Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Bir Zamanlar Dünya” – Yusuf Kudsi Koç

Bir Zamanlar Dünya

Yazar: Yusuf Kudsi Koç
Sayfa Sayısı : 300
Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık – Mayıs 2020

Merkez Gözetim Binasının Gözü üzerinizde olsun.

“168 saat 00 dakika 00 saniye…”
Bu zaman, bir sayaç üzerinde geldi.
Bir elçiyle beraber.
Uzayın derinliklerinden gelen bir elçi.
Yapay zekâ, dünyamızı ele geçirdikten hemen sonra…

Getirildiği gün insanların içine büyük bir korku saldı. Hatta sadece insanların değil, duygu sahibi olan robotların ve de onların en yücesi, her şeyi gören, gözeten “Yüce Gözetmen”in bile…
Fakat yıllar boyunca hiçbir değişim olmadı bu sayaçta ve zamanla unutuldu.
Yüce Gözetmen’in Anayasası ve üç temel kuralına uyduğunuz sürece o normal, basit, anlamsız hayatınıza devam edebilirsiniz:
1- Her insanın veya yarı insanın QR+ koduna sahip olması gerekiyor. Bu QR+ kodların görünür bir şekilde olması sizin yararınıza olacaktır. QR+ kodların görünmemesi durumunda Merkez Gözetim Binası Polisi tarafından durdurulup sorguya çekilebilirsiniz, eğer QR+ kodunuz yoksa tutuklanırsınız.

2- Hiçbir insan veya yarı insan herhangi bir robota zarar veremez. Zarar vermesi durumunda haklı olsun veya olmasın suçlu sayılır ve gözaltına alınır.

3- Her insan veya yarı insan en fazla bir çocuğa sahip olabilir. İkinci çocuğu dünyaya getirdikleri an, tüm aile Merkez Gözetim Binası Avcıları tarafından avlanır ve imha edilir.
Kurallara uyun, hayatta kalın.
Yüce Gözetmen’e Güveniriz.

Ön Okuma

Korku korur,
Korku yönetir,
Korku yok eder,
Korku zayıflıktır,
Korkunla yüzleş ve kendini özgürleştir…

Bölüm 1

KISIM 1 Tarih – 1. Bölüm – Dünya’ya Hoş geldin

Aslında günümüz dünyasında yaşamına devam etmen o kadar da zor değil. Yani Hope City’de yaşamadığın sürece. Eğer gözlerini Hope City’de açtıysan veya aldığın yanlış kararlar yüzünden oraya sürüldüysen o durumda Tanrı yardımcın olsun. Burada olanları düşününce… Belki de orada yaşamak nimettir. Düşünmek suçtur ama zaten çoktan bu yola düştüm, ölümüme çok kalmadı, en azından ölmeden önce insanlık uğruna bir şeyler yapayım. Dünyada hayatta kalmak için uyman gereken üç kural var, evet, sadece üç temel kural.

Bu kuralları çiğnemediğin sürece normal, sıkıcı ve anlamsız hayatına olduğu gibi devam edebilirsin, tabii ki Anayasada yazılan yasaların dışına da çıkmaman gerekiyor. Ama o yasalar herkes için geçerli. Üç temel kural ise sadece insanlar ve yarı-insanlar için. Bu kuralları adın gibi ezberle hatta adını unut ama bu üç temel kuralı unutma ve hayatının bir parçası yap, hayatının merkezine koy ve yaşamını onun etrafında şekillendir. Bu kuralları merak ettiğini biliyorum. Hemen sana Yeni Amerika’nın tüm şehirlerinde bulunan ve aynı zamanda bilinen son basılı kitabın yani Turist El Kitabı’nın ilk sayfasında yazanları size alıntılayayım.

Hope City Turist El Kitabı:

Umutlar şehri, Hope City’ye hoşgeldiniz. İyi bir tatil geçirmek için;

1- Her insan veya yarı-insanın QR+ koduna sahip olması gerekiyor. Bu QR+ kodların görünür bir şekilde olması sizin yararınıza olacaktır. QR+ kodların görünmemesi durumunda Merkez Gözetim Binası polisi tarafından durdurulup sorguya çekilebilirsiniz, eğer QR+ kodunuz yoksa tutuklanırsınız.

2- Hiçbir insan veya yarı-insan her hangi bir robota zarar veremez. Zarar vermesi durumunda haklı olsun veya olmasın, suçlu sayılır ve gözaltına alınır.

3- Her insan veya yarı insan en fazla bir çocuğa sahip olabilir. İkinci çocuğu dünyaya getirdikleri an, tüm aile Merkez Gözetim Binası avcıları tarafından avlanır ve imha edilir.

Kurallara uyun, hayatta kalın.

Merkez Gözetim Binasının Gözü Üzerinizde Olsun.

Tabii ki bu kurallar sadece Hope City’ye ya da sadece Yeni Amerika’ya ait kurallar değil. Robotlar kontrolünde olan tüm ülkelerde aynı kurallar geçerliydi. Yani tüm dünyada. Bir şehir hariç, Eski adıyla Hawaii olan Einar şehri. -Tek savaşan anlamına gelen.- Hope City, kalbimde ayrı bir yer barındırdığı için o kitaptan alıntı yapmak istedim. Bu kurallar, her sabah Merkez Gözetim Binasının yayımladığı programla tüm halka hatırlatılıyor. Akabinde halk, Anayasanın en azından bir bölümünü okur, sonrasında günlerine başlarlar. Bunu severek ve isteyerek yaparlar. Bu sabah programı, sadece Merkez Gözetim Binasının tamamen kontrolünde olan illerde gösteriliyordu.

Hope City’de yaşayanlar, böyle bir düzenlemenin olduğundan bile haberdar değillerdi ama üç temel kuralı herkes bilirdi. Bilmek zorundaydı. Merkez Gözetim Binasının tamamen orayı kontrol etmemesi, orayı izlemediği anlamına gelmiyordu. Merkez Gözetim Binasının gözü her zaman herkesin üzerinde, herkesi izliyorlar. Seni bile. Robotlar ayaklanıp dünyayı ele geçirmelerinin ardından bu kurallar onlar tarafından yazıldı, Anayasa bizzat Yüce Gözetmen tarafından yazıldı, insanlar da bu kurallara ve Anayasaya itaat etmek zorunda bırakıldı. Aksi takdirde insan ırkının sonu gelecekti ve dünyayı robotlara bırakmış olacaklardı. İnsanların asırlar boyunca kanıtladığı bir şey varsa o da inatçı olduklarıydı ve bu dünyayı robotlara bırakmaya hiç de niyetli değillerdi zaten robotlar da insan ırkını yeryüzünden silmek istemiyorlardı çünkü onların da insanlara ihtiyaçları vardı.

Bazı insanlar hâlâ birinin bir gün robotları yok edip tekrar eskisi gibi insanların besin zinciri piramidinin tepesine çıkacaklarına inanıyorlardı. Tekrar dünyadaki üstün ırk olacaklarına dair umutları vardı. Bu umutları yeni bir Mesih’in geleceğini anlatan efsaneler tarafından beslenmesine rağmen böyle bir şeyin pek de mümkün olduğunu söyleyemem. Bu tarz inançlar sadece Merkez Gözetim Binasının tam kontrol etmediği yerlerde var çünkü Merkez Gözetim Binasının kontrolü altında olan yerlerin inandığı tek şey, Yüce Gözetmen ve onun Anayasasıydı. Zaten dediğim gibi yeni Mesih’in geleceğini anlatan hikâyeler, sadece efsanelerden ibaretti ama bu efsaneler sayesinde Hope City gibi şehirlerde yaşayan insanların kalbine umut kıvılcımı ateşliyordu; bu kıvılcım da hayatlarındaki tüm sorunlara rağmen devam etmelerine yardımcı oluyordu.

Diğer şehirlerin aksine Hope City’nin Turist El Kitabı’nın sayfaları turistlik alanlar, görülmesi gerekilen yerler, yapılması gereken şeyler, tadılması gerekilen yemekler ve bunun benzeri bilgilerle dolu olması gerekirken. Bu şehirde soyulmadan, hastalanmadan ve ölmeden nasıl çıkabilirsin bilgilerini içeren bir el kitabıydı. Genelde el kitabının son sayfasında tehlikeli bölgelerin işaretli olduğu büyük bir harita bulunur. Hope City’nin kitapçığına her baktığımda komiğime giden nokta, Kantona hariç haritanın tümünün işaretli olmasıydı. Sonuçta buraya boşuna halk arasında Yeni Amerika’nın cehennemi demiyorlardı.

Tarihçi Prof. Ulysses Del Santo’nun notlarından.

2

Her zamanki gibi karanlık ve yağmurlu bir sabahtı, arada bir çarpan şimşekler gökyüzünü aydınlatıyor, atom bombası gibi patlayan gök gürültüsüyse insanların kalbini korkuyla dolduruyordu. “Bu lanet gökyüzü her zaman karanlık, en son güneşi ne zaman gördüğümü bile hatırlamıyorum artık!” diye isyan etti sokaktaki yaşlı adam.

Çocukken güneşli günlerde ailemle parka giderdim. Artık ne ailem kaldı ne de güneş. Fabrikalardan çıkan duman gökyüzünü olduğundan da daha karanlık hâle getiriyordu. Sanayi bölgesi, başkentin en karanlık mıntıkası olarak bilinir. Sokağın ortasında tek başına haykıran yaşlı adamı duyan bir grup çocuk, onun yanına yaklaşıp “Güneşi bize anlatır mısın?” diye bir ricada bulundular.

Son otuz yıldır insanlar o kadar az güneşi görmüşlerdi ki artık neye benzediğini veya nasıl hissettirdiğini unutmaya başlamışlardı. Yeni doğan çocuklarsa güneşin ne olduğunu bile bilmiyorlardı. Son on-on beş yıldır Yeni Amerika’yı sabah akşam aydınlatan tek şey, neon ışıklı ilan panoları ve sokak lambalarıydı. Yine de sanayi bölgesinde yaşayanlar Nâkotne’nin sınırları içinde olduklarından dolayı şanslılardı. Yeni Amerika’nın diğer şehirlerinin aksine burada nadiren olsa da bulutların ve fabrika dumanlarının arasından sızan güneş ışınlarını görebiliyorlardı ve hafif turunculaşan bulutlar onlara güneşi hatırlatıyordu.

‘Güneş,’ dedikten sonra gökyüzüne dalgın bakışlarla kısa süreliğine baktı yaşlı adam, “güneş o kadar büyük ki çok uzakta olmasına rağmen dünyadan bile bakınca kocaman gözükürdü. Güneş o kadar sıcak ki kilometrelerce uzakta olmasına rağmen tüm dünyayı ısıtabiliyordu. Güneş o kadar güzel ki ulaşamayacağımız bir yerde olmasına rağmen gözleri kamaştırıyordu.’

Yaşlı adamın etrafındaki çocuklar ilk defa güneşin böyle tasvir edildiğini duymuşlardı, daha önce bazı arkadaşları güneşi gördüklerini iddia ettiklerinde onu sadece gökyüzünde asılı olan ışıklı top olarak anlatmışlardı. Bu da onları hiç heyecanlandırmamıştı ama yaşlı adamı dinledikten sonra artık güneşi oldukça merak ediyorlardı.

Çocuklardan biri masumca “Peki, onu bir daha göreceğimize inanıyor musun?” diye sorunca yaşlı adam, efkârlı bir şekilde havanın kirliliğinden gri rengini almış sakalını kaşımaya başladı.

Tüm çocukların cevap beklercesine ona baktığı fark edince iç çekip “Umarım. diye yanıt verdi, dediğine inanmayarak.

Yaşlı adam ve bir grup gencin sohbeti gökyüzünden yavaşça dikey bir şekilde inen arabanın gelmesiyle yarıda kesildi. Yerden otuz santim yüksekliğe ulaştığında aracın motoru söndü ama hâlâ havada süzülmeye devam etti. Arabanın kapıları bir şahin kanadı gibi yukarı doğru yükselerek açıldı ve içinden saçları gibi siyah deri trençkot giyen bir yabancı çıktı. Sağ eliyle, hafif uzamış kirli sakalını kaşıdıktan sonra sol elinde tuttuğu sigaradan bir kere çekip yere attı. İnsanlar elektronik sigaraya geçmelerine rağmen hâlâ bazıları bu yabancı gibi sarma sigarayı tüketmeyi tercih ediyordu, oldukça pahalı olduğundan bu tür sigarayı sadece üst sınıflar tüketebiliyordu. Yabancı, elektronik sigarayı gerçek sigaranın verdiği zevki vermediği için tercih ederken diğer insanlar sadece zor bulunduğu için tercih ediyorlardı.

Ellerinde tuttukları silindir kâğıt parçası, gittikleri partilerde daha havalı gözükmelerini sağlıyordu. En azından onlar öyle sanıyordu. Giydiği siyah botla sigarayı ezerek söndürdükten sonra koyu kahverengi gözleriyle ona korkuyla bakan çocukları taradı. Adamın boynunda özgürce sallanan kolyeyi gören gençlerin yabancıya korkuyla bakması oldukça normaldi. Sonuçta kolyenin ucundaki asılı piramitten yabancının nereden geldiğini ve ne işle uğraştığını çok iyi biliyorlardı. O piramidi görüp de bunu anlamayan kimse yoktu. Adam ağır, karizmatik adımlarla çocukların yanına yaklaştı.

Çocuklardan biri titreyerek “Sen… Sen oradan geliyorsun.” dedi.

“Ve… Ve sen…Sen…’

“Avcısın.’ diye çocuğu tamamladı yaşlı adam. Kelimeyi söylerken ses tonu nefret doluydu.

İnsanlar normalde onu gördüğünde direkt kaçıp saklanırlardı. Nadiren olsa da bu genç çocuklar gibiler kaçmak yerine ona bir ünlü görmüşcesine muamele ediyorlardı hatta daha da yüceltiyorlardı. Bu da onu sevindiriyordu ama buna rağmen yabancı, çocuğun tepkisine karşı soğukkanlılığını korudu. Bunu her zaman yaşıyormuş gibi davranarak havalı bir şekilde yanlarında durdu.

“Duyduğuma göre bu binada yeni doğum yapan biri varmış. Hangi katta olduğunu biliyor musunuz?” dedi, sesini olduğundan daha da kalınlaştırmaya ve karizmalaştırmaya çalışarak.

Bu taktiği sorgulamaya çalıştığı herkese uyguluyordu, bazılarını ürpertse de çoğunlukla işe yaramıyordu. Çünkü bir zamanlar kalın ses tonuna sahip olmak bir ayrıcalıkken şimdi isteyen az para karşılığında ses tellerine ses kalınlaştırıcı takabiliyorlardı.

Aynı çocuk titreyerek “En… En üst katta.” dedi.

Arkadaşları o konuştuktan sonra ona susması için kafasına bir şaplak patlattılar. Ama çocuk karşısındaki avcıya yardım ettiği için mutlu ve gururluydu.

Ailesi çocuğa her zaman “Unutma evladım, Merkez Gözetim Binası bizi izliyor, bu yüzden her zaman kurallara uy ve eğer Yüce Gözetmen seni bir gün ödüllendirip onlara yardım etme fırsatı verirse sakın bu fırsatı kaçırma.” düşüncesiyle büyütmüşlerdi. Biraz sonra olacaklar onun umurunda değildi, açıkçası çocuk, onun başına gelmeyen hiçbir sorunu umursamıyordu, Merkez Gözetim Binasına yardımcı olabildiği için oldukça mutluydu, hemen eve koşup ailesine yaşadıklarını anlatmak istiyordu.

Adam bir şey demeden kapıya doğru yöneldi. Arkasından yaşlı adam “Hain.” diye tanımadığı yabancıya olan nefretini belli etti. Evet, yaşlı adam yabancıyı tanımıyordu ama herkes gibi o da gelen yabancının hangi sebepten dolayı gönderildiğini iyi biliyordu. Yaşlı adam söyledikleri yüzünden başının belaya gireceğini bilmesine rağmen buna aldırmadı, çok yaşlanmıştı, kimsesi kalmamıştı artık ölmek istiyordu ve eğer ölecekse böyle ölmeyi yatakta uyurken ölmeye tercih ediyordu.

Merkez Gözetim Binasının hükmü Yeni Amerika’nın merkezinden uzaklaştıkça zayıflıyordu ama yine de kimse Merkez Gözetim Binasına karşı gelmeye cüret edemiyordu. Sanayi bölgesi Nâkotne şehrinin halkaları arasında en uzak mıntıka olduğundan Merkez Gözetim Binasının izinden gitmeyen birçok insan vardı, bu insanların sayısı gün geçtikçe azalsa da Devrimciler bu azalmayı önlemek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Avcı, eski binanın kapısının önünde birkaç saniye bekledikten sonra içeri girdi. Yaşlı adamı dövüp bir daha ağzını açmamasını sağlayabilirdi ama bir görev için buradaydı ve başka şeylere harcayacak zamanı yoktu. Zaten kameralar yaşlı adamın dediğini yakalamıştı ve Merkez Gözetim Binasının polisleri birazdan onu tutuklayıp işkence etmek için geleceklerdi ve bir daha kimse bu yaşlı adamı görmeyecekti.

Binanın içi de dışı gibi eskiydi, arabayla çıktığınız uzun yolculuklardaki mola yerlerinin hiç temizlenmeyen tuvaletleri gibi kokuyordu. Sanayi bölgesinde yeni veya temiz bir bina bulmak oldukça zordu. Sanayi bölgesi Nâkotne’nin sınırları içinde sayılmasına rağmen şehir merkezinden oldukça uzaktı. Nâkotne’nin merkeziyle diğer halkalarını ayıran elli katı aşkın gökdelen bina uzunluğunda duvarla sarılıydı. Yukarıdan bakıldığında soğan halkalarını andırıyordu. Nâkotne, bu halkanın çekirdeği, sanayi bölgesiyse dış kabuğu. Sanayi bölgesinde yaşayan hiç kimse elini kollunu sallayarak Nâkotne’nin merkezine gidemezdi. Aslında hiç kimse bir halkadan diğerine elini kolunu sallayarak geçemezdi. Bu sınır duvarları birçok noktasında kontrol noktaları mevcuttu, Merkez Gözetim Binası bu bölgede yaşayanları şehir merkezi halkından tutabildiği kadar ayrı tutmak istiyor ama yine de bu sanayi bölgesine ihtiyacı olduğundan Nâkotne’nin sınırları içinde tutuyordu. Hope City yerine Nâkotne şehrinin sınırları içinde bulunduklarına şükretmeleri gerekiyor. Şehir merkezini ve sanayi bölgesini ayıran duvarın bir buçuk katı kadar başka bir duvar Nâkotne şehrinin etrafında bulunuyordu.

Sanayi bölgesinden çıkan fabrika dumanlarını Nâkotne’nin merkezine girmemesi için duvarlar da özel havalandırma sistemi bulunuyordu, bu sistem sayesinde fabrikalardan çıkan zehirli duman ters yöne yöneltiliyordu. Sanayi bölgesinden gelen duman çekirdeğe gelene kadar gözle görülmeyecek kadar ince bir tabaka olmasına rağmen Merkez Gözetim Binası buna karşı bu sistemi kurmuştu ve böylece çekirdek hariç diğer tüm halkalar bu dumandan etkileniyordu. Sanayi bölgesinde konaklayan robot bulmanız oldukça zordu ama burada bulunmadıkları, burayı gözetlemedikleri anlamına gelmiyordu. Her bölgede olduğu gibi bunun gibi bölgelerin de dört bir yanı kameralarla sarılıydı ve herkesin ne yaptığı Merkez Gözetim Binası tarafından gözetleniyordu. Yabancı binanın cırtlayan merdivenlerini kullanırken üst kata çıktı onu gören bina sakinleri direkt dairelerinin içine kaçıp saklandılar.

En üst kata ulaştığında etrafta kimseler yoktu. Sanırım her zamanki gibi beni uğraştıracaklar. diye düşündü, kısa koridorda ağır ağır ve gardını almışcasına yürürken. Koridorun en sonundaki sağ daireden ağlama sesi geliyordu. Yabancı biraz odaklandıktan sonra ağlayanın bir bebek olduğunu fark etti ve o daireye doğru ilerledi. Daireye ulaştığında trençkotunun altında sakladığı iki silahı çıkarttı.

Önce kapıyı silahıyla nazikçe tıklattı. “Teslim olursanız bu işi acısız halledebiliriz.” dedi. Kısa süre bekledikten sonra tekrar tıklatırken “Bu ikinci ve son uyarım, eğer kapıyı açarsanız imha işleminiz acısız olacak” dedi.

İçerideki bebek sesi kesilince “Peki, demek zor yolu seçiyorsunuz.” deyip yapay metal bacağıyla güçlü bir tekme atarak kapıyı yerinden uçurdu.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar