Nasa
Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

İşaret

“Geliyor!”

Yıkık dökük dükkânının önünde gazete okumakta olan genç adam kafasını kaldırdı. Gerçekten de, kendisi gibi yaşlı olan katırın yularından tutmuş ağır adımlarla ilerlemekte olan ihtiyar görünmüştü. Her üç ayda bir olduğu gibi yine önce postaneye uğrayacak, ardından öteberi almaya gelecekti. Küçük bir kasabada ihtiyaç duyulacak her şeyin satıldığı eski dükkânın sahibi, gazeteyi bırakarak yerinden kalktı. İçeri doğru yürürken yanında dikilen çırağına seslendi;

“Neler isteyeceğini biliyorsun. Hazırlayalım da ihtiyar fazla beklemesin.”

Çırak anladığına dair herhangi bir işaret vermeden depoya doğru yürümeye başladı. Kısa süre sonra üç çuval ve bir tahta sandık dükkânın önüne yığılmış durumdaydı.

İhtiyar Maert, postanedeki işini bitirerek çuvalların yanına geldi. Bu defa her zamankinden daha neşeli görünüyordu;

“Günaydın Elgro. Bunlar benim mi?”

“Evet, her zamankiler. Farklı bir şey ister miydin?”

“Yok, bunlar yeterli.”

Yaşlı adam çuvallarla hiç ilgilenmeden tahta sandığa yöneldi. Kapağı aralayıp dikkatlice baktıktan sonra tatmin olmuş bir yüz ifadesiyle konuşmaya devam etti;

“Biliyor musun, yakında bitecek.”

Patron ve çırak birbirlerine baktılar. Trekosy kasabasında her gün öncekinin aynısıydı ve üzerinde düşünülebilecek bir konu kolay kolay denk gelmezdi. Her ne kadar bu anın tadını çıkarmak istese de dükkân sahibi dayanamadı;

“Ne bitecek?”

“İhtiyar Maert tüm dünyaya karşı son görevini yapacak.”

Bu sözlerden sonra yaşlı adam bir daha konuşmadı. Bitecek olanın ne olduğuna ilişkin soruları gerçekten duymuyordu; amacına odaklanmıştı. Çuvallar ve tahta sandık, çırağın yardımıyla yaşlı katırın sırtındaki yerini aldıktan sonra, dağın tepesindeki kulübeye doğru yolculuk başladı. Maert Sleyp’in yüzünde, farkında bile olmadığı bir gülümseme vardı.

*  *  *  *  *

İhtiyarın ziyaretinin üzerinden geçen dört hafta, dünyaya karşı yapılacak son görev hakkındaki dedikoduların azalması için yeterli olmamıştı. Üstelik kasaba sakinlerinden bazıları, Maert Sleyp’in kulübesinin olduğu yönden göğe doğru yükselen ışık huzmeleri gördüklerini iddia ediyorlardı. O tepeler genelde sis ve bulutlarla kaplı olsa da parlamaları görenler arasında sözüne güvenilir kimseler de vardı. Kasabadaki konuşmalar genelde “kaçık ihtiyarın safsataları” yargısıyla sonuçlansa da, Elgro Suley için yaşlı adamın söyledikleri bambaşka şeyler ifade etmeye başlamıştı. Genç dükkân sahibi, “dünyaya karşı son görev” ifadesini bir türlü aklından çıkaramıyordu. Yaşlı ya da kaçık da olsa, insanın tüm dünyayı ilgilendirecek bir amacı olması ne kadar da garipti. Tekdüze ve bırakın tüm dünyayı, yanındaki komşusu için bile çok az anlamı olan hayatını düşündü. Tüm dünyayı ilgilendirecek bir amaç edinemese de, hayatına anlam katmak için bir şeyleri değiştirme fikri gün geçtikçe zihninde daha fazla yer işgal etmeye başladı.

1910 yazının esintili bir Cuma gecesinde, meyhanedeki sohbetin konusu yine Yaşlı Maert Sleyp’ti. Pek de samimi olmayan dört kişinin toplandığı masada, sesi en çok çıkan postane memuruydu;

“Boşuna kafanızı yormayın, ihtiyar bunak bence aklını yitirmiş. O deniz fenerinde yalnız geçirdiği yılları hesaba katarsanız bana hak verirsiniz. Tek başına otuz yıl mı demişti? Emekli maaşı uğruna bile katlanılmaz.”

Öteberi dükkânının sahibi Elgro Suley, yaşlı adama duyduğu sevgi kadar postane memuruna karşı hissettiği öfkenin de etkisiyle söze girdi;

“Yaşlı adamda en küçük bir tuhaflık bile yok! İhtiyaçlarını alır, ödemesini yapar ve yoluna gider. Senin benim kadar normal bir insan.”

Masadaki diğer iki kişi, zabıta memuru ve gazete dağıtıcısı, onayladıklarını belirten bir ifade ile başlarını salladılar. Yine de postane memuru dediklerini kabul ettirmeye kararlıydı;

“Her üç ayda bir dükkânına gelip ne alıyor demiştin?”

“Yiyecek, giysi, ıvır zıvır. Her evde ihtiyaç duyulan şeyler işte.”

“Peki ya tahta sandıktakiler? Tüm ziyaretlerinde, hem de yığınla para ödeyerek?”

Genç adam konunun buraya geleceğini hissetmiş olsa da engellemek için bir şey yapamayacağının farkındaydı. Bilmiş memura karşı duyduğu öfke, yerini yavaş yavaş çaresizliğe bırakıyordu. Kısık sesle yanıt verdi;

“Batarya.”

“Batarya mı?”

“Evet, duymadın mı? Kurşun-asit batarya diyorum.”

“Her seferinde, uğruna kafayı yediği emekli maaşının nerdeyse tamamı ile?”

“Başlarda farklı siparişleri de olmuştu; sanırım elektrikle ilgili şeyler. Ama adamın parasını nereye harcadığı seni de beni de ilgilendirmez.”

“Evet, ilgilendirmez. Ama kasabanın huzuru hepimizi ilgilendirir. Kim bilir neler neler uyduruyor, hangi hayal âleminde yaşıyor? Dünyaya karşı son görevmiş! Sakın kendi gibi yalnız olmayan insanlardan intikam almayı falan düşünüyor olmasın? Gece uykumda patlayan bir bomba ile öteki tarafa yolculuk etmeye hiç niyetim yok doğrusu.”

Adam sonunda ağzındaki baklayı çıkarmıştı. Zabıta ve gazete dağıtıcısı bu sözleri de onayladılar; düzen önemliydi. Postane memuru devam etti;

“Kolay değil tabi. Yalnız başına sarp kayalıklardaki ucube bir deniz fenerinde otuz yıl geçirmek normal insanların bile…”

Elgro Suley adamın sözünü kesti. Öfkesi geri gelmişti;

“İnsanları deli diye damgalamaya amma da meraklısın. Bilmediğin konularda ahkâm kesmeyi bırak! Git kendine başka eğlence ara. İki ay sonra gelince kendisine sorar öğrenirsin neyin peşinde olduğunu.”

“Sorarım tabi, eğer o zamana kadar başımıza bir iş gelmezse. Kasabada düzeni bozacak bir şeylerin peşindeyse, ilgililere haber uçurmakta tereddüt etmem, bilmiş ol!”

*  *  *  *  *

Ertesi sabah, öteberi dükkânı aynı saatte açılmadı. Bütün gece postane memuru ile yaptığı tartışmayı düşünen Elgro Suley, ihtiyar adamın bir sonraki ziyaretini beklemeden olan biteni öğrenmesi gerektiğine karar vermişti. Kapı önünde uyuklayan çırağa yapması gerekenleri söyleyerek dağdaki kulübeye doğru yola çıktı. Tutucu postane memurunun, masum adamın başına bir şeyler getirmesinden korkuyordu. Ya da en azından bu bahane yolculuk için iyi bir nedendi. İçin için adamın kafasındakileri merak ediyor, dünyaya karşı son görevin ne olduğunu bir an önce öğrenmek istiyordu. Tepenin zirvesine yaptığı yolculuk dört saat kadar sürdü. Yürüyüş yapmanın düşünmek için ne kadar güzel bir fırsat olduğuna ilk defa tanıklık ediyordu. Ne yazık ki üzerinde kafa yorabileceği bir konu olmamasını acıyla fark etti. Dükkânın durumu, ihtiyarın görevine karşı tahminler ya da postane memurunun suratının ortasına vurulacak bir yumruk. Kendi küçük dünyasının ötesine çıkabilmek ne kadar da zordu. Yolun büyük bir kısmında aslında niye farklı bir şeyler düşünemediğine kafa yordu. Sarp kayalıklarla çevrili bir vadide gece vakti yürüdüğünü hayal etmeye başladı. Ortalık zifiri karanlıktı ama sağda solda zemine dağılmış küçücük sandıklar olduğunu düşündü. Kapağın kenarından dışarı sızan ışık huzmesi, sandıkların içerisindeki esrarengiz dünyalardan geliyor olmalıydı. Ne olduğunu bilmediği ama yürüdüğü kayalık vadiden çok daha zengin ve farklı dünyalar. Sandıkların içine bakmaya çalıştı. Ne yazık ki yoğun ışık herhangi bir şey görmesine izin vermiyor, içeride olan bitenle ilgili en küçük bir ipucu yakalayamıyordu. “Belki de aradığım budur” diye geçirdi aklından. “Sandıkların içindeki yeni dünyalar; belki de geleceğim bu küçük kutulardan birinin içinde saklıdır?”

Sandıkları hayal ederken, uzakta görülen kulübe ile dikkati dağıldı; gelmişti. Aslında zihnindeki tüm düşüncelerin bir anda dağılıvermesinin asıl nedeni kulübe değil, önündeki alışılmadık yapıydı. Tepesinde yarım kubbe şeklinde bir çanak bulunan tahta bir kuleydi karşısındaki. Çanağın içinde ne olduğunu göremiyordu. Ancak yarımkürenin açık tarafı doğrudan gökyüzüne bakıyor ve sağından solundan kablolar sarkıyordu. İhtiyarın dünyaya karşı son göreviyle bu yapının bir ilişkisi olduğunu anlamak güç değildi. Detayları öğrenmek için sabırsızlanarak adımlarını hızlandırdı.

*  *  *  *  *

Maert Sleyp, yaklaşmakta olan genç adamı görünce elindeki bırakıp konuğuna doğru yöneldi. Yüzünde hafif bir tebessüm vardı ama içten içe bir burukluk hissettiği anlaşılabiliyordu;

“Sonunda! Kasabada yaşayan herkesin bir kütükten farksız olduğunu düşünmeye başlamıştım.”

Elgro Suley yaşlı adamın ne demek istediğini tam anlamasa da, bunca zaman neler olup bittiğini kimsenin merak etmemiş olmasına içerlediğini tahmin ediyordu. Kendini bir şeyler söylemek zorunda hissetti;

“İş güç, bilirsin. Ancak gelebildim.”

“Bu kadar meraksız insanı bir arada görmemiştim. Neyse. Gel, sana Dünya’nın Kozmik Fener’ini göstereyim.”

“Dünya’nın Kozmik Fener’i mi?”

“Evet, bir eşi daha yok.”

Bu sözlerden sonra sık adımlarla garip kuleye doğru yürümeye başladı. Genç adam şaşkın bakışlarla arkasından geliyordu. Kulenin önüne geldiklerinde merakı büsbütün artmıştı. İhtiyar Maert arka taraftaki derme çatma merdivene tırmanarak, tepedeki çanağın yanındaki boşluktan seslendi;

“Gel. Yeterince sağlamdır.”

Elgro Suley yukarı çıktığında, metalden yapılmış devasa çanağın içinin de sırlanarak mükemmel biçimde parlatılmış olduğunu gördü. Çanağın ortasında da kocaman elektrik ampulleri vardı. Buradan çıkan kablolar kulenin zeminindeki bataryalara ve ne işe yaradığını bilmediği bir elektrik devresine gidiyordu. “Galiba postane memuru haklıydı.” diye geçirdi içinden. “İhtiyar, gökyüzünü aydınlatmak için devasa bir fener yapmış.” Merak ve acıma duygularının karışımı bir ifadeyle sordu;

“Bu alet ne işe yarıyor? Gökyüzünü neden aydınlatmak istiyorsun?”

“Gökyüzünü aydınlatmak mı? Tabi ki görevi bu değil. Ya da en azından senin anladığın biçimde. Dedim ya, bu bir Kozmik Fener. Aşağı inelim de ne işe yaradığını anlatayım.”

Yaşlı adamın uzun zamandır misafir ağırlamamış mütevazı kulübesinde yeni demlenmiş çay kokusu hâkimdi. Ne var ki Elgro Suley, gördüğü manzara nedeniyle herhangi bir koku alabilecek durumda değildi. Küçük kulübenin içi; kitaplar, gazeteler ve dergilerle dolup taşmıştı. Genç adam hayatı boyunca bu kadar kitabı bir arada görmemişti. Hepsi birbirinden farklı görünen binlerce kitaba, değişik boyutlarda ve şekillerde bir o kadar da dergi ve gazete eşlik ediyordu. Yaşlı adam, Elgro Suley’nin şaşkınlığının geçmesini bekleyerek öylece dikildi. Bir süre sonra taze demlenmiş çayları ellerinde, eski bir kanepeye oturmuşlardı. Maert Sleyp herhangi bir acelecilik emaresi göstermeden anlatmaya başladı;

“İşte benim dostlarım; tam otuz yıl bana arkadaşlık ettiler. Deniz fenerinde geçirdiğim yapayalnız yıllar boyunca düşünmemi sağlayan, bana yeni dünyalar veren kitaplarım. Olan biteni takip ettiğim, bu dünyadan kopmamamı sağlayan gazetelerim, dergilerim. Hepsinden farklı bir şey öğrendim, her biri önüme yeni kapılar açtılar. İnsanlar yalnız olduğumu, orada aklımı yitirdiğimi zannededursun, ben hiç birinin hayal bile edemeyeceği dünyalarda yaşadım. Kitaplar okudukça anlam kazandı, bense onların elinde büyüdüm, olgunlaştım; biz bütünüz artık.

Kozmik fener fikrini de bana onlar verdiler. Hangi yıldı hatırlamıyorum; bir dergide okumuştum. Tepemizdeki yıldızların da tıpkı bizimki gibi dünyalar barındırdığını iddia ediyorlardı. Bu fikir aklıma yatmıştı, neden olmasın? Koskoca uzayda insanoğlunu özel kılan ne olabilirdi ki? Eğer bizimki gibi dünyalar varsa farklı canlılar da olabilir pekâlâ. Bir başka dergide de yeni keşiflerden bahsediyordu; bazı yıldızların ışıklarının düzenli olarak değiştiğini, adeta yanıp sönmekte olduğunu söylüyorlardı. Çok açık değil mi? Parçaları yerine oturtunca tüm çıplaklığıyla gözümüzün önüne serilmiyor mu? Bizler gibi meraklı canlıların yolculukları ve uzayda yerleştirilmiş kozmik deniz fenerleri. Evet, amaçları bu olmalıydı. Uzayda yolculuk yapanlara kılavuz eden devasa fenerler. Uçsuz bucaksız karanlıkta yönlerini nasıl bulabilirlerdi ki? Tabii ki kozmik deniz fenerleri yardımıyla. O zaman aklıma geldi; ya yönünü kaybetmiş bir uzay taşıtı dünyaya çarparsa? Ya bu taraflara gelir de kaybolursa? Ne yapmam gerektiği açıktı; dünyanın kozmik fenerini inşa etmeliydim. Yaptım da; kendi gözlerinle gördün. Geceleri çalışıyor ve kim bilir kimlere kılavuzluk ediyor. Yaşlı Maert görevini yaptı. Hem dünyaya, hem de oradakilere karşı.”

İhtyiar adam son kelimeleri söylerken yukarı bakmıştı. Elgro Suley, kafası iyiye karışmış biçimde duyduklarını hazmetmeye çalışıyordu. Kozmik fener ve farklı dünyalar fikrini düşünürken zihninde bir şimşek çaktı; sandıklar. Yol boyunca aklını kurcalayan minik, ışık saçan sandıklar. Evet, o kutuların ne olduğunu anlamıştı; kitaplar. Okumalı ve kendisine hayal bile edemediği yeni dünyaların kapısını açmalıydı. Yapması gereken apaçık karşısındaydı. Dünya’ya karşı kendi görevinin ne olduğunu bulmalıydı. İhtiyara döndü ve kararlı bir ses tonuyla sordu;

“Bana bir deniz fenerinde iş ayarlayabilir misin?”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş

avatar

Özgüç BAYRAK

Doğduktan sonra hayal etmeye, okula başladıktan sonra okumaya, kırk yaşından sonra da yazmaya başladım. Çoğu durumda öykülerimin sonunu ben de merak ediyorum ve bundan çok keyif alıyorum. Asıl mesleğim mühendislik; özel bir bankanın Bilgi Teknolojileri bölümünde çalışıyorum. Evli ve iki çocuk babasıyım.

1 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar