtmış, teklifi sırasında çalınacak müziğe kadar her şeyi ayarlamıştı. Pachelbel’in Re majör Kanon’u çalacaktı sevdiğinin gözlerinin içine bakarken. Selin’in bunu çok severdi. Bir gün Burak’a “Ne zaman Kanon’u dinlesem, kendimi kırlar ortasında, rüzgar saçlarımı savururken ve her şeyden uzakta, özgür olduğumu hissederken buluyorum” demişti. Bu nedenle seçmişti bu müziği. Selin’le birlikte bir ömür boyu o kırlarda, rüzgarla dans ederken bulmak için kendini.

Ama acaba o özgürlük hissini hiç yaşayabilecek miydi? Selin’i sevdiğinden emindi. Onunla birlikteyken hiç olmadığı kadar mutluydu. Ama ona bile sırrını açıklayamamıştı. Hayatı boyunca açıklayamazdı da. Hoş, 18 yaşına kadar kendisi bile bilmiyordu. O yaşa kadar birçok arkadaşı gibi devlet yurdunda büyümüş, mutlu bir çocukluk geçirmişti. Kendisini yurda bırakan, hiç tanımadığı ailesine hiç kızgın değildi. Hatta minnettar olduğu bile söylenebilirdi. Biyolojik aileler asla devletin sağlayacağı bakım ve eğitimi sağlayamayacaklarının bilincindeydiler. Ayrıca çocukları için başarılı bir gelecek isteyen tüm aileler, maddi imkanları yerinde olsa bile çocuklarını küçük yaşta devlet yurtlarına bırakıyorlardı. Kendisi de iyi bir eğitim görmüş, yurdun ardından başarılı bir iş hayatına başlamıştı. Hayatından genel olarak memnundu. Ama sırrını hiçbir zaman, kimseyle paylaşmamıştı.

18 yaşına bastığı gün, kafasının içinde bir ses duyduğunda doğal olarak paniklemişti. Delirdiğini düşünmüştü ilk olarak. Bu ses ona adıyla seslenmişti. Daha sonra panik yapmamasını söyleyerek sadece dinlemesini ve bu sesi bir daha duymayacağını söylemişti. Burak da sakinleşerek kafasının içindeki sesi dinlemişti.

Kafasının içindeki ses ona gerçeği açıklamıştı; Burak bir androiddi. Yani tamamen insan gibi görünen, organik madde ile inşa edilmiş, bütün fonksiyonları insanlardan ayırt edilemeyecek kadar gerçekçi olan bir makineydi. Yıllar önce gerçekleşen büyük yıkımda tüm androidler imha edilmiş, kalan son androidlerden biri olan annesi onu çocuk yurduna bırakarak hayatını kurtarmıştı. Kendisi büyük ihtimalle çoktan ölmüştü, ama Burak’ın yaşadığını bilmek onun için en büyük ödüldü. Böyle söylemişti ses. Ve son olarak eklemişti. Asla ama asla kimseye bundan bahsetmemeliydi. Kendisi yaşayan son androiddi ve eğer bir kişiye bile söylerse kendi ırkına ihanet etmiş olurdu. Kendisi söylemediği sürece kimse onun android olduğunu anlamayacak ve normal bir insan gibi hayatına devam edecekti. Hatta çocuk sahibi bile olabilirdi. Sperm üretme mekanizması aynen bir insanınki gibi çalışıyor, vücudunda depolanmış DNA kodunu aktarmasına imkan tanıyordu. Evet, çocuğu android değil, bir insan olacaktı. Ama sonuçta kendi çocuğu olması deneyimini tam anlamıyla yaşayacaktı Burak. Zaten androidler ilk etapta yapılırken tüm insan deneyimlerini yaşamaları planlanmamış mıydı? Bu da o deneyimlerden biriydi sadece.

Ses kesildikten sonraki yıllarda Burak uzun uzun bu büyük yıkım denilen olayı araştırdı. Ancak hiçbir yerde bununla ilgili detaylı bir bilgi yoktu. Ne kadar zaman önce olduğu da androidlere ne olduğu da hiç bir veri tabanında kayıtlı değildi. Sadece bir efsane gibi zaman zaman yaşlıların dilinde bir deyim haline gelmişti. “büyük yıkımlara gelesin” ya da “Allah büyük yıkım gibisini göstermesin” gibi. Burak, doğal olarak kimseye bu konuyu soramıyordu. Bu yaşama öyle güzel uyum sağlamıştı ki, bunu tehlikeye atmak fikri onu adeta üzüyordu. Sadece bir kez, Selin’le neredeyse bu konuda konuşmanın eşiğine geldi. Ama ırkının son temsilcisi olmanın verdiği sorumluluk duygusu adeta bir güvenlik kilidi görevini görerek onu alıkoydu. İşte şimdi burada, hayatının aşkına hayatının sırrını söylemeden onunla evlenmeyi planlıyordu.

Selin yatağına uzandı. Burak bugün ona harika bir restoranda olabilecek en romantik şekilde evlilik teklif etmişti. Bugün onunla buluştuğunda heyecandan kahveyi üzerine dökmesinin sebebini yüzüğü gördüğünde anlamıştı. Karnında kelebekler uçuşurken “Evet” diye bağırmıştı kendini tutamayıp. Restorandaki herkes alkışlamış, mutluluktan dakikalarca birbirlerine sarılarak dans etmişlerdi. Çok mutluydu… Ama keşke, keşke Burak’a sırrını söyleyebilseydi. Ama değil hayatının aşkına, kimseye söyleyemezdi. Sadece bir kere dilinin ucuna kadar gelmişti, neredeyse Burak’a sırrını söyleyecekti ama söyleyemedi. Çünkü ırkının son temsilcisi olmanın verdiği sorumluluk duygusu adeta bir güvenlik kilidi görevini görerek onu alıkoymuştu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir