Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “İnsan Cephesi” – Ken Macleod

İnsan Cephesi

Yazar: Ken Macleod
Orijinal Adı: The Human Front
Çevirmen : İnönü Korkmaz
İllüstrasyon: Berat Pekmezci
Sayfa Sayısı : 112
Ayrıntı Yayınları – Şubat 2020

Hayal gücümün derinliklerinde keşfettiklerim tehlikeliydi. Dickensvari gecekondular, ancak gerçekte mükemmel derecede saygın sayılan çalışan kesimin semtleri vardı. Duvarlarda, demiryolu köprülerinde ve kaldırımlarda tuhaf bir duvar yazısıyla karşılaştım, üstünden çapraz çubuk geçen ters çevrilmiş bir “Y” harfi, çocukça ve basitçe oluşturulmuş, bu sebeple de anında fark edilen bir insan biçimi. Arada sırada beş köşeli bir yıldız iliştirilmiş, çoğu zaman da kargacık burgacık çizilmiş bir orakla çekiç eşliğindeydi.

“İnsan Cephesi, büyük bir hikâyeden isteyebileceğiniz hemen her şeye sahip: karakter, sezgi, olay örgüsü. Duygu, his, olay ya da manzarayı ileten tasvirin ve açığa çıkışının kalitesi. Maddeye dönüşmesi. Zihninizi sersemletip çalıştıracak bir şey.” -Iain M. Banks

“İnsan Cephesi tam anlamıyla insanı nakavt ediyor… zarif, nazik ve kahkahalarla güldürecek kadar komik. Bu son nitelik bile okuru kendi başına tuhaf bir yolculuğa çıkmaya davet ediyor…” -Rick Kleffe

Ön Okuma

İnsan Cephesi

BENİM JENERASYONUMDAN OLAN çoğu kişi gibi, Stalin’in öldüğü 17 Mart 1963 günü tam olarak nerede olduğumu hatırlıyorum. Babamın muayenehanesinin bekleme salonundaydım, bekleyen hastaların yoksunluğunu fırsat bilip sigara dumanından sararmış Reader’s Digest ve National Geographic yığınlarını inceliyor, bir köşede bir gaddarlık diyoraması gibi görünen acıklı bir yığın oluşturan kenarları kemirilmiş plastik askerler, kırık teneke tanklar, bacakları koparılmış bebekler ve diğer oyuncaklarla amaçsız biçimde oynuyordum. Babam da benzer biçimde günün sonuna doğru yaklaşan bu durgun saati radyo dinlemek adına fırsat bilmiş olmalıydı.

Kapıyı öyle güçlü biçimde zorlayarak açtı ki, bir anda aslında hiç de suçlu hissetmemi gerektirecek bir şey olmamasına rağmen, başımı kaldırıp suçlu bir biçimde bakakaldım. Yüz hatlarını kontrol edebilmek için yüzüne takındığı karmaşık hisleri beni hedeflemediğini anlayana dek daha da korkutmuştu. Biri hariç. Şimdi düşünüyorum da, mutlak bir duyu kaybının yanı sıra o anın tarihsel öneminin farkındalığıyla, bana olan biteni anlattı. Sesi, daha önce hiç duymadığım biçimde biraz çatallaşmıştı.

“Amerikalılar” dedi, “Stalin’in vurulduğunu bildirdiler.”

“Kurşuna mı dizilmiş?” diye sabırsızlıkla sordum.

Babam, patavatsızlığıma surat asıp bir sigara yaktı. “Hayır” dedi. “Amerikalı askerlerin bir kısmı, Kafkas dağlarındaki karargâhını kuşatmışlar. Partizanlar nere deyse tamamen yok edildikten sonra teslim olmuşlar ancak Stalin bir yolunu bulup kaçmış. Amerikalı askerler de onu sırtından vurmuş.”

Neredeyse kıkırdadım. Böyle şeyler tarih kitapları ile macera hikâyelerinde olurdu, gerçek hayatta değil.

“Şimdi savaş bitti demek mi oluyor?” diye sordum.

“Bu iyi bir soru, John.” Vesveseli bir biçimde bana baktı. “Stalin’in ölümüyle Komünistlerin cesareti kırılacak ama korkarım savaşmaya devam edecekler.”

Tam o anda bekleme odasının kapısı çaldı ve babam da hastasını içeri alırken beni kışkışladı. Öğleden sonra hava aydınlık ve soğuktu. Evin arkasında biraz aylak aylak dolaştım ve arkadaki tepeye tırmandım. İrice bir kayaya oturup gökyüzünü seyrettim. Bir çift kartal, karşıda, daha yüksek bir tepedeki yuvalarının üstünde daireler çiziyordu, ama dikkatimi dağıtmalarına izin vermedim. Bir süre sonra sabrımın sonucu olarak bir grup Amerikan bombardıman uçağının yüksekten doğuya doğru uçarken oluşturdukları nefes kesen görüntüsüyle ödüllendirildim. Yuvarlak gövdelerinin güneş ışığı vuran yerleri gümüş gibi parlıyor, diğer tarafları ise arka plandaki mavinin üstünde kara gölgeler oluşturuyordu.

Gazeteler Lewis’e daima basıldıktan sonraki gün varırdı, bu yüzden Daily Express büyük siyah puntolarla “STALİN VURULDU” diye yaygarayı koparmadan önce iki gün geçmişti. Tam olarak anlayamasam da, Beaverbrook’un neşelendiğini, Cameron’un kabirde yaptığı röportajını, Churchill’in anma açıklamalarını okuyabiliyor ve Burchett’in cepheden yaptığı meraklı, ümit kırıcı raporlarına kaşlarımı çatıp Cummnings’in, Stalin’i cehennemde arkasında bir bıçak saklayıp şeytanla tokalaşırken resmettiği karikatürüne gülebiliyordum.

Ölüm ilanları hayatından önemli izler taşıyordu: Tiflis’deki papa okulundan, demiryolu manevra sahalarıyla Bakü’deki petrol bölgelerinden, Gürcü kahraman Koba gibi geçirdiği eşkıyalık yıllarından, Ekim Devrimi ve Beş Yıllık planlarından, Büyük Temizlik yılları ile İkinci Dünya Savaşı’ndan; Dropshot Operasyonu’nda Moskova’nın atom bombasıyla vurulması sırasında şans eseri Kremlin’de bulunmayışından, yaşlandığında bir gerilla lideri olarak geçirdiği gençlik yıllarının coşkusuna ve huylarına dönüp Rusya’nın geriye kalan Kızıllarını Petrograd hükümetine karşı uzun süreli bir savaşa girmek üzere toplamasından ölümünün tartışmaya açık ve korkunç detaylarına ve hatta son kanlı dokunuş olan kesilmiş ellerinden kimlik tespiti için alınan parmak izine kadar.

Ayın 18’inde okula gidene kadar zaten devrimin ölümüyle kendi kendime küçük bir artçı şok yaşamıştım bile. Dokuz yaşlarında kavgacı bir çocuk olan Hugh Macdonald hâlâ benim sınıfımdaydı, bahçede yanıma gelip:

“Bahse girerim çok memnunsundur, mac a dochter*.”

“Neden memnun muşum?”

“Yankilerin Stalin’i öldürmesinden, seni cac**.”

“Peki, neden memnun olmayacakmışım? O katilin tekiydi.”

“Almanları öldürdü.”

Hugh, son söylediğinin fikrimi değiştirip değişmediğini anlamak üzere şöyle bir baktı, değiştirmediğini anlayınca da yumruğunu patlattı, Kaval kemiğini tekmeledim ve o da haykırarak zıvanadan çıktı. Elimde kavga için kemerim vardı. O akşam, babamın radyosunun dalga düğmesiyle oynarken parazit uğultularının arasından sosyetik İngiliz aksanıyla adamın birinin Kızılların hâlâ Moskova Radyosu diye adlandırdıkları istasyonda anma konuşmalarını okuduğunu duydum.

Özgür insanların dünyasının büyük mimarı Stalin’in dehası ve vasiyeti sonsuza dek yaşayacak.

Bunun ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu ya da nasıl olurdu da aklı başında biri bu kadar uzaktan böyle bir şeyi söyleyebilirdi anlamamıştım ama yine de duyduklarım şu yediğim beklenmedik yumruk gibi aynı muammanın bir parçası olarak zihnimde kaldı.

 * * * * *

Babam, Dr. Malcolm Donald Matheson, rüzgârlı uzun adanın yerlisiydi. Ebeveynleri, 1930’larda Glasgow’da tıp okurken ona destek olmak için çok çalışıp zar zor geçinen çiftçilerdi. İkinci Dünya Savaşı başladığında henüz mezun olmuştu. Savaşta görev almak için gönüllü olmuş ve hemen Kraliyet Ordusu Tabip Sınıfı’na atanmıştı. Çoğunlukla Uzak Doğu’da geçen harp hizmetinden bana pek bahsetmedi Muhtemelen kendisini destekleyen topluluğa borcunu geri ödeme isteği mesleğini pek de kazanç olmayan biçimde Uig’in batı bölgesinde icra etmeye itmiş olabilirdi, ancak bu topluluğa karşı da hiçbir şey hissetmiyordu.

İsminin “Calum” yerine İngiliz İngilizcesiyle telaffuz edilmesi ve kardeşlerimle benim de benzer biçimde, John, James, Margaret, Mary ve Alexander olarak tanınmamız konusunda ısrarcıydı. Iain, Hamish, Maired, Mairi ya da Alesdair gibi isimlerle yanlışlıkla bile anılmamız karşısında ya kaşlarını çatar ya da orta hallice azarlardı. Galceyi ana dili olarak akıcı biçimde konuşabilmesine rağmen, bu dili yalnızca başka hiçbir iletişim yolunun olmadığı durumlarda kullanırdı – orada o zamanlar, birkaç yaşlı tek dilli ile İngilizceyi kati yalanlar söylemek dışında hiç kullanmayan bir sürü insan vardı. Bu ikinci durum için biri hayal ürünü diğeri de gerçekçi olmak üzere iki açıklama bulunuyordu. Hayal ürünü olan, bu kişilerin Galcenin cennetin dili olduğuna inanmalarıydı (İncil zaten Galce yazılmamış mıydı?) ve Yüce Tanrı İngilizceyi duymuyor ya da anlamıyordu ya da en azından Galce’de söylenmediği müddetçe bir yalan günah olmuyordu. Gerçekçi olan ise İngilizcenin devletin dili olduğu ve tamamı İngilizce olmak üzere bu Kuzey İskoçyalıların çok sayıda yalan işittiklerinden bu dilde yalan söylemenin aslında meşru olduğu idi.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar