Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Uzun Dünya Serisi” – Terry Pratchett – Stephen Baxter

Uzun Dünya 1. Kitap

Yazar: Terry Pratchett – Stephen Baxter
Orijinal Adı: The Long Earth
Çevirmen : Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı : 424
İthaki Yayınları – 1. Baskı 2014 – 2. Baskı Kasım 2019

Genel İnceleme Puanı

Bilimkurgunun iki ustası Terry Pratchett ve Stephen Baxter yeni bir roman için bir araya gelip bize şu soruyu sordu:

Dünya’daki kaynaklar kısıtlı olmasaydı, insanlık nasıl gelişirdi?

Paralel dünyalar arasında yolculuk yapılmasını sağlayan “adımlayıcı”nın icadıyla, asırlardır yalnız olduğu düşünülen Dünya ve insanlık için yeni bir dönem başlamıştır. Ne kadar çok kullanılırsa o kadar çok yeni dünyanın keşfedilmesini sağlayan bu aygıt, insanlığa sonsuz ihtimaller sunar. Doğuştan “Adımlayıcı” olanlarınsa buna ihtiyacı yoktur.

Evrimin farklı bir yol izlemesi, dinozorların hayatta olması, homo sapienslerin var olmaması gibi “küçük” ayrıntılar göz ardı edildiğinde, yan yana sıralanan her Dünya birbiriyle aynıdır.

New York Times çok satarı Uzun Dünya, gerçek anlamıyla “başka dünyaları” mümkün kılıyor. Sizi bekleyen dünyalar var; yeter ki küçük bir adım atın…

Ön Okuma

1

Ormandaki bir açıklıkta:

Er Percy kuş cıvıltıları arasında uyandı. Silahlar yüzünden kuş cıvıltısı duymaya uzun zaman olmuştu. Bir müddet huzur verici sessizlikte uzanmakla yetindi. Seyyar döşeği yerine nemli fakat hoş kokulu çimenlerde yatıyor olması, beyin sarsıntısı geçirdiği için onu biraz endişelendiriyordu. Az öncesine kadar bulunduğu yerde pek fazla hoş bir kokuya rastlamak mümkün değildi. Barut, kızgın yağ, yanık et ve yıkanmamış adamların leş kokusu: İşte Percy, bunlara alışkındı. Er Percy ölüp ölmediğini merak etti. Ne de olsa dehşet verici bir bombardımana maruz kalmıştı.

Eh, öldüyse bile onca gürültünün, çığlığın ve çamurun ardından böyle bir cennete hiç itirazı yoktu. Hem cennette olmasaydı, çavuşu ona tekmeyi basar, kolundan tutup ayağa kaldırır, üstünü başını kontrol eder ve bir fincan çay içip iki lokma bir şey yemesi için yemekhaneye yollardı. Fakat ortada ne çavuş ne de ağaçlardan gelen kuş cıvıltıları dışında herhangi bir ses vardı. Şafağın ilk ışıkları gökyüzüne karışırken Er Percy’nin aklından merakla şu düşünce geçti:

“Ne ağacı?”

Bombardımanlarla paramparça olmamış, yaprakları eksiksiz ağaçlar bir yana hayal meyal ağaca benzer bir ağaç görmeyeli ne kadar zaman geçmişti? Ama şimdi ağaçlarla, hem de bir orman dolusu ağaçla karşı karşıyaydı. Pratik zekâlı ve sistematik bir delikanlı olan Er Percy, sonunda bu rüyada kendisini asla öldürmeye kalkışmamış ağaçlara bakarak endişelenmemeye karar verdi. Tekrar yere uzandı ve bir süreliğine içi geçi. Gözlerini açtığında ortalık günlük güneşlikti ve Percy susamıştı.

Etraf aydınlıktı ama nerede olduğu konusunda hiçbir fikri yoktu. Eh, herhalde Fransa’daydı. Percy’i bayıltan top mermisi onu fazla uzağa fırlamış olamazdı. İyi ama orman da nereden çıkmıştı? Üstelik burada silahların gümbürtüsü ve insanların çığlıkları gibi Fransa’nın geleneksel seslerinden de eser yoktu. Tüm bunlar tam bir muammaydı. Ve Percy bir yudum su için yanıp tutuşuyordu.

Kuşların dadandığı o ruhani sessizliğin arasında endişelerini eski püskü asker heybesinden geriye kalan şeyin içine dolduran Percy, şarkıda biraz doğruluk payı olduğunu düşündü: Endişelenmenin kime ne faydası vardı? insanların sabah çiyi gibi buhar olup uçtuklarını gördükten sonra endişe etmeye sahiden de değmezdi. Fakat Percy ayağa kalkarken sol bacak kemiğinin içinde o tanıdık acıyı hissetti. Ona kamuflajlı oğlanların arasında kıyak bir görev yeri ile asker heybesindeki ezik büzük bir boya kutusu vermiş olan yaranın kalıntısı hâlâ yerli yerindeydi ve Percy’yi eve göndermeye yetmemişti.

Bacağı hala ağrıdığına göre bu bir rüya olamazdı!

Ama Percy’nin önceden bulunduğu yerde olmadığı da kesindi. Diğer yönlere kıyasla daha az ağacın bulunduğu benzer bir yönde yürürken aman vermez bir düşünce zihnini doldurdu. Neden şarkı söyledik? Aklımızı mı kaçırdık? Ne halt ettiğimizi sanıyorduk? Her yer kollarla ve bacaklarla doluyken, insanlar gözümüzün önünde etten ve kemikten bir bulut halinde darmadağın olurken biz kalkıp şarkı söyledik!

Amma da büyük bir budalalık ettik!

Er Percy yanım saatin sonunda bir bayırda aşağı inerek sığ bir vadideki dereye ulaştı. Su biraz tuzlu olsa da Percy suyu bir at yalağından içmeye bile hazırdı; hem de bir atla yan yana. Bir nehirle birleşene kadar o dereyi takip eti. Nehir henüz pek geniş değilse de Er Percy taşra çocuğuydu ve nehir kıyısının altlarında karavideler olduğunu biliyordu. Ve bahsi geçen o karavideler yarım saat içinde çıtır çıtır kızarıyordu.

Percy daha önce hiç bu kadar irilerini ve sulularını görmemişti! Hem de bu kadar çok sayıda! Dal parçalarına geçirdiği avlarını alelacele yaktığı bir ateşin üstünde döndüre döndüre pişirerek ve onları elleriyle parçalayarak karnı ağrıyana kadar yedi. Sonra aklında yeni bir düşünce belirdi. Belki de gerçekten ölüp cennete gitmişimdir. Ve bu kadarı bana yeter de artar bile. Çünkü Tanrım, cehennemi yeterince gördüm.

Er Percy o gece heybesini yastık yaparak nehrin yanındaki bir açıklıkta uzandı. Gökyüzünde hayatında hiç görmediği kadar parlak yıldızlar belirirken “Dertlerini Eski Heybene Kaldır” şarkısını söylemeye başladı. Şarkı bitmeden önce sesi kesildi ve derin bir uykuya daldı.

Gün ışığı tekrar yüzüne değerken Percy uyandı, zihninin açılması için biraz bekledi ve doğrulup oturdu, sonra da üstüne çevrili sakin bakışlar karşısında bir heykel misali donup kaldı. Arka arkaya dizili bir şekilde kendisini seyreden adamların sayısı bir düzineyi buluyordu.

Bunlar kimdi? Neydi? Biraz ayıya benzeseler de suratları ayı suratı değildi. Aslında biraz maymunu andırdıkları da söylenebilirdi ama daha şişmandılar. Üstelik uysalca bakmaktan başka bir şey de yapmıyorlardı. Herhalde Fransız olamazlardı, değil mi?

Percy yine de Fransızca konuşmayı denedi.

“Parley buffon say?”

Adamlar ona boş gözlerle baktılar. O sessizlikte kendisinden daha fazlasının beklendiğini düşünen Percy genzini temizledi ve bir kez daha “Dertlerini Kaldır” şarkısına başladı. Şarkısı bitene kadar adamlar onu pür dikkat dinlediler. Ardından aralarında bakıştılar. Sonunda bir tür anlaşmaya varmışlar gibi içlerinden biri öne çıktı ve mükemmel bir tonda şarkıyı tekrar etmeye başladı. Er Percy büyük bir şaşkınlıkla ona kulak verdi.

Ve bir asır sonra:

Tek tük meşe ağaçlarının yer aldığı çayır düz, yeşil ve gürdü. Tepedeki gökyüzü öyle bir mekâna yakışır biçimde masmaviydi. Ufukta bulutların gölgesini andıran bir kıpır mevcuttu ve koca bir hayvan sürüsü hareket halindeydi. Bir tür iç geçirme, uzun uzun verilen bir nefes duyuldu. Yeteri kadar yakında bulunan bir gözlemci, teni okşayan bir esintinin fısıltısını işitebilirdi.

Çimenlerde bir kadın yatıyordu.

Kadının adı Maria Valiente’ydi. Üzerinde en sevdiği tiftik kazağı vardı. Yalnızca on beş yaşında olmasına rağmen hamileydi ve bebek geliyordu. Doğum sancıları kadının sıska bedenini titretiyordu. Az öncesine kadar doğumdan mı, yoksa Maria’nın annesinden kalan tek yadigâr maymunlu bileziğe günah olduğunu söyleyip el koyan Rahibe Stephanie’den mi daha çok korktuğundan emin değildi.

Şimdiyse bu. Sıvası nikotin lekeleriyle kaplı tavanın olması gereken yerde gökyüzü; yıpranmış halıların olması gereken yerde ise çimenler ve ağaçlar vardı. Her şey yanlıştı. Burası da neresiydi? Burası hâlâ Madison muydu? Maria buraya nasıl gelebilirdi?

Ama bunların hiçbiri önem taşımıyordu. Bedeni yine acıyla dolan Maria bebeğin geldiğini hissetti. Ona yardım edecek hiç kimse yoktu, Rahibe Stephanie bile. Marta gözlerini kapadı, çığlık attı ve ıkındı. Bebek çimenlerin üstüne düştü. Maria plasentanın da çıkması için beklemesi gerektiğini biliyordu. İş bittiğinde bacakları arasında sıcak bir yığın ve yapış yapış, kanlı dokuyla kaplı bir bebek vardı. Bebek —oğlan— ağzını açtı ve tiz bir sesle ağlamaya başladı.

Uzaklardan gök gürültüsünü andıran bir ses geldi. Hayvanat bahçesinde duyacağınız türden, bir aslanınki gibi bir kükremeydi. Maria bu sefer korkuyla çığlık attı.

“Bir aslan mı?”

Bir düğmeye basılmış gibi çığlık kesiliverdi. Maria gitmişti. Bebek yalnız kalmıştı.

Bebeğin içine akan ve onunla sonu gelmeyen bir sesle konuşan evren dışında yapayalnızdı. Hepsinin arkasında bir Sessizlik yatıyordu. Bebeğin ağlayışı bir şırıltı halini aldı. Sessizlik huzur vericiydi. Bir tür iç geçirme, uzun uzun verilen bir nefes duyuldu. Maria yeşil çimenlerin üstüne ve mavi göğün altına döndü.

Genç kadın doğrulup oturdu ve panik içerisinde etrafa bakındı. Yüzü kal gibi olmuştu; çok kan kaybediyordu. Fakat bebeği buradaydı. Maria plasentayla beraber henüz göbek bağını bile kesmediği bebeği aldı, onu tiftik kazağına sardı ve kollarını ona kundak yaptı. Oğlanın yüzü nedense çok sakindi. Maria onu kaybettiğini düşündü.

“Joshua,” dedi. “Adın Joshua Valiente.” Hafif bir pat sesiyle beraber ikisi de gözden kayboldu.

Kurumakta olan kan ve vücut sıvısı birikintisinin, çimenlerin ve de göğün dışında çayırda hiçbir şey kalmadı. Kan kokusu, çok yakında dikkatleri oraya çekecekti.

Ve uzun zaman önce bir gölge kadar yakın bir dünyada:

Kuzey Amerika’nın çok farklı bir versiyonu, devasa, karayla çevrili, tuzlu bir deniz barındırıyordu. Bu deniz mikrobik yaşamla kaynıyordu. Tüm bu yaşam tek ve muazzam bir organizmaya hizmet ediyordu. Ve bu dünyada, bulutlu bir gökyüzünün altında o bulanık denizin tamamı tek bir düşünceyle çalkalanıyordu.

Ben…

Bu düşünceyi bir başkası takip ediyordu.

Hangi amaçla?

2

Modern görünümlü bir meşrubat makinesinin yanındaki bank son derece konforluydu. Joshua Valiente bugünlerde rahatlığa pek de alışkın değildi. Mobilyalarıyla ve halılarıyla dünyaya bir tür sükunet bindiren binaların içinde bulunmanın yarattığı o mayışıklık hissine de oldukça yabancıydı. Lüks bankın yanında kuşe kâğıda basılmış dergilerden oluşan bir yığın vardı ama Joshua’nın parlak kağıtlarla da arası pek iyi sayılmazdı. Ya kitaplar? Kitaplara bir itirazı yoktu. Joshua kitaplardan hoşlanırdı; özellikle de ciltsiz olanlardan. O hafif ve taşınması kolay kitapları daha sonra tekrar okumak istemeseniz bile nispeten ince ve yumuşak kâğıtlar için daima bir kullanım alanı bulunurdu.

Normalde yapacak hiçbir şey olmadığı zaman Joshua durup Sessizliği dinlerdi. Sessizlik burada güç bela hissediliyordu. Gündelik dünyanın sesleri arasında boğulur gibiydi. Bu göz alıcı binadaki insanlar bulundukları yerin ne kadar gürültülü olduğunun farkında mıydılar? Klimaların ve bilgisayar fanlarının kükreyişi, işitilen fakat bir türlü anlaşılamayan pek çok konuşmanın fısıltısı, boğuk telefon seslerinin ardından orada olmadıklarını söyleyip sinyal sesinden sonra isminizi bırakmanızı isteyen açıklamalar ve müteakiben öten sinyaller.

Burası Black Şirketi’nin bir kolu olan TransDünya Enstitüsü’nün ofisiydi. Baştan aşağı alçıpan ve krom kaplı bu meçhul ofise dev bir logo ve bir de satranç atının sembolü hâkimdi. Burası Joshua’nın dünyası değildi. Bunların hiçbiri onun dünyasına ait değildi. Aslına bakılırsa Joshua’nın tek bir dünyası da yoktu.

Tüm dünyalar Joshua’nındı…

Uzun Dünya’nın tümü.

Uzun Savaş 2. Kitap

Yazar: Terry Pratchett – Stephen Baxter
Orijinal Adı: The Long War
Çevirmen : Berna Kabacaoğlu
Sayfa Sayısı : 485
İthaki Yayınları – Mart 2020


Terry Pratchett ve Stephen Baxter’ın heyecan verici UZUN DÜNYA serisi UZUN SAVAŞ ile devam ediyor.

 
Savaş, Uzun Dünya’ya gelmişti…
 
Serinin ilk kitabı Uzun Dünya’da yaşananlardan bir nesil sonra, Adımlama ve öncüler Joshua ile Lobsang sayesinde insan ırkı yeni dünyalara yayılmaya devam ediyordu. “Medeniyet” gelişiyor, Dünyalar arasındaki ticaret ve kültür alışverişi twain adındaki hava gemileri sayesinde iyiden iyiye artıyordu. İnsanlık, Uzun Dünya’yı şekillendiriyordu ve karşılığında Uzun Dünya da insan ırkını değiştiriyordu.
 
Kendisine “Valhalla” adını veren yeni bir Amerika, Esas Dünya’dan bir milyon adım ötede hayat bulmuştu. Tıpkı eskinin Amerikalı devrimcileri gibi Valhallalılar da uzaktaki bir gezegen tarafından yönetilmekten mutsuzdu. Bu sırada, şarkıları Uzun Dünya’yı saran insansı troller sessizleşmeye ve ortadan kaybolmaya başlıyordu.
 
Ve artık evli ve iyi bir baba olan Joshua, Lobsang tarafından tüm Uzun Dünyaları savaşın eşiğine getirecek kriz fırtınasını durdurabilecek yegâne insan olduğu için göreve çağrılacaktı. Çünkü bu savaş, kendisinden önceki hiçbir savaşa benzemeyecek gibiydi…

Ön Okuma

1

Dünya’dan iki milyon adım uzaklıktaki başka bir dünyada:

Monica Jansson, video kaydındaki yazıdan, dişi trolün terbiyecileri tarafından Mary olarak çağrıldığını öğrendi. Trolün kendisini ne olarak adlandırdığını ise kimse bilmiyordu. Şimdi o terbiyecilerden ikisi, aralarından biri bir çeşit uzay kıyafeti giyen iki erkek, yüksek teknoloji laboratuvarına benzeyen mekânın bir köşesine sinmiş —tuğladan bir duvar kadar sağlam yapıya sahip, bedeni siyah kürkle kaplı bir canavarın sinmiş olduğu ne kadar söylenebilirse tabii— Mary’yle yüz yüze geldi ve Mary yavrusunu güçlü göğsüne doğru bastırdı.

Bir kas yığınından oluşan yavru, yassı kafatasına iliştirilmiş alıcılardan sarkan kablolarla, terbiyecininkine benzeyen gümüş rengi bir uzay kıyafeti giymişti. Adamlardan birinin,

“Onu geri ver Mary,” dediği duyuldu.

“Hadi ama. Bu testi uzun süredir planlıyoruz. George onu uzay kıyafeti içinde Ara’ya taşıyacak, o da bir saat kadar vakumun içinde yüzecek ve ardından buraya sapasağlam geri getirilecek. Hatta eğlenmiş bile olacak.”

Diğer adam kaygı verici bir sessizlik içerisinde duruyordu. İlk adam, her seferinde birer adım atarak Mary’ye yaklaştı.

“Eğer böyle devam edersen sana bir daha dondurma yok.”

Mary’nin büyük, fazlasıyla insancıl elleri, jestler, işaretler ve belli belirsiz bir hareket yaptı. Hızlı, takip edilmesi zor ama kararlı bir hareket. Olaya ait kayıt defalarca izlendiğinde, Mary’nin tam o anda neden kaçıp gitmediğine dair internette pek çok görüş ortaya atıldı. Büyük olasılıkla bunun nedeni, yer altında tutuluyor olmasıydı. Seri kayalarla çevrelenmiş bir bodrumdan dışarı çıkamayacağınız gibi içine de kolayca giremezdiniz.

Ayrıca Madison Polis Merkezi’nden emekli bir üsteğmen olan Jansson, ele geçirmeyi başardığı takdirde bir trolün adımlamasını engellemenin çok sayıda yolunun olduğunu biliyordu. Bu adamların ne yapmaya çalıştığı da çok tartışılıyordu. Ara’nın hemen bitişiğindeki bir dünyada; vakumdan, uzaydan, bir Dünya olması gereken delikten bir adım uzaktalardı.

Orada bir uzay programı inşa ediyorlardı ve Uzun Dünya üzerinde çok yararlı olan trol işçilerden Ara’da da faydalanıp faydalanamayacaklarını görmek istiyorlardı. Tam da beklendiği gibi, yetişkin troller o uçsuz bucaksız boşluğa adım atmakta çok isteksiz davrandılar. Bunun üzerine, AraUzay araştırmacıları, gençleri oraya alıştırma çalışmalarına başladılar. Bu yavru gibi.

“Bunun için zamanımız yok,” dedi ikinci adam. Copa benzeyen metal bir değnek çıkardı. Değneği Mary’nin göğsüne doğru tutarak ilerledi.

“Annenin yavrusuna bir süre için iyi geceler deme zamanı…”

Yetişkin trol değneği kapıp ikiye böldü, kırık ve keskin olan ucunu ikinci adamın sağ gözüne sapladı. O görüntüyü ne zaman izleseniz kanınız donuyordu. Adam çığlıklar içinde, parlak kırmızı kanı her yere saçılarak arkaya doğru devrildi. İlk adam onu geriye, kameranın çekim alanının dışına çekti.

“Aman Tanrım! Aman Tanrım!”

Kürküne insan kanı sıçramış halde yavrusunu tutan Mary, önceden yapmış olduğu hareketleri defalarca tekrar etti. Bundan sonraki olaylar hızla gelişti. Bu genç uzay askerleri, anne trolü derhal denetim altına almaya çalıştılar. Hatta ona tabanca bile doğrultmuşlardı. Ancak Jansson’a emekli bir astronot gibi görünen, yaşça daha büyük, daha temkinli bir adam tarafından durduruldular. Ve şimdi tüm dikkatler vaka üzerine yoğunlaştığı için, işin cezalandırma kısmı askıya alınmıştı.

Bu laboratuvar kaydı dışarı sızdırıldığından, internet sınırlarını aşarak tüm dünyada büyük bir yankı uyandırdı ve buna benzer ihbarlar sel gibi aktı. Görünüşe göre yaratıklara, özellikle de trollere eziyet etmek Uzun Dünya genelinde yaygındı. İnternet ve internet dışı dünya, iki karşıt görüş arasındaki öfkeli tartışmalara sahne oluyordu: insan ırkının Uzun Dünya’da yaşama izni tanınmış diğer tüm canlılara, onları gerektiğinde kontrol altına almak da dahil olmak üzere, istediği gibi davranma hakkı olduğunu savunanlar —bunlardan bazıları, İncil tarafından insanlara verilen, balıklara, kuşlara, büyükbaş hayvanlara ve sürüngenlere hükmetme hakkına gönderme yapıyorlardı- ve insan ırkının, sahip olduğu tüm kusurları yeni dünyalara yaymak zorunda kalmamasını dileyenler.

Ara’daki bu vaka, yeni gelişmeye başlayan bir uzay programının tam kalbinde meydana geldiği için, insan ırkının en yüksek tutkularının bir dışavurumu kabul edilerek —insanı bir çeşit duyarsızlığa sevk etse de, diye düşündü Jansson, aleni bir zalimliğin kol gezmesinden iyidir- büyük yankı uyandıran bir dava haline geldi. Düşüncelerini yüksek sesle dile getiren baskın bir azınlık, bu konuyla ilgili bir şeyler yapması için, Esas Dünya’daki federal hükümete çağrıda bulundu.

Başkaları da trollerin bu olayla ilgili ne düşündüğünü merak ediyodu. Çünkü troller de iletişim kuruyorlardı. Video kaydını Batı Madison 5’teki apartman dairesinde izleyen Monica Jansson, Mary’nin el işaretlerini okumaya çalıştı. Bunun gibi deneysel kuruluşlarda trollere öğretilen dilin, Amerikan İşaret Dili diye adlandırılan dili temel aldığını biliyordu. Polislik kariyeri sırasında gördüğü bir kurstan dolayı, Jansson işaretle iletişim konusuna pek yabancı değildi. Bir uzman olduğu söylenemezdi ama trolün ne dediğini okuyabiliyordu.

Tıpkı tüm Uzun Dünya boyunca, diye düşündü, bu videonun eriştiği her yerdeki milyonlarca kişinin okuyabildiği gibi.

İzin vermeyeceğim. 

İzin vermeyeceğim. 

İzin vermeyeceğim.

Bu aptal bir hayvan değildi. Çocuğunu korumaya çalışan bir anneydi. Bu işe bulaşma, dedi Jansson kendine. Emekli oldun, hastasın. Mücadeleci günlerin geride kaldı. Tabii ki başka bir seçeneği yoktu. Monitörü kapattı, ağzına bir hap daha attı ve sağa sola telefon etmeye başladı.

Neredeyse Ara kadar uzak olan bir dünyada ise:

Tam olarak insan olmayan bir canlı, tam olarak köpek olmayan bir canlıyla yüz yüze geldi. Tam doğru değilse de insanlar, insansı olan türe koboldlar adını vermişlerdi. ‘Kobold’ bir maden cininin eski Almancadaki ismiydi. Halbuki insan müziğine —özellikle 1960’ların rock müziğine- tuhaf bir biçimde bağımlı olan bu kobold, bir madenin yakınından hiç geçmemişti.

Ve insanlar, köpeğe benzeyen bu yaratıklara yine yanlış bir isim vererek tazılar diyorlardı. Onlar tazı değildi ve Darwin’in dünyanın en ünlü Tazı‘sından görmüş olduğu hiçbir şeye de benzemiyorlardı. Ne koboldlar ne de tazılar, insanların kendilerine verdiği isimleri önemserlerdi. Ancak insanları önemserlerdi. Daha doğrusu onları hor görürlerdi. Bu kobold davasında bile o, insanlardan ve onların kültüründen çaresizce büyülenmişti.

“Troller her yerde muts-uzzlar,” diye tısladı kobold.

“Güzel,” diye homurdandı tazı.

Dişi bir köpekti. Boynunu saran kayışın üstüne safirli bir altın yüzük seti takmıştı.

“Güzel. Leş gibi kokan apış-şşş aralarının günahhh-larının kokusu dünyayı lekeliyor-rr.”

Koboldun konuşması neredeyse bir insanınki gibiydi. Tazınınki ise homurdanmalar, el, kol ve baş hareketleri, vücut kasılmaları ve yeri eşelemekten ibaretti. Yine de insan dilini andıran bir ortak lehçe kullandıkları için birbirlerini anlıyorlardı. Ve ortak bir amaçları vardı.

“Apış araları leş gibi kokanları inn-lerine geri götür.”

Tazı, vücudunu yukarı kaldırarak dik durdu, kurda benzeyen başını kaldırdı ve uludu. Kısa süre sonra, rutubetli arazi boyunca ona karşılık verenler oldu. Kobold tüm bu dertlerin sonucunda bir kazanç elde etme şansına çok sevindi; kıymet verdiği veya başkalarıyla takas yapmak amacıyla topladığı malların kazanımına. Öte yandan, alışılmadık müşterisi ve müttefiki olan tazı prensesten duyduğu korkuyu gizlemeye çabaladı…

Esas Hawaii’deki bir askeri üste ise, Birleşik Devletler Donanması Kumandanı Maggie Kaufiman başını kaldırarak, Hindenburg büyüklüğünde, kendisi tarafından kumanda edilecek yepyeni bir gemi olan BDG (Birleşik Devletler Gemisi) Benjamin Franklin’e baktı…

..Sakin bir İngiliz köyünde ise Papaz Nelson Azikiwe, küçük bölge kilisesini, bakir bir enginliğin ortasında eski zamanların değerli bir hurdası olan Uzun Dünya’nın koşulları açısından sorguluyor, kendi geleceğini değerlendiriyordu…

Esas’tan milyonlarca adım uzaktaki telaşlı bir şehirde ise, Jack Green isimli tek seferlik öncü adımcı, Uzun Dünya’daki özgürlük ve itibar için, sözcüklerini çok dikkatli seçerek bir çağrıda bulunuyordu…

Esas Dünya’daki Yellowstone Parkı’nda ise:

Korucu Herb Lewis’in işteki hepi topu ikinci günüydü. Los Angeles’tan Bay ve Bayan Virgil Davies’in, dokuz yaşındaki kızları Virgilia’nın yaşadığı hayal kırıklığını ve kızcağızın doğum gününde Babişko’nun nasıl da yalancı konumuna düştüğünü anlatırken yüzüne kustukları öfkeyle nasıl başa çıkacağını bilmiyordu elbette. Emektar’ın fışkırmamış olması Herb’ün hatası değildi. O günün ilerleyen saatlerinde, gayzerin uygunsuz hareketi manşetlere düştüğünde, aile fertlerinin yüzlerini tüm haber kanallarında ve internet sitelerinde bulmaları da bir avuntu sayılmazdı…

…Aşağı Dünya’da bir Black Şirketi tıbbi tesisinde:

“Rahibe Agnes? Ayarlama için seni yine kısa süreliğini uyandırmak zorundayım… ”

Agnes’in kulağına bir müzik çalınıyordu sanki. “Uyanığım. Galiba.”

“Tekrar hoş geldin.”

“Tekrar nereden geldim? Sen kimsin? Bu şarkı da ne?

“Yüzlerce Tibetli keşiş. Sen kırk dokuz gündür…”

“Ya bu kasvetli müzik?”

“Ah. Onun suçlusu John Lennon. Şarkının sözleri Ölüler Kitabından yapılan alıntılardan oluşuyor.”

“Ne gürültü ama.”

“Agnes, fiziksel uyum sürecin biraz zaman alacak. Ancak kendini aynada görmenin mümkün olacağını düşünüyorum. Uzun sürmez…”

Ne kadar süreceğini kestiremiyordu ama yolun sonunda çok yumuşak ve istikrarlı bir şekilde büyüyen bir ışık görünüyordu.

“Dik pozisyona getirilirken biraz basınç hissedeceksin. Rahatsız edici olması gerek. Sen daha güçlenene kadar yürüme becerinle ilgili bir çalışma yapamıyoruz ama yeni bedenine en az düzeyde acıyla uyum sağlayacaksın. Güven bana, ben de bunu defalarca deneyimledim. Kendini görebilirsin… şimdi.”

Rahibe Agnes başını indirerek kendisine baktı. Vücudu pembe, çıplak, çiğ ve çok dişiydi. Dudaklarının kıpırdadığını hissetmeden —aslında dudaklarını hiç hissetmeden— talepkâr bir sesle sordu:

“Bunları kim emretti?”

2

Sally Linsay, Olmayan Yer’e ulaştığında hızlı ve öfkeliydi. Ama hep böyle olmuyor muydu zaten?

Joshua Valiente, bir öğleden sonra demir ocağındaki işinden geri dönerken onun sesini duydu. Tıpkı Uzun Dünya’nın diğer dünyalarında olduğu gibi, bu dünyada da mart ayının sonuydu ve hava halihazırda kararmaktaydı. Dokuz yıl önce Joshua’nın düğün gününde ortaya çıktığından beri bu eski dostu tarafından nadiren ziyaret ediliyordu ve bu ziyaretler genellikle bir şeyin ters gittiği anlamına geliyordu; fazlasıyla ters. Karısı Helen da bunu çok iyi biliyordu. Midesi düğüm düğüm olmuş halde, Joshua adımlarını hızlandırdı.

Sally’yi mutfak masasında otururken, yerli malı bir çömlekten kahve içerken buldu. Ondan uzağa bakıyordu, henüz onu fark etmemişti ve Joshua onu incelemek, durumu kavramak, kendisini toparlamak için bir süreliğine kapının önünde dikildi.

Helen kilerdeydi ve Joshua onun tuz, biber ve kibrit arayıp bulduğunu gördü. O sırada Sally masaya haftalarca yetecek kadar doğranmış et yığmıştı. Bu öncü protokolüydü. Elbette Valiente’lerin ete ihtiyaçları yoktu ama bu önemli değildi. Anlaşma şöyleydi: Ziyaretçi gezgin et getirirdi ve ev sahibi bu hediyenin karşılığını basit bir öğün sağlamakla ödemezdi; yakalanan av güzelce süslenip pişirilirdi ama ziyaretçi için, yaban hayatta zor bulunan tuz, biber, güzel bir uyku gibi küçük konforlar da vardı.

Joshua gülümsedi. Sally, tek başına idare etmek konusunda Daniel Boone ve Kaptan Nemo’nun bir araya gelmiş hâllerinden bile daha becerikli olduğu için kendisiyle gurur duyardı ama tabii ki Daniel Boone bile, tıpkı Sally gibi bibere hasret kalmış olmalıydı.

Şimdi kırk üç yaşındaydı; Joshua’dan birkaç ve Helen’dan da on altı yaş daha büyüktü, ki bu da onların birbirleriyle girdikleri çeşitli ilişkilere pek yardımcı olmuyordu. Grileşen saçları düzgünce bir arada toplanmıştı ve her günkü ağır iş kotuyla kolsuz, çok cepli ceketini giymişti. Her zaman olduğu gibi cılız, dayanıklı, ürkütücü bir şekilde durgun ve tetikteydi. Şu an duvardaki bir nesneyi izliyordu: yerel bir demirhaneden çıkma kısa ve kalın bir demir çividen sarkan bir ipe dizilmiş, safirli bir altın yüzük seti.

Bu, Joshua’nın Lobsang ile birlikte Uzun Dünya boyunca gerçekleştirmiş olduğu yolculuktan topladığı birkaç ganimetten biriydi. Ya da, on yıl sonra dünyanın öğreneceği ismiyle: Yolculuk. Bu fazla gösterişli bir şeydi ve bir insan parmağı için fazla büyüktü. Ancak Sally’nin de hatırladığı gibi onu insanlar yapmamıştı. Yüzüğün hemen aşağısında ise başka bir takı, plastik hamurdan yapılmış bir maymun bileziği asılıydı: çocuk işi, aptalca, süslü püslü. Joshua, Sally’nin bunun taşıdığı anlamı da hatırlayacağından emindi.

Kapıyı gıcırdatmak için kasten itip ileri doğru yürüdü. Sally döndü ve eleştirel, somurtkan bir ifadeyle ona baktı.

“Geldiğini duydum,” dedi Joshua.

“Kilo almışsın.”

“Seni görmek de güzel Sally. Buraya gelmenin bir nedeni olduğunu sanıyorum. Hep bir nedenin vardır.

“Ah, evet.”

Acaba Calamity Jane de böyle miydi, diye düşündü Joshua, gönülsüzce yerine otururken. Hayatınızın tam ortasında periyodik olarak meydana gelen bir barut patlaması gibi. Gerçi Sally’nin tuvalet malzemelerini temin etmesi birazcık daha kolaydı. Helen şimdi mutfaktaydı ve Joshua saplı tavanın içindeki etin kokusunu alıyordu. Joshua ile göz göze gelen Helen elini sallayarak onun sessiz yardım teklifini savuşturdu. Joshua bunu gördüğünde, onun bu davranışındaki inceliği sezdi. Helen onları biraz yalnız bırakmak istiyordu. İnce bir hareketti, ancak öte yandan Joshua bunun Helen’ın o buz gibi sessizliklerinden birinin başlangıcı olmasından da korkuyordu.

Sonuçta Sally, Joshua henüz Helen’la tanışmadan önce bile kocasıyla uzun, karmaşık ve ünlü bir ilişkisi olan bir kadındı. Aslında Joshua, yepyeni bir Uzun Dünya koloni kentindeki on yedi yaşında bir öncü olan Helen’la tanıştığında, Sally de Joshua’nın yanındaydı. Sally tekrar yüzünü gösterince Joshua’nın genç karısı sevinçten zıplamayacaktı tabii. Sally bu inceliği görmezden gelerek ya da umursamayarak Joshua’nın karşılık vermesini bekliyordu.

Joshua içini çekti. “Anlat bakalım. Bu kez seni buraya ne getirdi?”

“Başka bir şerefsiz, başka bir trolü öldürdü.”

Joshua homurdandı. Esas’tan Valhalla’ya ve ötesine, Ara’ya doğru çıkan tüm yol boyunca, sık sık dış ağdan bu olayla örtüşen haberler geliyordu; 1950’lerin uzay elbisesi içindeki yavruyla ilgili o korkunç olayı anlatan, şaşkınlık verici raporların değerlendirilmesiyle yargıya varılan vakalar.

“Bu vakada kurbanı doğramış,” dedi Sally. “Yani kelimenin tam anlamıyla. Yukarı Menziller’in içinde bulunan Çekül’deki bir Kalkan yönetim ofisinden rapor edildi…”

“Biliyorum.”

Bu kez genç bir tanesiydi. Vücut parçaları bir tür halk hekimliği için alınmış. Bir kere, adam zulüm suçuyla yakalanmış. Ama ailesi ortalığı karıştırıyor, çünkü kurbanın yalnızca bir hayvan olduğunu ve olayın bu kadar abartılmaması gerektiğini düşünüyorlar.”



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın