Time Machine Organisation
Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Zaman Depremi

 

‘Yine neler saçmalıyor bu insanlar! Zaman yolculuğu diye bir şey olamaz, mümkün değil!’ diye çıkışmasından çok değil üç ay sonra zaman makinesi projesinde görevlendirilmişti Profesör Adem. Grup olarak çalışılmış projenin hayata geçirilmesi aşamasında görevliydi aslında. Mikro ve nanoelektronik ve makine profesörü olarak hassasiyetle çalışacağı bilinen tek kişiydi. Görevi geri çevirme lüksü yoktu.

Çalışmalar yaklaşık iki ayda kendini göstermeye, beş ayda tamamlanmaya başlamıştı. Bu, yüzyılların icadıydı. Her parçasında özenle çalışmak gerekiyor, titizlikle birleştirilen parçalar, dikkatle ve zamanında yerleştirilmek üzere kenarda tutuluyordu. Ekibin profesörlerden oluşması, ülkenin en iyilerinden seçilmesi dünyada bir ilki gerçekleştirecek olmanın haklı özeniydi. Eğer başarı sağlanabilirse geçmişe dönüp tüm savaşları yaşanmadan durdurabilecek, dünya bilinçaltına önemli katkıda bulunabileceklerdi. Hiçbir bilimsel buluş insanlığın ve yaşamın aksine işletilemezdi.

Her şey tamamlanıp düğmeye basma zamanı gelince projenin asıl sahibi Profesör Yasin, önce deneklerden fare, tavşan ve maymunu rastgele tarihlere gönderip geriye getirmeyi başardı. Sorun yok gibi görünüyordu. Dünyada fırtınalar estiren bu gelişim aylarca konuşuldu. Fakat orada neler olup olmadığını anlamanın tek yolu bizzat oraya gitmekti. Gönüllü iki kişi, ki bulmak çok zor olmamıştı, önce 1056 yılına, döndükten sonra da 3290 yılına gönderilip geri döndürülmek suretiyle makinenin testi sağlanacaktı. Görevleri sadece geliş ve gidişin sağlıklı bir şekilde sağlanıyor olduğunu belirlemekti.

Makine, ortasında veri ekranı ve ışık hızını aşabilen motoru ile yanlarda dört kabin şeklindeydi. Gönüllü denekler Caner ve Merve, ayrı ayrı kabinlerinde yerlerini almışlardı. Diğer iki kabine bir kedi ve bir köpek yerleştirildi. Gazetecilerin alınmadığını deneyde yine Profesör Yasin, 1056 yılını göstergeye yazıp düğmeye bastı. Dönmeye başlayan zaman makinesi durduğunda hepsi kapılarını açıp buğday tarlası olarak kullanılan açık araziye ayak bastılar.

“İnanamıyorum, sanırım şu an 1056 yılındayız.” diye atıldı Caner.

Hayretler içerisinde etrafı gezmeye başladılar, ama ne bir insan ne de bir ev bulabildiler. 1 saat kadar gezinmişlerdi. Göreve göre ortamdan bir nesne alıp dönmek yeterliydi.

“Artık gitmeliyiz Caner.” dedi Merve. “1000’li yıllarda bir alışveriş merkezi beklemiyordun değil mi?”

“Birini görebilseydik bari.” diye çıkıştı Caner. Ama biliyordu ki amaçları sadece gidiş dönüşün sağlanmasıydı. “Hadi gidelim o zaman!”

Kedi ve köpeği kabinlerine alıp makineye yerleştiler. 2078 olan güncel tarihlerini ayarlayıp gidiş tuşuna basmakta acele etti Merve. Açıkçası korkuyordu. Bu görevden sonra da hiç bilemedikleri gelecek bir zamana uçacaklardı. Sağ salim evine dönmek istiyordu. Makine durduğunda gözlerine inanamadılar, çünkü bir çöp tarlasına inmişlerdi. Gözün alabildiğine uzanan, rengarenk, şekilsiz, şemalsiz, pis kokulu, iğrenç çöp tepeleri… Yok bunlara tepe denemezdi, koca dağlardı bu çöpler. İstemsizce ağlamaya başladı Merve, zamanda kaybolmuş oldukları gerçeğinden öte bu kadar çöpün ne kadar çirkin ve bencilce olduğunu, bu çöpleri geri dönüştürmenin çok zahmetli olacağını ve bu düşüncesizliğin nasıl bu kadar açık yapılabildiğini, bu koca dağlar oluşacak süre içinde nasıl görmezden gelindiğini düşündü. Bunları yapanlar insan olamazdı, muhakkak robotlar devriydi burası. Makineden inmeden etrafa bakınan Caner’e;

“Hemen gidelim, bir yanlışlık olmuş olmalı.” diyebildi. Ondan da baş isaretiyle onay alır almaz, güncel tarihlerini yazıp gidiş tuşuna bastı: 2078. Makine hızla dönmeye başladı. Merve evini özlemişti. Aslında korkuyordu.

Makine durdu. Başı dönen denekler, makineden inmeden etrafa bakındılarsa da yine 1056’ya ışınlandıkları o bilim salonuna inmemişlerdi. Bu kez etraf evler ve insanlarla doluydu. Kıyafetleri garip kadın, erkek, çocuk insanlar, üstleri eskiden toprakta yetiştirilen meyve ve sebzelerle alabildiğine dolmuş masaların arasında geziniyorlardı. Bazılarının elinde altına eklenen tekerlekle taşıması kolaylaştırılmış kutular vardı. Etraflarına toplanan insanlar şaşkın ve korkulu onlara baktılar.

Çocuklardan biri işaret parmağını onlara tutup ‘UFO bu, filmlerdeki gibi, UFO bu!’ diye bağırıyordu. Bu sefer Caner’den onay almadan güncel tarihlerini yazıp gidiş tuşuna bastı Merve. Çünkü bu insanların onlara ne yapacaklarını kestirememişti. 2078. Makine yine hızla dönmeye başladı. Merve’nin de, Caner’in de iyiden iyiye başları dönüyordu artık. Ne yapacaklarını bilememeleri de cabasıydı. Boş bir yer bulurlarsa Caner’in makineyi kontrol etmesini isteyecekti. Muhakkak bir arıza oluşmuştu. Evini özlemişti Merve. Caner ise olanların keyfini çıkarmaya çalışıyordu. Makine durdu. Burası bir binanın bahçesiydi. Makinenin göstergesi hep aynıydı, hep 2078’i gösteriyordu.

“Caner, bu makineyi kontrol etmeliyiz. Belli ki bir arıza var. Etrafta kimse yokken yapalım şunu.” Merve kararlı ses tonuyla Caner’i ikna etmişti. İkisi makineden inip aracın beyin bölümünü açtılar. Merve ögretmendi ama Caner tecrübesiz de olsa mühendis olduğu için bu işlemi çözmesi gerekti.

“Caner, hadi çabuk ol!”

Merve birinin gelip onlara zarar vereceği endişesi taşıyordu. O sırada genç bir adam okulun arka köşesinden onları görüp soran gözlerle yaklaştı. Merve mecburen başını eğerek selamladı genci. Genç de başını eğince Merve’yi bir güven duygusu kapladı. Ondan tarihi ve yeri öğrenmeleri çok faydalı olacaktı.

“Merhaba, burası neresi acaba?” dedi Merve, okul binasını göstererek.

“Burası Atatürk Lisesi. İzmir.”

“Zamanı da sorsam, hangi yıldayız acaba?”

İlk soruya şaşkınlıktan otomatik bir geri bildirimle cevap veren adam, ikinci soruda gemiye, kabinlere, okula ve Merve’ye baktı. Caner işini bitirip kabine yerleşmisti. Genç adam,

“Pardon ama siz kimsiniz, bu aracınız nedir?” dediyse de, Merve adamın elindekileri bir hışımla alıp kabine koştu ve gidiş düğmesine bastı. Makine dönmeye başladı. Gösterge 2078’e ayarlıydı. Yine… Başı dönüyordu ikisinin de. Artık eve gitmeyi istiyorlardı. Makine durunca gördükleri bilim salonu Merve’yi gözyaşlarına boğmuştu. Yorgun argın makineden inen denekler yoğun baş dönmesi şikayetiyle hastaneye kaldırıldılar. Gerekli müdahale ve dinlenme sonrasında pencereden şehri izlemek isteyen Merve, gördükleri karşısında şok geçirmişti. Şehrin neredeyse yarısı yoktu, kah yıkılan binalar, kah hiç yapılmamış yapılar…

“Profesör Yasin, biz yokken neler oldu?”

“Makinedeki sorun sonucunda zamanda yaşadığınız gelgitler bir çeşit depreme sebep oldu Merve. Gittiğiniz mekanlarda izler bıraktınız, bu izler insanların geleceğini değiştirdi. Çok hızlı bir şekilde seyreden değişim fay hatlarının sarsılması gibi bir etkiyle bazı nesneleri ve kişileri yok etti. Belki bazı olayları da. Kayıp haberlerinin ardı arkası kesilmiyor. Zaman makinesinin yakın bir tarihte tekrar çalışma izni alabileceğini sanmıyorum.”

Merve, Profesör Yasin ve onlara katılan Caner pencerenin önünden yarım kalmış şehri izliyorlardı.

“Peki makine neden arıza yapmış?” dedi Merve, üzgündü. Profesör Yasin öfkesini sakınmadan atıldı:

“Profesör Adem… Zaman yolculuğuna inanmayan bir adama yaptırdığımız projenin gösterge kablolarında sıradan bir sorun çıkmış! Şaşılacak bir durum değil aslında… Kıskanç, çok bilmiş budala herif!”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Emine VİLDAN

İzmir doğumluyum. İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümü mezunuyum. İki çocuk annesiyim. Kamuda çalışmaktayım. Bilim ve uzayla kendimi bildim bileli ilgiliyim. Kurgusal anlamda sürekli üretsem de bilim kurgu öykü yazmaya son birkaç yıldır ağırlık veriyorum.

2 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

  • Bazı mantık hataları var.Mesela 1056 yılında bir çocuk zaman makinesini televizyonda gördüğü ufoya benzetiyor. Ama ne yazik ki 1056 yılında bırak televizyonu kablo bulunamamıştı xd. Ama genel anlamda güzel olmuş. Sonda depremler kayıp insanlar falan.. biraz daha uzun olabilirdi.

Kayıp Dünya Aylık Arşivi