Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Postacı” – David Brin

Postacı

Yazar: David Brin
Orijinal Adı: The Postman
Çevirmen : Sönmez Güven
Sayfa Sayısı : 360
İthaki Yayınları – Haziran 2019

Genel İnceleme Puanı

Locus En İyi Bilimkurgu Romanı Ödülü
Hugo En İyi Roman Ödülü Adayı
John W. Campbell En İyi Bilimkurgu Romanı Ödülü

“BÜYÜK DÜŞLERİN TÜMÜ DE YOK OLMUŞA BENZİYORDU. BÜTÜN İYİ ADAMLAR ONLARI KORURKEN ÖLDÜLER.”

Postacı, alternatif bakış açılarını benimsemede usta bir bilimkurgu yazarı olan David Brin’in erken dönem eserlerinden biri ve bir bakıma döneminin kasvetli gelecek düşüncelerine cevabı. Kendi sözleriyle, “…ne kadar çok şeyi fazlaca önemsemeden varsaydığımızın, bugün bizi birbirimize bağlayan o küçük lütufların eksikliğini ne kadar çok çekeceğimizin hikâyesidir.”

Bazı yalanlar, gerçeğe dönüşmeye ya da onu kendilerince değiştirmeye eğilimlidir. İyi bir kurgu, hakkı verilmiş bir rol gerçeğe baskın çıkma potansiyeli barındırır. Kıyametsavaşı ertesinde umut, işte bu tür yalanlardan biriydi.

Uygarlığımız her an çökebilir. Hükümet, ordu dağılabilir. Öyle ki sanayi dünyası tek bir makinenin dahi çalışmadığı, giderek yabanileşen insanların yalıtılmış kasabalarda tıkılıp kaldığı ve kıtaların boylu boyunca kanunsuz topraklar halinde uzandığı bir cehenneme dönüşebilir. Ama umut; baştan başlamanın, arınmanın umudu bütün nükleer savaşlardan, toplu yıkımdan ve yalıtılmışlıktan sağ çıkmaya muktedir.

Ön Okuma

Başlangıç
ON ÜÇÜNCÜ YILDA ÇÖZÜLÜŞ

Dondurucu rüzgarlar esiyordu hala. Kar toz gibi yağdı. Ama yaşlı denizin acelesi yoktu hiç. Ateşin filizlenip açtığı ve kentlerin can verdiği günlerden bu yana, Dünya, kendi ekseni çevresinde altı bin kez dönmüştü. Güneş çevresinde atılan bu on altı turun ardından, öfkeleriyle gündüzü geceye çeviren duman saçaklarının yanan ormanlardan taşması da kesilmişti artık.

Kızgın ve baş döndürücü duman sütunlarının stratosferi delik deşik edip içini ufacık taş ve toprak zerreleriyle doldurmalarından bu yana, tozlar içinde, alacalı bulacalı, portakal renkli, görkemli altı bin gün batımı gelmiş geçmişti. Gölgelenen atmosfer gün ışığının geçişine gitgide daha az izin verdi ve soğudu. Muazzam bir göktaşı, dev bir yanardağ ya da nükleer bir savaş — bu duruma neyin yol açtığının pek önemi kalmamıştı artık.

Basınç ve ısı dengeleri bozuldu, müthiş rüzgarlar esti. Kirli bir kar yağdı kuzey topraklarına ve yaz bile kimi yerlerden silemedi onu. Artık sadece, değişime dirençli, ezeli ve inatçı Okyanus’un önemi kalmıştı bir tek. Karanlık gökler gelmiş ve geçmişti. Rüzgar sarı, homurtulu gün batımlarını peşi sıra sürükledi. Buz yer yer kalınlaştı ve sığ denizler daha da çekildi. Ama belirleyici olan Okyanus ‘un seçimiydi ve bu da henüz yapılmamıştı. Dünya dönmeye devam etti. İnsanoğlu orada burada direniyordu hala. Ve Okyanus’un nefesinde kış vardı.

Birinci Kısım
CASCADE DAĞLARI

1

Toz ve kan içinde, burun deliklerinde sade dehşetin keskin kokusuyla insan zihni zaman zaman tuhaf çağrışımlar yapar. Büyük kısmı yaşamayı sürdürebilme mücadelesiyle kırlarda geçirilmiş bir yarı-ömrün ardından, bir ölüm kalım kavgasının tam ortasında silik anıların nasıl olup da zihninde canlanıverdikleri, Gordon’a hala garip geliyordu.

İliğine kadar kurumuş çalıların altında sığınılacak bir köşe bulabilmek için soluk soluğa umutsuzca sürünürken, çok eski bir anıyı burnunun altındaki tozlu taşlar gibi apaçık anımsadı. Ilık, güvenli bir üniversite kütüphanesinde çağlar öncesinin yağmurlu bir öğle üzeri yaşanmış; müzikle, kitaplarla ve kaygısız felsefe avarelikleriyle dopdolu, yitirilmiş dünyalara ait, tamamen aykırı bir anıydı bu.

Bir sayfaya dizilmiş sözcükler…

Vücudunu sert ve amansız dikenlerin içinde sürüklerken beyaz üzerine siyah harfleri neredeyse görebiliyordu. Ve her ne kadar yazarın bulanık adını seçemediyse de, sözcükler kati bir berraklıktaydı.

“Ölüm dışında, ‘tam’ bir yenilgi yoktur… Kararlı birinin elindekini riske atarak küllerin içinden bir şeyler çekip çıkaramayacağı kadar yıkıcı bir felaket olanaksızdır… “Dünyada çaresiz bir insandan daha tehlikeli hiçbir şey olamaz…”

Gordon, çoktan ölmüş yazarın orada onunla, içine düştüğü belayı paylaşıyor olmasını diledi. Bu felaketin göbeğinde ne tür bir Polyannacılık oynardı acaba, diye merak etti. Sık çalılıklara balıklama dalarak yaptığı umarsız kaçışın yırtık ve çizikleri içinde, ne zaman havada süzülen tozlar onu aksırtacak gibi olsa, kımıldamadan yatıp gözlerini sımsıkı yumarak, elinden geldiğince gürültü çıkarmaksızın emekledi, ilerleyişi yavaş ve ıstırap vericiydi ve nereye gitmekte olduğundan bile tam olarak emin değildi.

Gordon, daha birkaç dakika önce, yalnız bir yolcu bugünlerde ne kadar rahat ve donanımlı olabilirse, öyle hissediyordu kendini. Şimdi ise yırtık bir gömlek, solmuş blucin ve çarık benzeri pabuçlarla kalmış durumdaydı, üstelik onları bile lime lime ediyordu dikenler. Kollarında ve sırtında açılan her yeni çiziğin ardından yakıcı bir sızı vücudunu halı gibi örtüyordu. Ama bu berbat, kemik kuruluğundaki ormanda emeklemeyi sürdürmekten ve kıvrılarak giden patikanın onu yine düşmanlarının -pratik olarak onu çoktan öldürmüş olanların— kucağına düşürmemesi için dua etmekten başka yapacak bir şey de yoktu.

Sonunda, tam da bu cehennemlik bitki örtüsünün hiçbir zaman bitmeyeceğini düşünmeye başlamışken, ileride bir açıklık belirdi. Dar bir gedik çalıları yarıyor ve tepeden yuvarlanmış kayalarla kaplı bir yokuşa bakıyordu. Gordon sonunda dikenlerden kurtulabildi ve o kuru rezilliğin ısısıyla bozulmamış havaya şükrederek sırtüstü uzanıp puslu gökyüzünü seyre daldı.

Oregon’a hoş geldiniz, diye düşündü acı acı.  Ben de Idaho’yu kötü bellemiştim.

Tek kolunu kaldırarak gözlerine dolan tozu silmeye çalıştı. Yoksa asıl neden bu tür işler için artık yaşlanmış olmam mı? Ne de olsa, soykırım sonrası dönem gezginlerinin beklentilerine fark atarak otuz yaşını geçmişti artık.

Of Tanrım, keşke yine evimde olabilseydim!

Minneapolis değildi düşündüğü. Oradaki otlaklar da on yıldan beridir yakasını sıyırmaya çalıştığı bir cehenneme dönüşmüşlerdi artık. Hayır, ev sözcüğü Gordon için belirli bir yerden çok daha derin anlamlar taşıyordu.

Bir hamburger, sıcak bir banyo, müzik, Merthiolate… … soğuk bir bira…

Soluması yavaşladığında başka sesler öne çıktı: neşeyle yapılmakta olan bir yağmanın gürültüleri. Dağ yamacının aşağı yukarı otuz metre kadar aşağısından geliyordu sesler. Zevkten dört köşe olmuş yağmacıların Gordon’ın eşyalarını parçalayarak attıkları kahkahalar. … birkaç tanıdık mahalle bekçisi… diye ekledi Gordon, çoktan yitirilmiş dünyanın güzellikleri listesine. Haydutlar onu bir akşamüzeri ateşinin başında mürver çayı yudumlarken hazırlıksız yakalamışlardı. Keçiyolundan yukarıya doğru üzerine gelirlerken bile o kızgın suratlı adamların Gordon’ı görür görmez öldürecekleri daha ilk andan aşikardı. Onların ne yapacaklarına karar vermelerini beklememişti. Kaynar çayı ilk soyguncunun kıllı suratına saçtıktan sonra kendini en yakındaki böğürtlen çalısının içine atmıştı, iki el silah sesi izlemişti bunu, o kadar.

Haydutlar için tek bir kurşun bile onun kadavrasından çok daha değerli olsa gerekti. Mallarının tümüne el koymuşlardı zaten.. Ya da onlar öyle sanıyorlardı. Aşağıdan görünmemek için geriye doğru çekilip kayalık tüneğinde dikkatle doğrulurken Gordon’ın yüzünde ince, acı bir gülümseme vardı. Yolculuk kemerindeki dal parçalarını temizledi ve yarı yarıya dolu matarasına çılgın bir istekle sarılarak kana kana içti. İyi ki paranoya var, diye düşündü.

Kıyamet savaşından bu yana kemerinin kendisinden bir kez bile ayrılmasına izin vermemişti. Çalılıklara balıklama dalmadan önce kapabildiği tek eşyası da o olmuştu. Kılıfından çektiğinde 38’lik revolverinin koyu gri metali ince bir toz tabakasının altında ışıldıyordu. Gordon kısa namlulu silahındaki tozları üfledi ve mekanizmayı özenle gözden geçirdi. Gelen yumuşak şakırtılar başka bir çağın ustalığına ve öldürücü titizliğine tanıklık ediyordu. Eski dünya kıyıcılıkta da iyi bir iş becermişti. Özellikle de öldürme sanatında, diye anımsattı kendine Gordon. Bayırın aşağısından boğuk kahkaha sesleri geliyordu. Normalde silahına dört kurşun doldurmuş olarak yolculuk ederdi.

Şimdi kemerindeki fişeklikten iki adet paha biçilmez mermi daha çekti ve horozun önü ve arkasındaki boş yuvalara yerleştirdi. “Ateşli silah emniyeti” artık önemli bir sorun sayılmazdı; özellikle de ölümünün bu akşam için beklenir hale gelmesinden beri.

Bir düşü kovalayarak geçirilmiş on altı yıl, diye düşündü Gordon. Önce, çöküşe karşı verilen o uzun, beyhude mücadele… ardından Üç Yıllık Kış boyunca dişiyle tırnağıyla yaşamaya çalışmak… ve sonunda, on yılı aşkın bir süre oradan oraya sürüklendikten, açlık ve salgınlardan sakındıktan, lanet olası Holnistlerle ve yabanıl köpek sürüleriyle didiştikten sonra … tüm bir yarı-ömrü gezgin bir karanlık çağ ozanı olarak harcayıp, bir gün daha kazanabilmek için yemeklerde şaklabanlık yaparken öte yandan da bir… 

…bir yeri aramak…

Gordon başını iki yana salladı. Kendi düşlerini oldukça yakından tanıyordu. Bir aptalın fantezileriydi bunlar ve gerçek dünyada yerleri yoktu.

…birilerinin sorumluluğu üstlendiği bir yer aramak…

 

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar