KayipDunya.com alan adı satılıktır. Teklifleriniz için: editor@kayipdunya.com
Stan Manoukian&Vincent Roucher
Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Ay’daki İlk İnsanlar” – H. G. Wells

Ay’daki İlk İnsanlar

Yazar: Herbert George Wells
Orijinal Adı: The Firs Men in the Moon
Çevirmen : Zuhal Kılıç Turanlı
Sayfa Sayısı : 232
İthaki Yayınları – Mayıs 2020

 

H. G. Wells’in “fantastik hikâyelerinden” saydığı, 1901 yılında yayımlandığında C. S. Lewis’i derinden etkileyen Ay’daki İlk İnsanlar, yerçekimini tersine çeviren bir maddeyi keşfettikten sonra Ay’a seyahat eden iki karakterin maceralarını anlatıyor.

Ticari çabaları hüsranla sonuçlanan Bedford eksantrik biliminsanı Cavor’la tanıştığında bu sohbetin onu Ay’a kadar götüreceğini elbette düşünmez, aklı fikri para kazanmaktadır. Fakat Cavor yepyeni bir maddenin keşfinden bahsedince, Cavor dikkat kesilir. Bu uyumsuz ikili Cavorite ismini verdikleri madde sayesinde Ay’a gidip orada bambaşka bir medeniyetle, Selenlilerle karşılaşacaklardır.

Günümüzden bakınca bazı öğeleri gerçekten “fantastik” olsa da H. G. Wells, Ay’daki İlk İnsanlar’da hem eğleniyor hem de iştahı hiç kesilmeyen sermaye ve toplum mühendisliğinin sonuçları gibi konuları irdeliyor.

“Wells bir biliminsanı olarak kurgu eserler kaleme alan kayda değer ilk yazardı, on dokuzuncu yüzyılın bilimsel devriminin aydınlanmalarına ve sonuçlarına heyecanla ya da kayıtsızlıkla ya da korkuyla dışarıdan bakan biri değil bilimin içindendi. Percy Shelley bilimin açığa çıkardığı güzelliği, Mary Shelley ahlaki belirsizliği, Jules Verne bitmek bilmeyen teknolojik bir koşuyu görmüştü ama Wells bilimin gözlerinden bakıyordu.” –Ursula K. Le Guin

Ursula K. Le Guin’in sonsözüyle
Claude A. Shepperson’ın resimleriyle

Ön Okuma

“Dünya’dan Ay’a mesafe üç bin stadia. Dünya dışı ve göklere dair mevzulardan konuşuyor gibi görünüyorsam hayret etme, yoldaşım. Uzun lafın kısası, yakın zamanda çıktığım bir seyahatin üzerinden geçiriyorum.”
-Lukianos, İkaromenippos


I. BÖLÜM

BAY BEDFORD, BAY CAVOR’LA TANIŞIYOR

Burada, Güney İtalya’nın mavi göğünün altındaki asma yapraklarının gölgesinde yazmaya oturmuşken, Bay Cavor’ın olağanüstü maceralarına kazara da olsa katılmanın şaşkınlığını yaşıyorum. Benim yerimde herhangi biri olabilirdi. Kendimi en ufak huzur kaçırıcı deneyimin ihtimalinden bile uzakta hissettiğim bir dönemde bu maceraların içine düştüm. Dünyanın en sakin yeri olacağını hayal ettiğim içim Lympne’ye gitmiştim. “Burada, biraz huzura ve çalışma şansına erişirim en azından!” diyordum.

Fakat sonra bu kitap ortaya çıktı. Kader insanların küçük planlarının yönünü öyle değiştiriyor ki… Belki de bu noktada, çok yakın bir tarihte başarısız bir ticaret teşebbüsünde bulunduğumdan bahsetmeliyim. Bugün servetimin imkânları içinde otururken bunun adına ne kadar çabaladığımı söylemekten keyif alıyorum. Hatta başıma gelen felaketlere bile bu uğraşımın sebep olduğunu söylemeliyim. Maharetli olduğum konular var diyebilirim ama ticaret bunların arasında değil. Gerçi o günlerde gençtim ve gençliğim meselelere kibirle yaklaşmama neden oluyordu. Yıllar geçti. Hâlâ gencim ama başıma gelenler aklımın gençliğini alıp götürdü. Bir bilgelik katıp katmadığıysa tartışılır.

Niçin Kent’teki Lympne’ye gittiğimin ayrıntılarına girmeye çok da gerek yok. Günümüzde ticaret de büyük riskler barındırıyor. Ben de çeşitli riskler almışım. Bu işler karşılıklı anlayışla olur, Son zamanlarda istemeden epey zarara uğramıştım. Her şeyi satıp savdığımda bile aksi bir alacaklının saldırısına maruz kaldım. Zedelenmiş gururun nasıl berbat bir his olduğunu bilirsiniz belki. Belki de sadece anlarsınız. Peşimi bırakmadı. Sonunda bir kâtip gibi yorucu bir iş yaparak hayatımı idame etmek istemiyorsam bir oyun kaleme almaktan başka çaremin kalmadığını düşünmeye başladım.

Belli bir hayal gücüm vardı ve rahatıma düşkündüm. Kaderime yenik düşmektense güçlü bir mücadele vermeye niyetliydim. O günlerde iyi bir iş adamı olarak yeteneklerime güvenmemin yanı sıra çok iyi bir oyun yazabileceğime de inanıyordum. Sanırım bu az rastlanan bir inanış değil. Böyle zengin olanaklara sahip bir insanın yasal ticari faaliyetler dışında yapabileceği pek bir şeyin olmadığını biliyordum ve büyük ihtimalle düşüncelerimi etkiliyordu bu. Aslında henüz yazılmamış bu oyunu kara günler için saklanan küçük bir kaynak olarak görme alışkanlığı edinmiştim.

İşte o kara gün gelmişti, ben de işe koyuldum. Çok geçmeden oyun yazmanın tahmin ettiğimden daha da vakit alan bir iş olduğunu fark ettim. İlk başta on gün sürer sürmez diye hesaplamıştım. Lympne’ye geldiğimde başımı sokacak bir yerim olmalıydı. O küçük bungalovu bulunca şanslı hissettim. Üç yıllığına orayı kiraladım. İçine birkaç parça eşya yerleştirdim ve oyunu kaleme alırken yemeklerimi kendim yaptım. Yemeklerim Bayan Bond’u şaşırtıyordu.

Anladığınız üzere epey lezzetliydiler. Bir kahve cezvem, yumurta için saplı bir tavam, patates için tencerem, sosisle pastırma için de bir kızartma tavam vardı – konforumu sağlayan basit aletler işte. İnsan her zaman ihtişam içinde yaşayamaz ama sadelik daima erişimi kolay bir seçenektir. Ayrıca on sekiz galonluk bir bira fıçısını ara sıra dolduruyordum ve güvendiğim bir fırıncı her gün eve uğruyordu. Bira Sybaris tarzında değildi ama bundan daha kötü günlerim olmuştu. Gerçekten çok iyi bir adam olan fırıncı için üzülüyordum ama onun için bile umutluydum.

Lympne yalnızlık isteyen birisi için gerçekten biçilmiş kaftan. Köy, Kent’in balçıklı kısmında bulunuyor, bungalovum da eski bir deniz kayalığının kenarındaydı ve denizdeki Romney Marsh düzlüğüne bakıyordu. Yağmurlu havalarda burası neredeyse erişilemez bir yer halini alır; postacının yolun daha ıslak kısımlarından ayağının altına bağladığı tahtalarla geçtiğini duyuyordum bazen. Bunu yaparken onu hiç görmedim ama hayal edebiliyorum. Köyü oluşturan birkaç kulübeyle evlerin kapılarında büyük çalı süpürgeleri asılı durur, bunlarla balçığın en cıvık kısmını silersiniz, bu da size bölgenin yapısı hakkında fikir verecektir.

Geçmişin sönük izleri olmasaydı, bu yerin var olup olmadığından bile şüphe duyardım. Portus Lemanis, İngiltere’nin Eski Roma döneminden kalma büyük bir limanı. Günümüzde deniz dört kilometre uzakta. Dik tepeden aşağıya doğru Roma stilinde yapılmış tuğla yığınları, büyük kaya parçaları var ve bu tepeden aşağıya doğru, yerleri hâla döşeli antik Watling Caddesi kuzeye doğru bir ok gibi uzanıyor. Tepede durur, her şeyi, kürek gemilerini, ordu birliklerini, esirleri, askerleri, kadınları ve tüccarları, benim yatırımcıları, limana giriş çıkışları gürültü yaratan bütün o kalabalığı ve kargaşayı düşünürdüm. Şimdiyse çimenlik bir yamacın üzerinde birkaç parça moloz, bir iki koyun, bir de ben vardım.

Limanın bulunduğu yer uzaktaki Dungeness’i geniş bir kavisle içine alan bataklıkla aynı seviyedeydi ve tek tük ağaç kümeleri, yok olmaya yüz tutmuş Lemanis’in arkasında duran eski ortaçağ kasabalarının kilise kaleleri görünüyordu. Aslında bataklığın bu görüntüsü hayatımda gördüğüm en iyi manzaralardandı. Sanırım Dungeness yaklaşık yirmi dört kilometre uzaktaydı; denizdeki bir sal gibi yatıyordu ve uzakta batı tarafında Hastings yakınında, batan güneşin altındaki tepeler vardı. Bazen yakın ve net, bazen de bulanık ve basık görünüyorlardı, havanın sürekli değişmesi onları görüş açısından çıkarıyordu.

Bataklığın yakındaki tüm tarafları aydınlatılmış, suyolları ve kanallarla birbirine bağlanmıştı.Çalıştığım odanın penceresi bu tepeden ufuk çizgisine bakıyordu ve Cavor’ı da ilk defa bu pencereden gördüm. O sırada oyun metniyle uğraşıyordum. Zihnim yaptığı şeyin güçlüğüne takılmış, doğal olarak da yeterince dikkatimi çekmişti.

Güneş batmıştı, gökyüzünde yeşille sarının hayat dolu dinginliği vardı ve o, tuhaf, küçük karaltısıyla bu görüntünün karşısında belirmişti. Sarsak hareketli, kısa, toplucana, ince bacaklı, kısa bir adamdı; olağanüstü aklını bir kriket şapkasıyla korumayı uygun görmüş, palto, bisikletçi pantolonu ve çorap giymişti. Asla bisiklet kullanmadığı ve kriket oynamadığı halde neden böyle giyindiğini bilmiyorum. Giysileri alakasız biçimde bir araya gelmişti. Elini kolunu oynatıyor, başını sağa sola sallıyor ve vızıldıyordu. Elektrikli bir cihaz gibi vızıldıyordu. Böyle bir vızıltıyı hiç duymamışsınızdır. Sıradışı sesler çıkararak boğazını temizleyip duruyordu.

Yağmur yağmıştı ve yürüyüşünün sarsaklığı patikanın aşırı kayganlığıyla iyice artmıştı. Güneşin tam karşısına geldiğinde  cebinden bir saat çıkarıp duraksadı. Derken çırpınırcasına döndü ve acele acele geriledi. Artık elini kolunu sallamıyordu ama ayaklarının görece büyüklüğünü gösteren büyük adınlarla, elinden geldiği kadarıyla yürüyordu. Hatırlıyorum, yapışkan çamur ayaklarının boyutunu garip şekilde büyütmüştü.

Oradaki konukluğumun ilk günleri, oyun yazma enerjimin zirvede olduğu bir zamandı ve bu olayı can sıkıcı bir dikkat dağıtıcı, beş dakikalık bir vakit kaybı olarak gördüm. Oyun senaryoma döndüm. Ancak, bu manzara ertesi akşam ve bir sonraki akşam, aslında yağmurun yağmadığı her akşam çarpıcı bir dakiklikle tekrarlandı. Yazmaya yoğunlaşmam için hayli çaba sarf etmem gerekmeye başlamıştı.

“Lanet olası adam,” diyordum, “gören de kuklalığı öğrendiğini düşünür!”

Birkaç akşam daha ona oldukça içten küfürler ettim. Sonra kızgınlığım yerini şaşkınlık ve meraka bıraktı. Ne çeşit bir adam böyle bir şey yapardı? On dördüncü akşamda buna daha fazla dayanamadım ve adam görünür görünmez Fransız stilinde yapılmış pencereyi açtım, verandayı geçtim, onun her zaman durduğu noktaya yöneldim. Ben ona doğru yaklaşırken saatini çıkardı. Kızıl kahverengi gözleriyle, tombul kırmızı bir yüzü vardı. Daha önce onu sadece  ışığa karşı görmüştüm.

“Bir saniye bakar mısınız?” dedim o dönerken. Baktı.

“Bir saniye mi,” dedi, “elbette. Fakat benimle daha fazla konuşmak isterseniz, çok bir şey istemiyorum, zaten zamanınız doldu, bana eşlik etmenizin sizin için sakıncası olur mu?”

“Hiç de değil,” dedim yanına gelirken.

“Alışkanlıklarım düzenli, görüşme saatlerim kısıtlıdır.”

“Anladığım kadarıyla egzersiz saatiniz.”

“Evet. Buraya günbatımının tadını çıkarmaya geliyorum.”

“Hayır, onun için gelmiyorsunuz.”

“Efendim?”

“Güneşe hiç bakmadınız.”

“Bakmadım mı?”

“Evet. Sizi on üç gecedir izliyorum. Bir kere bile günbatımını izlemediniz, hem de hiç.”

Kaşlarını bir sorunla karşılaşan biri gibi çatmıştı. “Yani, güneş ışığının, havanın tadını çıkarıyorum. Şu kapıdan geçerek yola devam ediyorum ve…” Kafasını arkaya doğru çevirdi. “Dolaşıyorum.”

“Hayır. Hiç öyle yapmıyorsunuz. Hepsi saçmalık. Orada yol yok. Bu gece de oraya gitmediniz mesela…”

“Ah bu gece! Bir düşüneyim. Hımm! Az evvel saatime bakmıştım. Dışarı çıktığımdan beri yarım saat üç dakika geçmiş. Gezinti için vaktim olmadığını düşündüm, geri döndüm…”

“Bunu hep yapıyorsunuz.”

Bana düşünceli düşünceli baktı, “Şimdi düşündüm de belki de öyledir ama siz bana ne demek istiyorsunuz?”

“Bunu neden yapıyorsunuz?”

“Bunu mu?”

“Evet. Bunu neden yapıyorsunuz? Her gece gelip gürültü çıkarıyor…”

“Gürültü mü çıkarıyorum?”

“Bunun gibi.” Vızıltı sesini taklit ettim. Beni izledi. Çıkardığım vızıltıdan nefret ettiği açıktı.

“Böyle mi yapıyorum?” diye sordu.

“Her kahrolası akşam.”

“Hiç fark etmemişim.” Ölü gibi durdu. Bana ciddi bir yüz ifadesiyle baktı. “Böyle bir alışkanlık edinmiş olabilir miyim?”

“Ee, öyle görünüyor, değil mi?”

Alt dudağını başparmağıyla işaret parmağı arasına alarak aşağı doğru çekti. Ayaklarının üstündeki çamurlu su birikintisine baktı.

“Zihnim çok meşgul,” dedi. “Siz de bunun nedenini bilmek istiyorsunuz! Evet, bayım, sizi temin ederim bu vızıltıyı neden yaptığımı bilmediğim gibi yaptığımın da farkında değildim. Düşündüm de, diyelim ki tam da söylediğiniz gibi şu alanın ötesine hiç geçmedim… Çıkardığım sesler sizi kızdırıyor mu?”

Her nedense ona acımaya başlamıştım. “Kızmıyorum,” dedim. “Ama bir oyun yazdığınızı düşünün.”

“Düşünemem.”

“O halde odaklanmanızı gerektiren bir şey düşünün.”

“Ha!” dedi. “Elbette.” Ve düşünüp taşındı. Yüzüne öyle sıkıntılı bir ifade yerleşmişti ki ona daha da acıdım. Sonuçta kamuya açık bir yürüyüş yolunda tanımadığınız bir adamın neden gürültü yaptığını sormanın saldırgan bir tarafı vardır.

“Anladığınız gibi,” dedi zayıf bir sesle, “bir alışkanlık olmuş bu.”

*Evet, anladım o kadarını.”

“Buna bir son vermeliyim.”

“Ama elinizden gelmiyorsa önemli değil. Hem benim de bir işim yok, serbest bir çalışma yapıyorum.”

“Hiç de değil bayım,” dedi. “Hiç de değil. Size çok müteşekkirim. Kendimi bu tür şeylere karşı korumalıyım. Başaracağım. Sizi bir kez daha rahatsız edebilir miyim? Nasıl bir sesti?”

“Şöyle bir şeydi,” dedim. “Zııızzzz, zıızzzz. Ama gerçekten, bilirsini…”

“Size çok minnettarım. Aslında bazen tuhaf bir şekilde dalgınlaşıyorum. Çok haklısınız efendim. Gerçekten haklısınız. Size gerçekten müteşekkirim. Bu yaptığım şeye bir son vermeliyim. Çoktan son vermem gereken bir şey için sizi de yordum.”

“Umarım sabırsızlığım…”

“Yok, yok hiç önemli değil.”

Bir an için birbirimize baktık. Şapkamı salladım ve ona iyi akşamlar diledim. Sallanarak karşılık verdi, ikimiz de kendi yolumuza gittik.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın