Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Üç Başlı Kerberos” – Gertrude Barrows Bennett

Üç Başlı Kerberos

Yazar: Gertrude Barrows Bennett
Orijinal Adı: The Heads of Cerberus
Çevirmen : Tülin Er
Sayfa Sayısı : 264
Çınar Yayınları – Şubat 2020

Genel İnceleme Puanı

“Bu sistem bir tiranlık mıydı, yoksa devletlerin en özgürü ve en düzgünü müydü?”

Zamyatin’in Biz’i ve George Orwell’in 1984’ünden önce yazılan ve modern distopyaların öncüsü olan Üç Başlı Kerberos, paralel evren kavramının ele alındığı ilk spekülatif eser olarak da kabul edilir. “Kara Fantazya” türünün mucidi ve bir eseri yayımlanan Amerikalı ilk kadın bilimkurgu yazarı olan Gertrude Barrows Bennett tarafından 1919’da kaleme alınan bu roman Açlık Oyunları’na kadar uzanan distopya geleneğine önemli bir miras bırakmıştır.

Yazarın ilk olarak Francis Stevens takma adıyla yayımladığı bu romanda, “Üç Başlı Kerberos” şişesinin içinden çıkan gri bir madde, onu soluyanları Ulithia adlı tekinsiz bir diyara götürür.

Tuhaf ağlarla örülü bu diyar, aslında başka bir zaman ve mekâna açılan bir yolculuğun ilk perdesidir. Cesur bir kadın olan Viola Trenmore, zeki ama utangaç Robert Drayton ve Viola’nın ateşli bir karakter olan abisi Terry, zamanda iki asırlık bir maceraya atılıp kendilerini 2118 yılında bulurlar.

Geleceğin dünyası artık bir kâbus halini almıştır. Vatandaşların ismi yoktur, birer “numara”dan ibaretlerdir. Gazete ve kitap okumak sadece ayrıcalıklı yöneticilere serbesttir. Penn Hizmeti  adı verilen bir sistemin hüküm sürdüğü bu distopyada, kahramanlarımız kendilerini ölümcül oyunların içinde bulur. Sadece hayatlarını değil, bir dünyayı da kurtarmak zorundadırlar, ama hangisini? Geçmişi mi yoksa geleceği mi?

“Mary Shelley ile C. L. Moore arasındaki dönemin en yetenekli kadın bilimkurgu yazarı.” – Sam Moskowitz

Ön Okuma

“HOŞ GELDİN, NASIL GELMİŞ OLURSAN OL!”

Şafak karanlığının yeni yeni kırılmaya başladığı sade döşenmiş küçük odadaki ceviz yatakta bir adam bilinçsiz yatıyordu.

Sıskalığı yüzünden belli belirsiz bir çocuksuluk taşıyan ince suratı, ölüm ile mutlak kayıtsızlığın paylaştığı o durağan, umursamaz ifadeyi takınmıştı. Sağ kolu altında rahatsız, gergin bir pozisyonda ikiye katlanmıştı, incecik ve bakımlı sol eliyse yatağın yanından yere uzanıyordu. Sağ şakağında çirkin bir yara görülüyordu, bir tür küt, ağır aletle yapıldığı belliydi çünkü deri kesilmekten ziyade patlamıştı. Sarı saçları yaradan akan kanla yapışıp kaskatı kesilmişti ve yüzünün yanından da hayli kan akmış, aslında nahoş olmayan çehresine meşum, trajik bir yön katmıştı. Üzerinde hayli pejmürde ince yünlü mavi bir takım vardı; hem görünümü hem de hali bu adamın buraya atıldığını, ölmek ya da canlanmak üzere zalimce burada terk edildiğini akla getiriyordu.

Şafağın ışığı daha da keskinleşti, yataktaki adamın yüzü onun parlaklığına mukabele eder gibi daha canlı bir ifade takınmaya başladı. Acıyla oluşmuş o yabancı, katı durgunluk ağır ağır yumuşayıp değişti. Yüz hatları seğirdi; hafifçe aralık dudaklar sıkıca kapandı. Kaşların ani bir çatılmasıyla adam gözlerini açtı.

Birkaç dakika, bakışlarını yukarı dikip sessizce uzandı. Sonra sağ elini altından çekmeye çalıştı, inledi ve ciddi bir çaba sarf edip tek dirseğinin üstünde doğruldu. Afallamış, acı dolu bakışlarını odada gezdirdi, elini başına götürdü ve aval aval parmaklarındaki kana baktı. Güçlü bir uyuşturucunun azizliğine uğrayıp yabancı, açıklayamadığı bir ortamda uyanan biri gibiydi.

Ancak tekrar etrafına bakınırken yüz ifadesi değişti. Belli ki gördükleri yeni, farklı bir hayretle karışıp bir hatırayı canlandırmıştı.

Odanın bir pencereye yakın köşesinde küçük, eski moda, siyah bir çelik kasa duruyordu. Kapağı ardına kadar açıktı, önünde yere bir yığın kâğıt saçılmıştı. O dağınık kâğıtlar ile katlanmış, lastikle tutturulmuş evrak arasından küçük birkaç parça mücevher parlıyordu. Boş iki—üç maroken kutu, bu yığının üstüne öylece atılıvermişti.

Adam, gözleri yığına sabitlenmiş halde bacaklarını yatağın kenarından sarkıttı ve sendeleyerek kasaya gidip yanında diz çöktü. Elini kâğıtların arasında gezdirdi, küçük bir broş buldu ve yerden alıp kaşlarını çatarak pür dikkat inceledi; sonra onu düşürdü ve yeniden bir elini başına götürdü. Odanın başka bir köşesindeki kapının aralığından bakınca, porselen bir yüz yıkama tası takıldı gözüne. Adam kendini ona doğru sürükledi. Orada asılı bir havluyu ıslatıp şakağındaki yarayı temizlemeye başladı. Soğuk su, baş dönmesi ya da mide bulantısı ıstırabını hafifletmiş gibiydi.

Şu anda ayakta durabiliyor ve yıkama tasının üstündeki küçük aynadan karman çorman çehresini dikkatle seyrediyordu. Felaketin bariz izlerini dikkatle silmeye devam etti. Kan neyse ki pıhtılaşıp durmuştu. Yıkandıktan sonra odada etrafına bakındı, açık gri keçeden yıpranmış şapkasını yatağın yanında yerde buldu ve aynaya dönüp belli ki yarasını örtme niyetiyle onu başına yerleştirip düzeltti.

Acıyla buruşan bir yüzün eşlik ettiği bu çaba her şeye rağmen başarılı oldu ve adam nihayet dikkatini, kasanın içeriğini oluşturan muhtelif eşya yığınına çevirdi. Kâğıtları göz ardı edip birkaç parça mücevheri bunlardan ayırmaya başladı. Broşun yanı sıra ağır, altın bir erkek mühür yüzüğü, bir çift inci kol düğmesi, gümüş ve aytaşından bir kravat iğnesi ve böyle birkaç ıvır zıvır vardı. Bunları ayıkladı ve nahoş bir iş yapıyormuş gibi tuhaf bir kaş çatışla -can sıkıcı yarasının acısından da olabilirdi pekâlâ— yığını didik didik etti.

Bulduğu her parçayı ne olduğuna bakmadan cebine attı; ta ki küçük bir sigorta poliçesi demetini yerinden kaldırınca, tüm bu koleksiyonda herhangi bir gerçek değere sahip olabilecek görünen tek şey ortaya çıkana dek. Adam hayret dolu bir nidayla onu elinde sıkı sıkı tuttu, kocaman açılmış, dehşete düşmüş gözlerle iyice inceledi ve solgun yüzünün rengi neredeyse kıpkırmızı kesilene dek ağır ağır pembeleşirken, sonraki bir dakika boyunca kımıldamadan, diz çökmüş halde kaldı.

“Yüce Tanrım!”

Sonra parmakları yanmışçasına elindeki şeyi fırlatıp attı. Cinnet geçiriyormuş gibi ani bir telaşla birkaç dakika önce cebine sokuşturduğu incik boncuğu koparırcasına çıkardı, hepsini yeniden kâğıt yığınının üstüne attı, kasaya ya da içeriğine bir daha hiç bakmadan odanın kapısına doğru koştu. Ardına kadar açıp kısa, dar bir koridora çıktı. Ama orada duraksayıp aşağı inen dar merdivenin başından dikkatle dinledi. Bu koridora açılan iki kapı daha vardı; ama ikisi de kapalıydı. Bu kapıların ardı ve alt katların tamamı sessizdi. Arada bir, üç kat aşağıdaki sokaktan geçen bir el arabasının ya da at arabasının ağır tangırtısı yükseliyordu. Evin içinde hiç ses yoktu.

Adam bundan emin olunca bakışlarını tavana kaldırdı. Ortasında kapalı bir ahşap bir kapak vardı. Adam kaşlarını çatıp bu kapağı parmak uçlarıyla yokladı, açılamaz olduğunu anladı ve biraz daha tereddüt ettikten sonra adımlarını teker teker, dikkatle atarak dar merdivenden aşağı inmeye başladı. Basamaklar ağırlığıyla çatırdadı, her bir çatırtı, başka hiçbir sesin duyulmadığı sessiz mekânda insanı irkiltecek kadar gürültülü çıkıyordu.

Merdiven sahanlığına ulaşınca bir kat daha aşağı inmek üzereydi ki birdenbire, zemin katın arka tarafında bir yerde bir kapı açılıp kapandı. Bu sesi hızlı, hafif adımlar takip etti. Adımlar alttaki salonu geçip merdivene geldi ve tırmanmaya başladı.

Aniden bastıran çaresizlik hissiyle suratı terle kaplanan adam, ikinci katın koridorunda aceleyle ilerlemeye başladı. Üç kapalı kapının kolunu peş peşe hızla çevirdi. Biri kilitliydi, biri sandıklarla ve çantalarla ağzına kadar dolu bir yüklüğe açıldı; üçüncüsü boş görünen ama yatakta yatıldığı belli olan büyük bir yatak odasını ortaya çıkardı. Hızla içeri dalıp kapıyı nazikçe kapadı, bir anahtar arandı ama bulamadı ve bu yüzden, bir eli kapı kolunu sıkıca kavramış, bir kulağı ahşap panele yapışmış halde kıpırtısız kaldı.

Merdivenden çıkan ayak sesleri şimdi koridorda ilerliyordu. Tam da adamın durup dinlediği kapının önüne geldiler. Orada durdular. Biri hafifçe vurdu. İçerideki adam bir inilti çıkarıp geriledi. Daha bunu yaparken bile kendini istemsizce olduğu yerde dönmüş ve kapıdan uzaklaşmış buldu.

Büyük bir el arkadan omzunu tuttu. O koca elin gayet uzun boylu bir adama ait olduğunu gördü. Kocaman, üstüne eğilmiş dev bir adamdı bu, kulaklarını tümüyle koridordaki ayak seslerine verdiği sırada sessizce ona yaklaşmıştı. Adamın üstündeki tek giysi bir bornozdu, kocaman omuzlarından sarkıyordu. Siyah saçları banyo yaptığı için ıslaktı, karanlığın içinde sert, taranmamış bir yele gibi duruyordu, bir çift tuhaf parlak mavi gözün ışıldadığı yabani bir surat bu davetsiz misafire öfkeyle tepeden bakıyordu.

Boş olması gereken bu odada aniden birinin ortaya çıkması yeterince ürkütücüydü. Ama davetsiz misafirin boğazından kopan küçük, keskin çığlıkta, dehşetten başka bir duygunun -saf dehşetten daha farklı ve daha acı verici bir şeyin tonu vardı sanki.

“Sen… Sen!” diye kekeledi ve sustu.

“Tanrı aşkına…” diye konuşmaya başladı dev. Ama o da aniden sözlü ifadeden vazgeçmiş gibiydi. Kasvetli bir manzara gün ışığıyla aniden aydınlanmış gibi, adamın sert ifadesi değişip aydınlandı. Çatılan kaşları yumuşadı. Dağınık kaşlar büyük bir hayret ifadesiyle kalktı ve sert biçimde bükülmüş ağız son derece neşeli ve şaşkın bir halde sırıttı.

“Ah, sen!” diye haykırdı sonunda. “Sen kesinlikle… Bob Drayton’sın!”

Ve sonra memnuniyetini gösteren güçlü bir kahkaha atarak diğerinin omzunu bıraktı ve eline uzandı. Davetsiz misafir karşılık olarak hiç kımıldamadı. Bunun yerine korka korka geriledi ve ellerini arkasında tutarak kapıya yaslanıp kaldı. Konuştuğunda sesinden, kaçmanın imkânsız olduğu katlanılmaz bir durumu kabullenebilecek bir adamın büyük umutsuzluğu okunuyordu.

“Evet Trenmore, benim,” dedi.

Bu kelimeler dudaklarından dökülürken, dışarıdan gürültülü bir kapıya vurma sesi daha işitildi. Biri kapı kolunu çevirmeyi denedi, ancak ağırlığını kapıya veren Drayton onun açılmasına mâni oldu. Büyük adam, kesin bir sesle,

“Git buradan Martin!” diye bağırdı. “Seni çağıracağım zaman zili tekrar çalarım. Uzaklaş şimdi! Meşgulüm şu an.”

“Peki efendim,” diye cevap veren Martin’in sesi boğuktu ve biraz da meraklanmış gibiydi.

Odadan çıkan adamın ayak sesleri koridorda ağır ağır uzaklaşıp merdivenlerden inmeye başlayınca, yatak odasındaki iki adam ciddi ifadelerle birbirine baktı.

“Peki sen neden benim elimi sıkmıyorsun?” diye sordu dev kaşlarını çatıp. Öfkelenmekten ziyade meraklanmıştı.

Kafası yaralı adam güldü. “Yapamam… Yapamam…” Sesini kontrol edemeyip perişan bir sessizliğe büründü.

Dev daha sert biçimde kaşlarını çattı. Birazcık geriye çekildi, bornozunu çıplak omuzlarına çekti.

“Canını sıkan nedir Bobby? Seni burada görmekten nasıl memnun oldum anlatamam, ama sen elimi sıkmayacak mısın? Mektubumu aldın ve bu bir sürpriz ziyaret mi? Hoş geldin, nasıl gelmiş olursan ol!”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar