Trung Lun
Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Kaçakçı

Nihayet.

Zihninde beliren düşünce, dudaklarından da mırıltı şeklinde dökülmüştü. Aylar süren çabanın karşılığı, Babil’in dillere destan pazar yerinde kendini gösterivermişti. Kalabalığa rağmen, hedefindeki adamı ayırt etmek zor olmadı. Paçavralar içerisindeydi. Bir şey almaya ya da satmaya çalışmıyordu; bir kolunu kaldırmış, işaret parmağıyla göğü gösteriyor, bu mesafeden anlaşılması imkansız sözler haykırıyordu. İki büklüm hareket etmeye çalışan zavallının etrafında oluşan, keşmekeş ile tezat içindeki boşluk hemen fark ediliyordu.

Kendi giysilerine baktı. “Benim de pek farkım yok” diye geçirdi aklından. Düşüncesini yine mırıldanmıştı. Son zamanlarda bunu çok sık tekrar ettiğini düşündü. Uzun süredir yollardaydı. Üstündeki yıpranmış pelerin, zaten uzun boylu olan adamın daha da heybetli görünmesine neden oluyordu. Boyunluğunun renkleri solmuş, çizmelerinin üzerindeki çizikler yer yer yırtıklara dönüşmeye başlamıştı. Umursamamaya karar vererek sakince yürümeye devam etti. Mesafe azaldıkça kelimeler anlaşılabilir hale gelmişti;

“Anu’nun gazabı yakındır, zamanınız varken dönün! Vakit geldiğinde ne alametleri göremeyen kör gözleriniz ne de ahmaklığınız sizi affettirebilir. Yer’e düşmeye başlayan sadece öfkesinin kırıntıları. Sadakatinizi ve kulluğunuzu gösterin ki canınız bağışlansın! Gök Kubbe üstümüze geldiğinde yalvarmak için çok geç olacak!”

Kimse vaazı dinliyormuş gibi görünmüyordu. Uzun boylu yabancı, bağırmaktan soluk soluğa kalmış adama iyice yaklaştı. Ateşli sözlerin arasında nefes almak için durakladığı sırada selamsız sabahsız söze girdi;

“Dediklerine inanıyor gibi görünmüyorlar.”

İki büklüm ihtiyar, bu sözlerin artık alıştığı türden bir alay mı yoksa bir umut kırıntısı mı içerdiğinden emin olamayarak kafasını çevirdi. Bakışlarında, yabancı için şaşırtıcı olmayan bir bilgelik vardı. Sözlerin sahibini süzdü, sesini alçaltarak yanıt verdi;

“Sen inanıyor musun ki?”

“Söylediklerinin bir kısmının doğru olduğunu düşünüyorum diyelim. Ağzından çıkanın, yüreğinde gizlenenle bir olduğunu bilmeden kimseye inanamam.”

Yaşlı adamın kafası karışmıştı. Yabancının sözlerinde rahatsız edici bir gizem olsa da, ilk müridini bulmaya hiç olmadığı kadar yaklaştığını düşündü. Konuşmaya değerdi;

“Marduk’un gücünü tekrarlamaktan başka bir kelamı olmayan bu ahmaklar sürüsünün içinde tartışabilecek birileri varmış demek ki. Üstelik yüreğimde gizlenenleri anlayabilecek kadar da bilge olduğunu düşünüyor.”

“Böyle bir şey söylemedim. Bunu ancak sen anlatabilirsin.”

“Anlatmak mı, nasıl? Sözlerinden şüphe duyan birine insan kendini nasıl anlatabilir ki?”

Yabancı, konuşmak yerine kuşağından çıkardığı küçük bir kese içerisindeki kara, eciş büçüş şekli gösterdi. İhtiyarın, rengi ayırt edilemeyecek kadar kısık olan gözlerindeki parlama, sadece bunu bekleyen birinin fark edebileceği kadar kısaydı. Keseyi çıkarttığı yere geri koymasını işaret ederek kısık sesle söylendi;

“Şimdi anlaşıldı. İnanmak için bundan daha fazlasına ihtiyacın var demek. Madem seninle bir sır paylaşıyoruz, ikincisi için düşünmeye gerek yok. Yarın şafak sökerken tören yolunun bitimindeki hana gel, adı Dannum. Sabah saatlerinde sakindir. İstediğin kanıtı göreceksin.”

Bu sözlerden sonra hiçbir şey olmamış gibi ateşli vaazına devam ederek uzaklaştı. Yabancı, hem tenha hem de güvenli bir yerin buluşma için seçildiğini anlayabiliyordu. Planın işlediğini düşünmeye başladı. Yaşadığı gerginlik, aylardır başka bir duygunun ortaya çıkmasını engellemişti. Rahatladığını hissetti. Kendisine yandaş arayan bir adamın sırlar konusunda bu kadar cömert olabileceğini tahmin edemezdi. “Umut ya da umutsuzluk” diye düşündü, “Bir yerlerde gizlenmiş duyguların dumandan kaçan arılar gibi ortaya çıkmasını sağlıyor.”

Yine mırıldanmıştı.

* * * * *

Buluşma yeri önerisi, yabancı adamı geceyi geçirecek mekan arama zahmetinden kurtarmıştı. Temiz ve mütevazi bir handı. Büyük sayılabilecek salonunda sabahın bu saatinde gerçekten de kimsecikler yoktu. Pelerinini çıkartmıştı ancak boyunluğu neredeyse kulaklarını da örtecek biçimde sarılıydı. Odasından inerken yaşlı adam gelene kadar nasıl oyalanacağını düşünüyordu ki, misafirinin zaten salonda olduğunu gördü. Bu defa söze kendini tanıtarak başladı;

“Ben Eriba. Bekletmedim umarım?”

“Çok değil. Yeni geldim sayılır. Benim adım da Abisare.”

Yaşlı adam karşısındakinin oturmasını bekledi ve konuşmaya devam etti;

“Nereden buldun? Bana dün gösterdiğin parçayı yani.”

“Çok uzak sayılmaz, yaklaşık bir günlük mesafe; batıdaki tepenin kuzey yamacı civarlarındaydı yanlış hatırlamıyorsam. Zaten bilirsin, bunlardan epeyce var.”

“Evet, senin elindeki gibilerden çok var. Bunların Anu’nun öfkesinin sonucu olmadığını da düşünebilirsin. Bence de öyle. Olsa olsa eğlenmek içindir. Ama değişim başladı. Gökten inen alevler eskisi gibi değil; gücünü alenen gösteriyor artık. Şuna bak.”

Abisare, kucağında sıkı sıkıya tutmakta olduğu heybenin içerisinden başka bir taş çıkardı. Bu da diğerleri gibi kara ve şekilsiz olmasına rağmen iki el ile kavranamayacak kadar büyüktü. Eriba nefesinin kesildiğini hissetti. Heyecanını bastırmakta zorlanıyordu. Aylardır peşinde olduğu gök taşı karşısındaydı. Hayranlık ve başarı hissiyle bir süre öylece kaldı. Yaşlı adamsa hazinesinin yarattığı etkiyi hiçbir şey söylemeden keyifle izliyordu.

Oysa Eriba’nın duraksamasının tek nedeni hayranlık değildi. Boyunluğunun içinde, sağ kulağına yakın bir yerdeki düzenekten gelecek komutu bekliyordu. Kısa bir süre sonra metalik ses kulağında yankılandı;

“Evet, bulduk. Harekete geçiyoruz.”

Bu sözlerden sonra, gerekli koruması olmayan herkesin bir nevi ayakta uyku haline geçmesine neden olan düzenek çalıştırıldı. Yaşlı adam, yüzünde son takındığı ifade ile hareketsiz ve bilinçsiz biçimde öylece kalakalmıştı. Eriba hızlı davranması gerektiğini biliyordu. Kuşağından çıkardığı basit bir kutuyu andıran küçük cihazı, gök taşının üzerinde hafifçe gezdirdi. Görünürde var olmayan muntazam hatlarla taş ikiye ayrıldı. Bu bir koruma kılıfıydı. İçinden çıkan cismi aceleyle kuşağına yerleştirdi ve aynı ağırlıktaki çer çöple doldurduğu gök taşını tekrar kapattı. Görev tamamlandığında düzeneğin etkisi de geçmişti. Hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam etti;

“Gerçekten muazzam. Acaba bunun gibi başkaları da var mı?”

Abisare, olan bitenden habersiz yanıt verdi;

“Elbette var. Hatta yakında yenileri de gelecek. Bunu bulduğum yerdeki çukuru görseydin, daha büyüklerinin neden olacağı yıkımı kendin de tahmin edebilirdin. Şimdi neden hazırlıklı olmamız gerektiğini, Anu’dan neden af dilememiz gerektiğini anlıyor musun? Her şeyimiz yok olmadan önce bu son şansımız. Peki ya Marduk? Anu’nun öfkesine karşın Marduk bize ne gösteriyor?”

Yaşlı adamın vaaz havasına girmeye başladığını hissetti. Az önceki operasyondan sonra çok az zamanları kaldığını biliyordu. Konuşmanın uzaması tehlike demekti. Bir şekilde Abisare’yi göndermesi gerekecekti;

“Haklıymışsın, bugün pazar yerinde yanında olacağım. İnsanlara beraber anlatacağız. Anu’ya sadakatimizi göstereceğiz ve güçleneceğiz. Ama şimdi biraz dinlenmem gerekiyor. Gördüklerim ve duyduklarım bu mütevazi zihnime fazla geldi. İznini istiyorum Bilge Abisare.”

Yaşlı adam bu hitap karşısında mest olmuştu. Gök taşını özenle heybesine yerleştirdi ve ayağa kalkarak izin istedi;

“Beni nerede bulacağını biliyorsun, bekleyeceğim.”

* * * * *

Handan ayrıldıktan sonra, şehrin dışındaki metruk binaya varmaları yaklaşık bir saat almıştı. Eriba, eskiden masa olarak kullanılan tozlu bir tahta parçasının üzerine kulağına fısıldayan düzeneği koymuş, kırık bir sandalyeye oturmuştu. Basit görünüşüne karşın son derece karmaşık işleve sahip bir sistemdi. Özel platformundaki küçücük yaratığın ifadeleri, insanların anlayabileceği seslere dönüştürülüyordu. Benzer şekilde konuşmalar da yaratığın zihnine aktarılıyordu. Metalik ses yine duyuldu, bu defa gürdü;

“Eriba, dostum. Sayende artık yolculuk için hazırım. İstemesem de ayrılık zamanı geldi.”

“Ne yalan söyleyeyim, birbirinize bu kadar sadık olacağınızı tahmin etmemiştim. Yani bir gün ayrılacağına inanmamıştım. Sizinki örnek bir dostlukmuş.”

“Dünyada geçirdiğim süre boyunca anladım ki sadakat insanlar için bulunması zor bir erdem. Bizim durumumuzsa farklı; kaçakçılar birbirlerini asla yarı yolda bırakmazlar. Prosedür bellidir. Eğer göreve giden zamanında dönmezse bulunduğu gezegene her ne pahasına olursa olsun yardım gönderilmelidir.”

“Neden kendisi gelmedi?”

“Eğer sorun varsa bir şeyler ters gitmiş demektir. İkimizin de yakalanması sonumuz olur. Bizim için yasalar, galaksinin her yerinde geçerlidir. Burada, senin dünyanda bile cezalandırılabiliriz. Kuvvetle muhtemel izleniyoruz. Yardımın şüphe çekmeyecek biçimde yapılması gerekir. Gezegeniniz için en iyi çözüm gök taşlarını kullanmaktı, öyle de yaptı.”

“Doğru. Abisare denen ihtiyar bizden önce davranmasaydı daha bile çabuk hazırlanabilirdik.”

“Zararı yok. İşi çok iyi hallettin. Gemim artık hazır. Dediğim gibi, ayrılık zamanı.”

Eriba ayağa kalkarak belli belirsiz hareket eden küçücük yaratığı platformuyla birlikte eline aldı. Gök taşının içinden çıkan uzay gemisine özenle yerleştirdi ve beraber dışarı çıktılar. Heybetli adam, son bir soru sormak için duraksadı;

“Bunca yıldır beraberiz. Kaçakçı olduğunu söylüyorsun ama gezegenine giderken yanında bir şey götürdüğünü görmedim. Beni affet, anlaşmaya aykırı, biliyorum. İçimden bir his bunun son görüşmemiz olduğunu söylüyor. Ne kaçakçılığı yaptığını öğrenebilir miyim?”

Sessizliği bozan metalik ses oldu;

“Evet, aynı his bende de var. Bir daha görüşebileceğimizden emin değilim. Bilmek hakkın. Gezegenimizde çok katı yasalar vardır. Başka dünyalardaki hayatı anlamak, yaşam formlarının evreni nasıl algıladığını araştırmak yasaktır. Farklı bakış açılarının kurulu düzeni bozmasından korkulur. Sanat eserleriniz, toplum düzeniniz, eğlenceleriniz, dini törenleriniz, kısaca her şey, benim dünyamda farklı görüşleri ortaya çıkartabilecek potansiyel bir düzen bozucu olarak görülür. Bunları anlamak ve anlatmanın cezası canlılığın sonlandırılmasıdır. Fakat benim gibi kaybetmekten korkmayan bir avuç kaçakçı, halkımıza bilgi taşımaya devam ediyor. Yani kısaca, düşünce kaçakçılığı yapıyorum.”

Eriba için söylenenleri anlamak kolay değildi. Yine de teşekkür etti ve vedalaştılar. Gemi ile arasına koyduğu güvenli bir mesafeden, minik dostunun arkasında küçücük bir ışık hüzmesi bırakarak gezegenden ayrılışını hüzünle seyretti. Nemli gözlerinin bir oyunu muydu bilinmez ama aynı doğrultuda iki ışık hüzmesi daha gördüğünü düşündü.

Artık önemi yok.” diye geçirdi içinden, “Her şey bitti.” Düşünce kaçakçılığı karşılığında aldığı uzun yaşamdan sıkılmaya başlamıştı. Yaklaşık iki asırlık ömrü doğal yollarla sonlanacak gibi görünmüyordu. Kafasında türlü düşüncelerle pazar yerine doğru yürümeye başladı.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Özgüç BAYRAK

Doğduktan sonra hayal etmeye, okula başladıktan sonra okumaya, kırk yaşından sonra da yazmaya başladım. Çoğu durumda öykülerimin sonunu ben de merak ediyorum ve bundan çok keyif alıyorum. Asıl mesleğim mühendislik; özel bir bankanın Bilgi Teknolojileri bölümünde çalışıyorum. Evli ve iki çocuk babasıyım.

1 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar