Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Gece Yarısı Gezegeninden Raporlar” – Nalo Hopkinson

Gece Yarısı Gezegeninden Raporlar

Yazar: Nalo Hopkinson
Orijinal Adı: Report From Planet Midnight
Çevirmen : Gül Korkmaz
Sayfa Sayısı : 112
Ayrıntı Yayınları – Mart 2018

Bilimkurgu ve fantezi türlerinde, feminist bakış açısına dayanan bu sıra dışı ve orijinal eser seçkisi, esas itibariyle edebiyatta ırk ve ırkçılığı konu alıyor. Gece Yarısı Gezegeninden Raporlar‘da etkileyici, sürükleyici ve çarpıcı göndermeleriyle ezber bozan iki öykü yer almaktadır. Bunların yanı sıra, yazarın Uluslararası Sanatta Fantastik Edebiyat Derneği’nin konferansında yaptığı; bilimkurgu ve fantastik edebiyatta ırkçılığı eleştiren ve ona karşı yeni bir soluğu yükseltmeyi hedefleyen etkileyici konuşması bulunmaktadır. Çalışma, son olarak yazarla yapılan bir röportajı içermektedir.

Bilimkurgu ve fantastik edebiyat çevresinde ve bu türde yayımlanan eserlerin içeriklerinde kök salmış ırkçılığı su yüzüne çıkaran bu seçki, yalnızca edebi derinliğiyle değil, politik ve insani duruşuyla da dikkat çekici bir enerjiye sahip.

Ön Okuma

Şişedeki Mesaj

“N’apıyosun Kamla?”

Kahverengi ayak parmaklarını sahilin kumuna gömmüş olan tombul parmaklı çocuğa yanaştım. Sakin ve umursamaz görünmeye çalışıyordum. O sadece bir çocuktu, tuhaf bir şekilde yetişkin gibi görünmesine sebep olan kocaman kafasına rağmen sadece dört yaşındaydı. Kafası aşağı yukarı sallanıyordu, boynundaki kaslar onu kontrol etmek için savaş veriyordu adeta. Evlat edindirme merkezindekiler, Babette ve Sunile yeni kızlarının bu durum dışında hiçbir sağlık sorununun olmadığını söylemişlerdi.

Kamla kafasını kaldırıp bana baktı. Sorduğum soruyu acele etmeden değerlendirdi, sonza elini kaldırdı ve avucunu bir origami bilmece kutusuymuş gibi açarak uzattı.

“Deniz kabuğu buluyorum.” dedi.

Avucundaki deniz kabuğunun içinde minik bir yengeç vardı. Nazik bedeni, sıkılmış yumruğunun içinde bir kâğıt topu gibi ezilmişti. Yengeç su götürmez bir biçimde ölüydü.

Bir yetişkin olarak hayatımda çocuklar olmadan hatır sayılır on yıllar boyunca yaşamayı başarmıştım. Onlardan nefret etmiyorum. Her çocuksuz insanın, sürünün erdemli üreyicileri tarafından ölümüne gagalanmamak adına böyle söylemek zorunda olduğunu biliyorum. Ama gerçekten çocuklardan nefret etmiyorum. Yalnızca onları anlamıyorum. Bana başka bir tür gibi görünüyorlar. Kaybolmuş bir çocuğun ailesini bulmasına yardım ederim ya da su içmek isteyen ama çeşmeye boyu yetmeyen bir çocuğa ufak bir destek atarım (tıpkı yavru bir köpek ya da kedi için yapacağım gibi) ama hiçbir zaman baba olmak gibi bir isteğim olmadı.

Evimi aynı zamanda atölye olarak kullanıyorum ve her taraf birbirine karışmış kablolarla, darmadağınık haldeki bilgisayarlarla ve ancak iskambil) kâğıtlarından yapılmış bir ev kadar sağlam duran Kitap yığınlarıyla dolu. Gazete kupürleriyle dolu kutular, ölü hayvan kemikleri, yolda bulduğum paslı metal parçaları falan da cabası. Birazcık bile ilginç görünen hiçbir şeyi atmıyorum. Neyin ne zaman lazım olacağını asla bilemezsiniz. Kaosun kendine özgü ve yuva hissi veren bir konforu var.

İçinde bulunduğu deniz kabuğuyla birlikte Kamla’nın elinde duran ölü yengeci nazikçe aldım. Oyuncağını almamdan rahatsız olmuş gibi görünmüyordu.

“Bu yanlış” dedi, peltek çocuk sesiyle. “Başka bulmak istiyorum.”

Tekrar etrafına bakmaya, kumu karıştırmaya başladı. Çocukları ürkütücü bulmamın diğer sebebi de bu. Canlı ile cansız arasındaki o hassas, çok önemli farkı kavrayamıyorlar. Onlara göre hepsi bir. Yaşayanların diyarından ölülerin diyarına gidişin tek yönlü bir yolculuk olduğunu anlamaları zaman alıyor. Mütevefta yengeci titreyen elimden düşürdüm.

“Hayır Kamla” dedim. “Artık öğle yemeği vakti.”

Küçük kahverengi yumruğuna uzandım. Elini benden uzaklaştırdı ve göğsüne doğru sıkıca çekti. Kralların ve dört yaşındakilerin bölgesinde olduğumuzu ilan eden mağrur bir ifadeyle bana baktı. Kafasını salladı.

“Hayır, daha yemek istemiyorum. Deniz kabuğu aramam gerekiyor.”

Oyun çocukların işidir derler. Kamla, kumun üzerinde telaşla koşmaya başladı. görevine kilitlenmişti. Ama benim sorumluluğum Kamla’ya değil Kamla’nın annesineydi. Babette öğle yemeğini hazırlarken bir saat boyunca Kamla’ya göz kulak olacağıma söz vermiştim. Babs ve Sunil bir süredir yorgun, çaresiz ve tükenmiş görünüyorlar. Kamla’yı evlat edindiklerinden beri.

Kamla’ya bakıcılık etme görevimin daha yirmi dakikası vardı. Her dakikayı sayıyordum. Peşinden koştum. Şimdiden en az yüz metre uzaklaşmıştı, deniz kabuklarını olabildiğince hızlı bir şekilde parlak yeşil mayosunun içine dolduruyordu. Ona yetiştiğimde de benimle gelmedi. On beş dakikam kalmıştı. En sonunda onu kucaklayıp kaldırdım. Avucumun içindeki kaygan bir balık gibi çırpındı, kafasını salladıkça siyah saçları yüzüne çarpıyordu.

“Hayır! Hayır!”

Kucağımda öylece kulübeye, Babettee geri götürdüm. Bu esnada Kamla sıkıntısını haykırarak ifade ediyor ve komşular da tuhaf yazlık kulübelerinden bizi izliyordu. Kamla’yı annesinin kollarına attım. Babette çocuğunu aldığında yüzünde endişeyle karışık bir hüsran ifadesi vardı. Kamla ise ağrılı bir boyun incinmesinin eşiğindeydi.

Öğle yemeği, parmak boğumu boyutlarında kesilmiş sosisler ve ince uzun doğranmış parlak turuncu havuç dilimlerinin eşlik ettiği hazır alınmış mısır unu çöreklerinden oluşuyordu. Çöreklerde yapay bir tatlılık vardı. Öfke unutulmuştu, Kamla halinden memnun bir şekilde ritmi bozuk bir şarkı söyleyerek yemeğini yiyordu. Mayosuna üzüm suyu damlatmıştı. Bardağının üzerinden bana bakıyordu. Sakin, kadim bir bakıştı bu ve fena halde sinirimi bozuyordu. Babette, kendisininkine ve benim üzüm suyuma votka ve bolca buz karıştırmıştı.

“Mor İnekler’i hatırlıyor musun?” diye sordu. “İlk yılımızdaki Çaylak Haftası’nda nasıl da dağıtmıştık!”

“Çaylak Haftası ne?” diye sordu Kamla.

“Üniversitenin ilk haftası canım. Büyük insanların okuluna üniversite deniyor.”

“Evet, üniversitenin ne olduğunu biliyorum.” dedi çocuk, tiz sesiyle. Kamla bazen tuhaf bir şekilde bütün cümleler kuruyordu. “Ama çaylak nedir?”

“Bir şeye yeni başlayanlar için kullanılan bir kelime.” dedim ona. “Üniversitede de birinci sınıftaki kişilere deniyor”

“Haa!”

Tabağındaki sosis parçalarına sivri bir havuç dilimini saplama denemesine geri döndü. Kafasının üzerinden belli belirsiz bir şekilde Babettee gülümsedim. Berbat içkimden bir yudum alıp havuç dilimlerini ve sosisleri aceleyle yuttum. Tabağım boşaldığı anda izin istedim. Babette mutfak masasından bana el sallarken gözlerinde üzgün bir bakış vardı. Sunil yazlık kulübelerine ancak hafta sonları gelebiliyordu. Babs’ın bana anlattığına göre, geldiği zamanlarda da işinden ötürü fazlasıyla yorulmuş oluyor, onunla konuşmak ya da Kamla’yla sahilde oynamak yerine vaktinin çoğunu uyuyarak geçiriyordu.

Kapıdan çıkarken durdum ve arkama baktım. Kamla, Babette’in kucağında oturuyordu. Babette’in lekeli sarı tişörtünde Kamla’nın ebatlarıyla örtüşen mor bir el izi vardı. Kamla üzüm suyunu höpürdetmeye devam ediyordu. Ben çıkarken kafasını kaldırıp bakmadı.

Arkadaşlarım baharı görmüş kurbağalar gibi (ya da kurbağalar hangi dönemde yumurtluyorsa artık) yavrulamaya başladıkları zaman, benim de aynı şeyi yapmaktaki gönülsüzlüğüm daha büyük bir sorun haline geldi. Bir keresinde -dili çevik bir zürafanınki kadar kıvrak bir kadın olan- Sula’yla yemeğe çıktığımızda, çocuk sahibi olmaya niyetim olmadığından bahsetmiştim. Kaşlarını çattı. Daha önce yüzünü hiç böyle görmüş müydüm?

“Gerçekten mi?” dedi. “Mirasını birine aktarmayı önemsemiyor musun?”

“Soyadımdan mı söz ediyorsun?”

Rahatsız bir kahkaha attı. “Neden söz ettiğimi biliyorsun.”

“Gerçekten bilmiyorum. Ben bir kral değilim ve hiçbir zaman da zengin olmayacağım. Arkamda birine miras olacak kadar mal bırakmayacağım. Bir imparatorluk kuruyor falan da değilim.”

Birileri tereyağı güğümüne fare düşürmüş gibi bir ifadeye büründü. “Hayatınla ne yapacaksın o zaman?”

“Bilmem ki!” dedim gülerek, işi şakaya vurmaya çalışıyordum. “Belki eve gidip kafama bir silah dayarım, kendime ya da başka birine bir faydam olmadığına göre.”

Bu kez de çürümüş bir şey kokluyor gibi görünüyordu. “Ya saçmalama!” diye çıkıştı.

“Nasıl? Çocuk istememek saçma mı?”

“Hayır, hayatının kendini öldürsen de bir şey fark etmeyecek kadar değersiz olduğunu düşünmek saçma.”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar