Bora Helvacıoğlu
Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Starbul” – Süleyman Sönmez

Starbul

Yazar: Süleyman Sönmez
Sayfa Sayısı : 411
Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık – 13 Temmuz 2020

Beyinlere çip yerleştirildiğinde yaşam nasıl olacak? İnsanlara kendi iç sesleri kadar yakın olan “Fısıltı” adlı yapay zekâ neler yapabilmemizi sağlayacak? Yaşanan her şeyin deneyim olarak yüklendiği yeni sosyal medya “Humanetey”, nasıl bağlar kurmamızı sağlayacak? Zeynep, yüzyılın sonundaki dünyada, bugünkünden çok farklı bir İstanbul’da yaşayan genç bir annedir. Beklenmedik bir kazayla hayatı paramparça olur.

Suçluları aramak için çıktığı yolda, karşılaştığı sıra dışı insanları ve olayları çözdükçe büyük bir bulmacanın içinde olduğunu fark eder. İstanbul’un son taksicisi, “Yüz Bin Drone Savaşı” kahramanı Yüzbaşı, ölümün ötesini gören ressam, Mesih’i arayan hacker, ünlü bir yıldız, robotların camisinden bir imam, yükseltilmiş insanlar, geleceği şekillendiren bilim insanı ve binbir yüzlü katil…

İstanbul’un dev gökdelenlerinde, su ve yer altı kentlerinde, Serbest Bölge’de yol alın. Tümünün yaşamlarını bağlayan yüzyıllık olay örgüsünde, nefes kesen, dozu adım adım yükselen STARBUL macerasına katılın.

Ön Okuma

Genetto Usta ve Şeyda Hanım

İstanbul, Geçici Kabul Bölgesi 2099,
Kazadan 3 Ay Önce

“Baksana, bir posta dron var camda.”

Bedenen çok daha genç durmasına rağmen, çoktan doksan beşini devirmiş olan Genetto Usta, karısına ters bir bakış attı. Pencereye gelen pek çok dronun aslında kadının siparişlerini taşıdığı yetmiyormuş gibi bir de onları karşılaması kendisine düşüyordu. Elbette böyle düşünmesi; biraz yaş gereği eski düşünce kalıpların-dan, biraz da aksi mizacındandı.

Yaşlı kadın, büyük duvarın önünde oynayan holografik filmi yaşıyordu. Bu sefer kayınvalide rolünü seçmiş, onun gözünden tüm sahnelere dahil oluyordu. Filmin hayali dünyası odayı kaplamış, karakterler her yerden konuşuyordu. Geçen izleyişinde komşu kadın rolündeydi. Eski filmlere yeni deneyim katmanları eklemeleri harika olmuştu. Elinde büyük bir tabak, neredeyse bakmadan, içindeki taze fasulyeleri ayıklıyordu. Filmler ve teknoloji denince zamana son derece uyumluyken yemek konusunda teknolojik gelişmelere direnmesi de Şeyda Hanım’ın karakterinin bir parçasıydı. Robotların delirip evdeki her şeyi kırdıklarını duyduğu için, buraya geldiklerinden beri ankastre 4D yazıcıyla evi için robot üretmemişti. Zaman zaman yorulsa da kendi işini kendi yapıyordu.

Genetto Usta, elbette robotsuz evden de her işi kendilerinin yapmasından da pek memnun değildi; ama içinden söyleniyor, bunu kavga konusu yapmıyordu. Her ikisinin de zamanında ilk Fısıltı’yı satın almamış olmaları da aynı sebeptendi. Teknolojiden büyük oranda nefret ediyorlardı. Belki de korkuyorlardı.

Fasulyeleri, cam önündeki çok katlı ev bahçesinden toplamıştı. Hızlandırılmış yetiştirme modülündeki mahsulleri izlemek, renkli ışıklar altında besleyici sıvı damlalarıyla büyürlerken onlarla “Canlarımmmm, güzellerimmmm!” diyerek büyük teyze sesiyle konuşmak, Şeyda Hanım’ın en keyifli günlük uğraşılarından birisiydi.

Yaşlı adam, adımlarını tartarak gökdelenin camına gitti, iç pencereyi açtı. Büyük taşıyıcı dron, dış pencereye yan dönerek kenetlenmişti. Dronun algılayıcıları yüzünü taradı, kimliğini doğruladı ve iç penceredeki paket taşıyıcının kapağını açtı. Fısıltı’sı olsa bu sürece de gerek kalmayacaktı. Dronun altındaki paketin içinden büyükçe bir kutu çıktı. Kutu, geniş görünüşüne göre hafifti. Adam kenarlarından tutup içeri aldı.

“Şeydaaa! Yine ne aldın?” diye bağırdı. Kadın yan odadan duymadı, filme dalmıştı. Kim bilir kaçıncı kez izliyordu ya o filmi?

Genetto Usta’nın beyaz saçları dışarıdan esen rüzgârla karıştı. Taşıyıcı dron pencereden ayrılıp bir sonraki teslimatını almak için dronkovan gökdelenine yol alırken camı kapattı. Teslimatta Şeyda’nın adı yazmıyordu. Öfleyerek paketi yüklenip küçük evlerinin kendisi için tek mahremiyet alanı olan stüdyosuna geçti. Tamamı ekran olan duvarlarda; daha önce çizip boyadığı, bir anlamda hayat verdiği resimler, görüntü çerçevelerde asılıydı. Asılları alıcılara satılmıştı. Birbirine sarılan insanlar gün batımlarında, çimenlerde, ormanlarda birlikte gülüyor, neredeyse yaşıyorlardı. Hâlbuki tablodaki insanlardan en az birisi, seneler önce ölmüştü. Fotoğraflar, duvardaki çerçevelerinde belirip kayboluyordu.

Sanatçılara özgü bir dağınıklıkla dolu masada, boyaları kenara itip cam bilgisayarın kenarında kutu kadar boşluk açtı. Kutuyu o boşluğa, ne zamandır kaybettiği eksik yapboz parçasını bulmuş da yerleştirir gibi zorlayarak bıraktı. Sinirle titreyen parmaklarıyla keskin bisturi kalemi yerinden aldı. Paketin dışına bakarken canı sigara içmek istiyordu, ama sigara da şeker ve tuz gibi şiddetle yasaklanmıştı. Serbest Bölge’ye gidip kaçamak yapmak istedi. Bir iki tane içip gelse… Eski tütünlerin, filtrelerin tadı yoktu tabi. İçinden tekrarladı: “Zararlı, içilmeyecek!”

Karısının sesini işitti: “Ne gelmiş?”

Kendi kendine mırıldanarak cevap verdi: “Ne bileyim? Yine ne aldın kim bilir? Üç kuruş göçmen vatandaşlık maaşımızı ıvır zıvıra harcıyorsun. Yazıcıdan bastırmaman da cabası, o da iş görür hâlbuki. ”

Yeni nesil, kartona benzer, organik geri dönüştürülmüş malzemeden yapılmış, çarpmalara, ıslanmaya dayanıklı kargo paketini ite kaka açmayı başardı. Paketin içinden ayrı ayrı saydam mühürlü poşetlere konulmuş 16 tişört çıktı. Üzerlerinde kısım kısım lekeler, kurumuş kırmızı boya izleri vardı; bir de dijital sesli not. Paket açılınca, göndericinin kayıtlı sesi otomatik şekilde konuşmaya başladı. Notta sesi duyulan adam tahminen yaşlı, hasta ve güçsüz biriydi. Gençliğinde otorite sahibi, şimdi kaybettiklerine kırgın, kararlı bir insanın ifadesiyle doğrudan konuya girdi.

“Genetto Bey. Sanırım bu ismi kullanıyorsunuz. Nasılsınız?” Duraksadı. Konuya girmek için bir başlangıç noktası arıyordu. “Siz ressamsınız, bana ölmüş kişilerin resimlerini yaptığınız söylendi. Açtığınız kutuda giysiler var. Üzerlerinde… Üzerlerinde lekeler var. Onlar boya değil, kan.”

Ressam içini çekti. Daha önce gelen işlerde, böyle bir şey gördüğünde defalarca ağladığı için; artık ağlama, yerini iç çekişe bırakmıştı.

“İçlerinden biri oğlumdu. Çok genç yaşta öldürüldü. Uzun yıllar önce. Ben de çok fazla yaşayamayacağım ya artık malum, hayatımın sonundayım. Onları öldüren bulunamadı biliyor musunuz? Belki zamanında Serbest Bölge’de olan “Parti Cinayeti Vakası”nı duymuşsunuzdur. Polis veya dedektif olmadığınızı biliyorum. Evet, siz bir ressamsınız. Hepsini birlikte eğlenirken çizebilir misiniz? Evet, bırakalım son bir kez eğlensinler, gülsünler. Onları… Eğer öldürülmeseler, bugün yaşasalar nasıl görüneceklerse öyle çizin. Evimin duvarına asacağım tablonuzu. Bu dünyadan ayrılana dek seyretmek istiyorum.

Kredi için endişelenmeyin, hesabınıza çoktan gönderdim. Bu para, sizin gibi mütevazı bir insana kolaylıklar sağlayacaktır. ‘Emekli ikramiyesi’ gibi düşünün. Bu lafın anlamını bilen kaç kişi kaldı acaba? Yani miktarda bir hata yok. Endişe etmeyin. Gönlünüzce harcayın. Oğlumun rahat uyuması için istiyorum, yapın bunu. Sonra tabloyu kargodaki adresime gönderin. Genetto Usta, sizden bir ricam daha var. Ne görürseniz veya fark ederseniz edin, kendinize saklayın. Olan olmuş zaten. Benim gibi nüfuzlu bir insan bile, işin ucunu bırakmak zorunda kaldı.”

Müşterinin konuşma dili, eski kuşağa özgü nezaketi taşıyordu. Burada durup sesini alçaltıp özür diler bir tonla devam etti.

“Karınızın hayatta olduğunu duydum. Benim eşim yıllar önce öte dünyaya göçtü. Hanımefendiye selamlarımı iletin lütfen ve paketle evinize ölümün kokusunu yolladığım için beni bağışlasınlar.” Adam sesinin titremesini toparlamak için öksürdü.

“Genetto Bey, şimdiden teşekkür ederim.”

Bu kadar. Genetto Usta, nedensiz bir şekilde güçlü bir ön seziyle sarsıldı. Eli titredi. Elbise torbası elinden yere düştü. “Cinayetler, çığlıklar, korku, dehşet, ölüm, ölüm, ölüm…”

Kendini bir koltuğa attı. Derin derin nefes aldı. “İşte şimdi bir robot olsa, gidip su getirirdi. İnatçı kadın.”

“Şeyda…” diye güçsüz çıkan sesiyle içeri seslendi.

Sesinin güçsüzlüğü kendisini korkutmaktan başka bir işe yaramadı. Kadın bu sefer duydu, filmin sessiz bir anına gelmişti. İçeri geldi, adamın yüzünün rengini görünce hemen dolabın çekmecesini çekti. Acil yardım kiti kutusunu açtı. Son derece pahalı olmasına rağmen satın aldıkları, damardan nano iğne yapabilen küçük tabancalardan birisini kaptı. Adamın koluna dayadı ve bastı. Tok bir “puf” sesi çıktı.

Süper iyileştirici, gözle görülemeyecek küçüklükte sayısız nano robot, damardan yaşlı adamın kanına delice bir hızla karıştı. İçlerinde birçok ilaç taşıyorlardı. Kanla vücudunu gezerken yaptıkları analizlere göre taşıdıkları ilaçları, gereksinim duyan organlarda hücrelere saldılar. Birazdan kendine gelecekti. Şeyda, eli titreyerek su getirdi.

“Doktor robot yazdırayım mı yazıcıdan? Tam bilmiyorum, ama denerim veya ambulans dron çağırayım mı?” dedi. Adamın alnındaki teri siliyor, elini sıkıyordu. Adam, olumsuz anlamda başını salladı:

“Yok, hastaneye kredimiz yetmez.” Sonra aklına sesli notta söylenen “Hesabınıza kredi gönderdim.” cümlesi geldi.

“Biraz daha iyiyim, gerek yok.” dedi. Karısı için saklamaya karar verdi krediyi.

Geçen ay ki gibi ani bir şey olursa, o krediyle onu yine kurtarabilirdi. Serbest Bölge’den vatandaşlığa geçişleri halen tamamlanmamıştı. “Ben iyiyim, iyiyim.” diye tekrarladı.

Kadın, gidip filmi yansıtan holografik projeksiyon sistemini kapattı. Evde iç sıkan bir sessizlik oluştu. Adamın yüzünü kaygıyla izliyordu. Aniden koşup gelince fasulye tabağı da yere düşmüştü. Ayıkladıklarıyla daha ayıklamadıkları da birbirine karışmıştı. Onları tabakta toplayıp geri geldi, sanki fasulyelerin acelesi varmış gibi. Kafası karışmıştı aslında. Tekrar sordu:

“Nasıl oldun? Sen niye kötüleştin ki?” Daha önce ikisi de bu duruma düştüğü için, panik duygusuyla bir ölçüde başa çıkabiliyordu. Açık paketi fark etti. İçindeki kısa notu okudu. Gönderen kişi sesli not dinlenmeyebilir diye açıklayıcı bir yazı da yazmıştı. Ürperdi. Adama döndü. “Ölmüş mü bu çocuklar?”

Genetto Usta, bundan uzun zaman önce başladığı sanatında artık hayatta olmayan insanları çiziyordu. Çalışmaya, ölen kişinin saçı, tükürüğü, kanı, bir parça dokusuyla başlıyordu. Kişilerin DNA’larını evdeki yapay zekâ bağlantılı, DNA analiz bilgisayarına taratıp vatandaş veri tabanında bulduruyordu. Bu işlem için hayatta olan yakının izni yeterliydi. Sanatçılara özgü küçük bir ayrıcalık.

Yapay zekâ ona; kişinin ölmemiş olsa nasıl görüneceğini, polis teşhis fotoğraflarına benzer şekilde, ruhsuz bir  görüntüyle veriyordu. İşte o anda bir şey oluyordu. Pinokyo masalında Geppetto Usta’nın maharetli elleri tahtayı nasıl canlandıracak kadar iyi şekillendiriyorsa, Genetto Usta’nın elleri de resimleri o mekanik tanımlama fotoğraflarından yola çıkarak gerçek yüz ifadeleriyle çiziyordu. Merhum veya merhumenin yakınlarını hayrete düşüren de buydu. Çizdiği resimlerdeki yüz ifadeleri, bakışları, duruşu, gerçeğe çok benziyordu. O kişinin ölmeden önceki halini, başka bir resmini, videosunu veya hologramını görmeden yapıyordu bunu.

Tanrı vergisi bu garip özellik, kalburüstü kesimin tercih ettiği eşsiz bir sanatçı yapmıştı onu. Ta ki, uyanık bir girişimci bu işi bir robota yaptırdığını iddia edip rakip olana dek. Robot ressam, kendisinin tablolarının yakınına bile gelememişti. Yüzler cansızdı, ifadeler kişiye özel değildi. Yapay zekâ ressam, tabloyu çizmek için kişinin yaşarken kaydedilmiş tüm resimlerini ve kamera görüntülerini tarayıp bugünkü görünüşünü çizmesine rağmen, Genetto Usta’nın kattığı ruhsal canlılığı elde edemiyordu.

Ama insanlar yine yaygın kanıyla, “Robotlar daha iyi yapar.” düşüncesiyle, o makineye gidiyorlardı. Hani ressamlık, robotların elinizden alamayacağı bir işti? Hani kaybolmayacak meslekler arasındaydı? İnsanlar bu kadar robotlara gitmeye meraklıyken kim ayakta kalabilirdi ki? Bir süredir işler kesattı. Aylardır ilk kez bir iş çıkmıştı. Bu sefer de bir cinayet dosyası karşısındaydı.

Bir saat sonra ayağa kalktı. Her tişörtü, cihazın DNA tarayıcı ekranına sırayla yerleştirdi. Sonra bunlar sağlık ve vatandaşlık sistemi verileriyle eşleştirilip duvara on beş gencin yüzleri yansıtıldı. Kızlar, erkekler, isimleri yan yana duruyordu. 16. fotoğraf boştu ve simgesel bir insan yüzü içinde soru işareti vardı. Genetto o sırada fotoğraflara bakmıyordu.

Bilgisayarın yapay zekâsı olayı bulmuştu. Diğer duvara holografik olarak sosyal medyadan, basından ve insanların tanıklıklarından bilgileri yansıttı. Parti Cinayeti Davası, 33 sene önce gerçekleşmiş bir olaydı. Katil bulunamamıştı. Polis, Serbest Bölge’de her yerde katilin izlerini aramasına rağmen, hiçbir delil yoktu. Zaten Serbest Bölge insanları bir şey görmüş olsa da söylemek istemeyecekti. Senelerce aralarında yaşamıştı. Şeyda Hanım’la o olay sırasında İstanbul’da yaşamıyorlardı. Parti cinayetinden yıllar sonra Serbest Bölge’ye geçmişlerdi.

Raporlara göre katil, DNA bırakmadan gençlerin arasına girip teker teker ateş etmiş olmalıydı. Belki bir çeşit 3D yazıcıyla basılmış barutsuz bir silahla… Çünkü kurbanların bedenlerindeki hasar, akan kan, barut artığı bırakmadan parçalanmış damarlar ve küçük açılmış deliklerdeki plastik kalıntıları buna işaret ediyordu. Olayı iyice hatırladı. Sonra diğer duvara döndü. Fotoğraflardan en alt sıradaki birisi ilgisini çekti. İsim ve yüz yoktu. Analizi tekrar yaptı. Tüm insanların kayıtlı olduğu DNA veri tabanı, teknoloji tanımayan kaçkınları, ölmüş insanları dahi içermesine rağmen isim çıkmadı.

Bilgisayarın, kimliğini bulamadığı bu kişinin genetik yapısına bakıp yüz tahmini yapmasını istedi. Bir süre sonra genç bir adam yüzü belirdi. Keskin hatlı güçlü bir çene, belirgin elmacık kemikleri. Tanıdığı birini andırdığını düşündü, ama çıkaramadı. Sistem, resmi çizebilmesi için, her zaman ayarlı olduğu gibi fotoğraflardaki insanları genetik yapılarına göre yaşlandırmaya başladı. Yıllar, yüzlerini değiştirirken bağırdı.

“Dur! Bilgisayar dur! Yaşlandırmayı durdur!”

İsimsiz kişiye hayretle bakan Genetto Usta, başına çok büyük bir belanın bulaştığını anladı. Karşısındaki fotoğrafta, son insan devlet başkanının yüzü duruyordu. Karısı nasıl olduğunu kontrole geldiğinde, resmi gördü.

“Ama…” dedi, “Bu, Dünya Devlet Başkanı değil miydi? Ama o ölmedi ki. Yapay Zekâ son seçimde kazanana dek koltukta değil miydi?”

Genetto başını salladı: “Evet.”

Sıkıntıyla resme baktı. “Ne demek bu?”

Yaşlı adam, sıkılı dişleri arasından konuştu: “Belki de katil o. Çocukları öldürmüş ve sonra nasıl bilmem, bu işten sıyrılmış.”

Kadın pes etmedi: “Ama on altı genç öldü demişler haberlerde. Bu çocuğun da ölmüş olması gerekmiyor mu?”

Genetto Usta: “Asıl garibi, buradaki DNA tanınmıyor. Hiçbir yerde kayıtlı değil.” İki ihtiyar kaygıyla birbirlerine baktılar.

O gece yatakta uyumaya hazırlanırlarken kadın, aklında dönüp duran isteği seslendirdi. “Salih…” dedi, Genetto Usta’nın gerçek adını pek söylemezdi.

“Mahalleden benim için ayrıldın. Tedavi olayım diye çıktın. Ben ölünce geri git. Burada yalnız kalma.”

Genetto Usta: “Yine mi ölüm konusu?” diye homurdandı. “Ya ben senden önce ölürsem? Nereden biliyorsun önce öleceğini?”

Şeyda Hanım hiç oralı olmadı. “Biliyorum, içime doğuyor, beni o İstanbul Dikey’e gömdürme olur mu? İçim fenalaşıyor, o kutularda yerin katlarca altında kalmak istemiyorum. Beni mahallenin mezarlığına gömdür.”

“O da bir çeşit dikey mezarlık değil mi? dedi adam, yastığını sıkıntıyla çevirdi.

“Ama o kadar derin değil”

Genetto Usta: “Tamam” dedi, “Güzelce gömerim. Arkadaşların da helvanı yaparlar. Oldu mu? Uyu artık.”

“Uykum gelmiyor, aslında çocukları düşünüyorum.” dedi kadın.

Genetto Usta aksi aksi sordu: “Hangi çocukları?”

“Bu öldürülen çocukları. Başkan onları öldürdü mü gerçekten?”

“Nereden bileyim. Öldürdüyse de bir şekilde DNA kimliğini değiştirmiş olmalı.”

“Ne yapacaksın? Başımız derde girmesin? Burada vatandaş da olamadık daha…”

Adam uyumayı boş verdi, doğrulup başını kaşıdı. “Kaygılanma, yarın mahalleye gideceğim. Yükseltilmiş İnsan’a anlatacağım. “

Kadın araya girdi: “Onların saati çok pahalı. Paramız var mı?”

Karısına döndü: “Ömrüm boyunca hiç gereksiz alışveriş yapmadım. Dur, dur! Lafım sana değil bu sefer, gerçekten. Hemen savunmaya başlama ve sözümü kesme. Hayatımda ilk kez büyük bir para harcamak için senden izin istiyorum Şeyda. Merak etme, bu müşteri çok büyük bir ödeme yapmış, kredimiz var. Gerçi mahalleden ayrıldığım günden beri ne zaman gitsem yüzleri asık. Ayrılmamıza çok alınmışlar. Onları terk etmişiz gibi küskünler. Sağlık yüzünden diyorum ama… Tavırlar aynı. Çabuk dönerim.”

Şeyda araya girdi: “Ben de geleceğim, arkadaşlarımı görürüm.”

“Bir gün kalma izni veriyorlar. Bir ömür aralarında yaşadıktan sonra dışarı çıktık diye turist muamelesi göreceğiz. Bir günmüş. Ne yapalım?”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

1 Yorum

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar