Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Yıldız Güncesi (SL3)” – Stanislaw Lem

Yıldız Güncesi

Yazar: Stanislaw Lem
Orijinal Adı: Dzienniki Gwiazdowe (The Star Diaries)
Çevirmen : Sevil Cerit
Sayfa Sayısı : 424
Alfa Yayınları – Mayıs 2020

Zaman atlamalarında sürekli kendine rastlayan bir gezgin, robotların dünyasını gözetlemeye giden bir casus, uzayda birbirinden garip canlılarla ve uygarlıklarla karşılaşan bir kâşif ve bir süpernova ormanında umutsuzca kaybolup çıkışı arayan bir yolcu. Uzay gezgini Ijon Tichy’nin akıl almaz maceralarına hoş geldiniz! Uzay yolculuğuna meraklı patatesler mi istersiniz ya da dindar robotlar mı veya insanlığın kıyım tarihini hafızalarından silemeyen robotlar, otuz iki kısım tekmili birden burada!

Dünyanın en büyük bilimkurgu yazarlarından biri olan Stanislaw Lem, bu eğlenceli romanında teknoloji, teoloji, rasyonel akıl gibi insanlık gururunun ikonlarını tiye alıyor.

“Lem muazzam bir hayal gücü zenginliğine ve karakter yaratma hünerine sahip. Çok komik, alaycı, şaşırtıcı ve bilgili bir yazar.”— Theodore Sturgeon

Ön Okuma

YEDİNCİ YOLCULUK

Bir pazartesi günüydü, nisanın ikisi. Betelgeuse yakınlarında yol alırken bir bezelyeden daha büyük olmayan bir göktaşı dış kaplamayı deldi, motor  regülatörünü ve dümenin bir kısmını parçaladı, bunun sonucunda roket manevra yeteneğini yitirdi. Uzay giysimi giydim, dışarı çıktım ve mekanizmayı onarmaya çalıştım, ama yedek dümeni -onu yanımda getirme akıllılığını göstermiştim- birisinin yardımı olmaksızın takmanın mümkün olmadığını gördüm.

İmalatçılar roketi o kadar salakça tasarlamışlardı ki, bir kişinin İngiliz anahtarıyla cıvatanın kafasını sabit tutması, diğerinin de somunu sıkıştırması gerekiyordu. İlk başta bunun farkına varmadım ve ayağımla İngiliz anahtarını tutmaya çalışarak iki elimi de diğer ucunda somunu sıkıştırmak için kullanarak saatler harcadım. Fakat bir sonuç alamadım, üstelik öğle yemeğini de kaçırdım. En sonunda neredeyse başaracaktım ki, İngiliz anahtarı ayağımın altından fırladı ve uzaya uçup gitti.

Böylece bir şey elde edememekle kalmayıp değerli bir aletten oldum. Çaresiz bir şekilde, İngiliz anahtarının yıldızlı gökyüzüne karşı gitgide küçülerek uçup gidişini izledim.

Bir süre sonra İngiliz anahtarı uzun bir elips çizerek geri geldi; artık roketin bir uydusu olmuştu, ama hiçbir zaman onu yakalayabileceğim kadar yaklaşmadı. İçeri girdim ve sade bir akşam yemeği yemek üzere oturdum, bir taraftan da kendimi bu aptalca durumdan en iyi nasıl kurtaracağımı düşünüyordum. Bu arada gemi dosdoğru uçmaya devam ediyor, hızı durmadan artıyordu, zira o lanet göktaşı motor regülatörümü de parçalamıştı.

Gerçi yolumun üzerinde hiç göksel cisim yoktu, ama bu paldır küldür gidiş sonsuza kadar süremezdi. Bir süre öfkeme hâkim oldum, sonra bulaşıklar yıkamaya başladığımda, bu arada aşırı ısınan atom reaktörümün en leziz sığır filetomu mahvetmiş olduğunu fark ettim (onu pazar günü için buzdolabımda saklıyordum) ve bir an için her zamanki sakinliğimi kaybettim, ağza alınmadık küfürler edip birkaç tabak kırdım.

Bu beni biraz yatıştırdı, ama sorunu halletmedi. Ayrıca geminin dışına attığım sığır filetosu boşlukta uzaklaşacağına roketi bırakmak istemiyor gibiydi; roketin çevresinde ikinci bir yapay uydu halinde dönüyor ve her on bir dakika dört saniyede küçük bir güneş tutulması meydana getiriyordu. Sinirlerimi yatıştırmak için akşama kadar onun yörüngesini ve uçan İngiliz anahtarımın meydana getirdiği yörünge sapmasını hesapladım.

Gelecek altı milyon yıl boyunca geminin çevresinde dairesel bir yol çizen sığır filetosu İngiliz anahtarının önünde olacaktı, daha sonra arkadan gelip onu yakalayacak ve yeniden geçecekti. Sonunda bu hesaplamalarla yorgun düşerek yatağa gittim. Gece yansı birisinin omzumu sarstığını hissettim. Gözlerimi açtığımda yatağın üzerine eğilmiş bir adam gördüm; yüzü tuhaf bir şekilde tanıdıktı, ama kim olabileceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

“Ayağa kalk,” dedi adam, “ve kargaburunu al, dışarı çıkıp dümen cıvatalarını sıkıştıracağız…”

“Bir kere tavrınız biraz kaba, üstelik daha birbirimizi tanımıyoruz bile,” dedim. “İkinci olarak burada olmadığınızı kesinlikle biliyorum. Ben roketin içinde tek başımayım, iki yıldır da Dünya’dan Koç takım yıldızına yolculuk ederken tek başımaydım. Bu yüzden siz sadece bir rüyasınız, başka bir şey değil.”

Buna rağmen adam beni sarsmaya ve hemen onunla gidip aletleri almam gerektiğini söylemeye devam etti.

“Bu aptalca bir şey,” dedim sinirlenmeye başlayarak, çünkü rüyadaki bu tartışma beni uyandırabilirdi ve tecrübelerime dayanarak tekrar uykuya dalmanın ne kadar zor olduğunu biliyordum.

“Bana bakın, ben hiçbir yere gitmiyorum, bunun bir yararı olmaz. Rüyada sıkıştırılan bir cıvata gün ışığında durumu değiştiremez. Lütfen artık beni rahatsız etmeyi bırakın ve buharlaşarak ya da başka bir şekilde ortadan kaybolun, yoksa uyanabilirim.”

“Ama sen uyanıksın, yemin ederim!” diye haykırdı inatçı hayal. “Beni tanımadın mı? Buraya bak!”

Ve bunu söylerken, sol yanağında yer alan çilek büyüklüğündeki iki siğili gösterdi. Elimde olmaksızın kendi yüzümü tuttum, çünkü evet, benim de iki siğilim vardı, tamı tamına aynı biçimde ve aynı yerde. Ansızın bu hayalin niçin bana tanıdığım birisini hatırlattığını anladım: Tıpatıp bana benziyordu.

“Tanrı aşkına, beni rahat bırak!” diye haykırdım gözlerimi kapayarak, uyanmamaya çalışıyordum. “Eğer sen bensen, iyi o halde, aramızda resmiyete gerek yok, ama bu sadece senin var olmadığını ispat eder!”

Bunları dedikten sonra öbür yanıma döndüm ve yatak örtülerini başıma çektim. Adamın “ne saçmalık,” gibisinden bir şeyler söylediğini duyabiliyordum; en sonunda ben yanıt vermeyince bağırdı:

“Buna pişman olacaksın, taşkafa! Bunun bir rüya olmadığını anlayacaksın, ama çok geç olacak!

Bense yerimden kımıldamadım.. Sabahleyin gözlerimi açınca hemen geceleyin başıma gelen o tuhaf olayı hatırladım. Yatakta oturarak insan zihninin ne kadar tuhaf oyunlar oynayabildiğini düşündüm: Zira burada, gemide, tek bir hemcinsim bile yokken ve çok acil bir durumla karşılaşmışken, o fantezi denebilecek rüyada kendimi duruma çare olmak için -adeta- ikiye ayırmıştım.

Kahvaltıdan sonra roketin geceleyin dahâ da hızlanmış olduğunu keşfettim ve geminin kütüphanesini gözden geçirerek, bu beladan kurtulmama yardımcı olacak bilimsel kitapları inceledim. Ama tek bir şey bile bulamadım. Ben de yıldız haritamı masanın üzerine yaydım, yakındaki Betelgeuse’un ışığında —bu ışık yörüngedeki sığır filetosu yüzünden sık sık kararıyordu- yakınlarda yardımıma gelebilecek herhangi bir kozmik uygarlık var mı diye bulunduğum yeri inceledim.

Ne yazık ki burası tam bir yıldız çölüydü, bütün gemiler çok tehlikeli bir bölge olduğu için buradan uzak duruyordu, çünkü burada girdaplar vardı, korkunç oldukları kadar esrarlıydılar; tam yüz kırk yedi tane girdap vardı, bunların varlık nedenini açıklayan altı astrofizik teorisi bulunuyordu, her biri farklı bir şey söylüyordu.

Uzaygemiciliği almanağında bu girdaplar konusunda uyarılar vardı, zira bir girdabın içinden —özellikle de yüksek bir hızla- geçmenin kestirilemeyecek bazı izafi etkileri olabilirdi. Ama yapabileceğim pek bir şey yoktu. Hesaplamalarıma göre ilk girdabın kenarına saat on bir sularında değecektim, bu yüzden öğle yemeğini aceleyle hazırladım, tehlikeyi boş mideyle karşılamak istemiyordum. Son tabağı kurulamayı henüz bitirmiştim ki roket her yöne doğru sallanıp sarsılmaya başladı, sonunda sıkıca bağlanmamış bütün nesneler hızla uçup duvardan duvara çarpmaya başladı. Zorlukla koltuğa tırmandım ve kendimi bağladıktan sonra gitgide artan bir şiddetle sallanırken, kabinin diğer tarafında soluk, leylak rengi bir çeşit duman oluştuğunu fark ettim; dumanın ortasında, lavabo ile ocağın arasında, önlük takmış ve tavaya çırpılmış yumurta döken bulanık bir insan şekli vardı.

Şekil bana ilgiyle ama şaşkınlık göstermeden baktı sonra titreyerek parıldadı ve ortadan kayboldu. Gözlerimi ovuşturdum. Tek başıma olduğum besbelliydi bu yüzden görüntüyü anlık bir hayal olarak yorumladım. Koltukta oturmaya devam ederken -daha doğrusu onunla birlikte sıçrarken- ansızın, baş döndürücü bir aydınlanmayla fark ettim ki bu hiç de halüsinasyon değildi.

Genel İzafiyet Teorisi’nin kalın bir cildi koltuğumun yanından hızla geçti ve onu tutmaya çalıştım, sonunda dördüncü geçişinde onu yakaladım. O koşullar altında ağır cildin sayfalarını çevirmek kolay değildi — korkunç güçler gemiyi bir oraya bir buraya savuruyor, gemi sarhoş gibi yalpalıyordu; ama sonunda doğru bölümü buldum.

“Zaman döngüsü”nün meydana gelmesinden, yani çok güçlü çekimsel alanların olduğu yerde zamanın akış yönünün bükülmesinden bahsediyordu; bu fenomen bazı durumlarda zamanın tamamen tersine dönmesine ve “şimdiki zamanın ikilenmesine” yol açıyordu. O an içine girdiğim girdap çok güçlü değildi. Eğer geminin başını, az da olsa Samanyolu Kutbu’na doğru çevirebilirsem, Pinckenbachii çekim girdabıyla kesişeceğini biliyordum; orada ikilenme, hatta üçlenme bir defadan fazla gözlenmişti.

Gerçi kontroller çalışmıyordu, ama makine odasına gidip aygıtlarla o kadar uzun süre uğraştım ki roketin Samanyolu Kutbu’na doğru hafifçe dönmesini sağlayabildim. Bunu yapmak saatler aldı. Elde ettiğim sonuçlar beklentilerimin çok ötesindeydi. Gemi gece yansında girdabın ortasına düştü, kirişleri sarsılıp inildedi, öyle ki dayanamayacağından korkmaya başladım, ama o çetin sınavdan sapasağlam bir halde çıktı ve bir kez daha kozmik sessizliğin cansız kollarıyla sarıldı; bunun üzerine makine odasından çıktığımda, kendimi yatakta derin bir uykuya dalmış halde gördüm.

Bunun geçen gecenin, yani pazartesi gecesinin Ijon’u olduğunu hemen anladım. Bu eşsiz denebilecek olayın felsefi yanı üzerinde düşünmeden koştum ve uyuyan kişinin omzunu sarstım, kalkması için ona bağırdım, zira bu pazartesi varlığının benim salımda ne kadar süre varlığını koruyacağı hakkında bir fikrim yoktu, bu yüzden hemen dışarı çıkmamız ve dümeni elimizden geldiğince çabuk bir şekilde onarmamız şarttı.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar