Fantastik Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Maderzad Palas” – Erbuğ Kaya

Maderzad Palas

Yazar: Erbuğ Kaya
Sayfa Sayısı : 248
Kırmızı Kedi Yayınevi – Haziran 2017

“Erbuğ Kaya, olay örgüsü konusunda hiç sıkıntı çekmeyen, hayal gücü ile barışık bir yazardır. Maderzad Palas da bunu kanıtlıyor zaten. Zamanı ta başlangıcından beri kucaklayan kitabın başkarakteri Ali Kocaali ise, bütün olup bitenler bir yana, sadece kişisel gelişimiyle bile heyecan veriyor. “Maderzad Palas”a gelince, doğrusu benim de yerleşmek isteyeceğim bir yer. Bazen bir-iki tanesine şöyle bir çakmak istesem de, Palas sakinleri sevdiğim, özenle derlenmiş, antikanın antikası bir grup. Ama favori mekân/karakterim kütüphane, yani Meşruke. Kitaptan tek bir varlığı seçmem gerekse onu seçer, hatta Ali gibi bir tohum versin diye ricacı olurdum. İkinci bir şans verilirse, tercihim Mesmerin.

Erbuğ yıllarla birlikte yazar olarak çok farklı bir yere geldi. Şimdiden bir sonraki kitabı bekliyorum. Maderzad Palas’ın dünyasına, sırlarını adlarında saklayan Zulmat ile Tennur arasındaki mücadeleye buyurun!”-Sevin Okyay

“Erbuğ Kaya yakamızdan tutup bizi başka bir dünyaya götürmüyor; her iyi edebiyat yapıtında olduğu gibi, bu dünyanın başka bir boyutuyla tanıştırıyor. Hatta yüzleştiriyor. Maderzad Palas gerçeküstü bir mekân mı? Aslında değil. Kapı komşumuzun evinde bir meşruke ağacı olmadığını kim kanıtlayabilir? Ya da yaşadığımız, daha doğrusu içinde bocaladığımız bu hayat Zulmat ile Tennur’un savaş alanı değil mi aslında? İyi ile kötünün, cennet ile cehennemin, siyah ile beyazın… Ama şunu da belirtmeliyim ki, hiçbirimiz Mesmerin’le karşılaşma fırsatını bulamayız öyle kolay kolay. Roman boyunca o kadının yabani güzelliğine kapıldığımı itiraf etmeliyim. Onun “ne” olduğunu öğrendikten sonra bile!

Erbuğ Kaya sadece bir roman yazmakla kalmamış; büyü yapmış bize. Okudukça kendimizle karşılaşacağımız, yerimizi yadırgayacağımız bir büyü. Gerisi sizin elinizde!”-Altay Öktem

Maderzad Palas

Karanlıkla aydınlık, iyiyle kötü, sevgiyle nefret… Fantastik dünyalara hoş geldiniz… http://www.kirmizikedi.com/kitap/urun/5e8bd22bb613493caec586bc822b82a2

Publiée par Kırmızı Kedi Yayınevi sur Mardi 11 juillet 2017

Ön Okuma

1

Bir Cuma Günü

11404

 

“Günaydın aşkım.”

Gözlerimi açmadan biliyordum, saat yediyi çeyrek geçiyordu ve Betül makyaj aynasının karşısındaydı. Aslında uyanmama daha on beş dakika vardı. Elimi uzatıp alarmı kapattım. İnsanın kafasını didiklemek amacıyla özel olarak akort edilmiş dijital horozu susturmak için banyodan koşarak çıkmak istemiyordum; çünkü Kleopatra, bedeninden yarattığı mabedine son rötuşları atarken istifini hiç bozmayacaktı.

Yatakta keyifle gerinerek uyanmanın tadını çıkarmak isterdim. Ama sanırım bunun için mutlu bir insan olmam gerekiyordu. Son üç yıldır Betül bu sinir bozucu saati alıp yattığım tarafa koyduğundan beri, bir sabah bile onun sesiyle uyanmadım. Sevgili karım hiç bilmediğim bir sebepten, beni her sabah saat çalmadan on beş dakika önce uyandırırdı. Ben, banyodaki aynanın karşısında, uykunun beni perişan ettiğini düşünerek, yüzümü gözümü toplamak için öylece kendime bakarken o işe giderdi.

“Günaydın…” O kelimeyi söylemem gerektiğini biliyordum. Betül’ün okuduğu. insanları yola getirme, erkekleri dizginleme, topluluk içinde kendini beğendirme gibi bir ton çöplüğün öğretilerine göre birbirimize güzel kelimelerle hitap etmeliydik. Bunca zırvalık için canını vermiş olan âğaçlara acımamak mümkün değil. “…aşkım.”

“Hadi Ali, halk artık İşe geç kalacaksın.”

Çarşafın sevimsiz hışırtısıyla yataktan kalkarken aynadaki yansımasına hayranlıkla bakan Betül’ü göz ucuyla gördüm. Kendini sarışın ilan etmeden ve yüzünü gözünü her sabah bir ressam edasıyla boyamadan önce güzel bir kadındı. Hâlâ güzel denebilirdi ama ona her baktığımda bir sirke gelmişim gibi hissediyordum. Bu kadının sabahın kaçında kalktığını ve daha önemlisi, kargalar boklarıyla manasız bir münasebete girmeden önce hangi kuaförün dükkânını açıp aslında iri dalgalı saçları olan karımı bir İsveçliye dönüştürdüğünü asla anlayamayacaktım. Betül’ün kendini, her gün sokakta gördüğüm yüzlerce kadına benzetmek için bu kadar uğraşması manasız geliyordu. Sarı, düz saçlı ve Betül’le ayrı boydaki kadınları arkası dönük önüme dizseler kendi karımı aralarından ayırt etmem mümkün değildi. Kokusunu bile tanıyamazdım. O makyaj masasında parfüm imparatorluğuna adanmış bir servet yatıyordu. Birkaç yıl önce, bu masanın envanterini gizlice aklımda tutmaya çalıştım ama günbegün o kadar çok yeni ruj, rimel parfüm geliyordu ki bu sevdadan kısa sürede vazgeçtim.

Daha önce aldığım bir uyarı gereğince, ayaklarımı halıya sürümeden yürümek için sabah içtimaındaki deneyimsiz bir asker gibi odadan çıkarken ben de ona saten çarşaflardan ve pijamalardan hoşlanmadığımı bir ara söylemeye çok kararlıydım. Uyurken kesinlikle biri beni dövüyor olmalıydı, yoksa bir insanın gözleri bu kadar şişemez, saçlarının her bir tutamı birbirinden bu kadar nefret edemezdi. Kaliteli mor pijamamla ve bu tiple, kokain partisinden dönerken dayak yemiş zengin bir züppeye benziyordum. Aslında en iyisi geri gidip yatmaktı, insanlık beni görmeye hazır değildi.

“Elveda uyku,” diyerek musluğa eğildim ve yüzümde ikamet etmekte ısrarlı olan uykuyu soğuk suyla tanıştırdım.

“Bu akşam mesaiye kalacağım. Beni bekleme,” dedi Betül ve herhangi bir ünlü markanın en son çıkan parfüm kokusunu ardında bırakarak banyonun önünden geçti.

Ben jöleyle saçlarıma söz geçirmeye çalışırken Betül’ün t0puklu ayakkabılarından kıyafetine uygun gördüğünü giyip aynanın karşısında önden, yandan ve hatta arkadan kendini süzdüğünü biliyordum. Bir keresinde, karımın aynaya bakarak, kişisel gelişim kitaplarından öğrendiğini düşündüğüm sözlerle kendini motive etmek için yaptığı saçma sapan bir konuşmaya şahit olmuştum. Bunu ona sorma gafletinde bulunduğumdaysa müthiş bir kavga eşliğinde bu motivasyon seansının ne kadar önemli olduğunu öğrenmiştim. Aynada kendime bakıp çok güzelim, çok değerliyim gibi laflar etmeliymişim. Bence, “Delirmek üzereyim,” daha anlamlı olurdu.

Sokak kapısının kapanma sesiyle, evdeki mesut yalnızlığımın, yarım saatlik sabah krallığının başlama gongu vurulmuş oldu. Bu kısacık sürede saten pijamadan kurtulmam, gömleğimi ütülemem, tıraş olmam, son saniyeye kadar yola gelmemekte direnecek olan saçlarıma özel ilgi göstermem ve belki de ayakkabılarımı boyamam gerekecekti. Bunca cefaya rağmen bu anları değerli kılan başka şeyler de yapacaktım. Evin içinde çırılçıplak dolaşacak, bağıra çağıra şarkı söyleyecek, banyoda yerleri ıslatacak, buzdolabının önünde üşüyerek, yaşlanma karşıtı zımbırtıları es geçip dilediğimi yiyecektim.

Ama çilek reçelini parmaklayarak yerken, geceleyin gördüğüm rüyanın sıkıntısı çöktü içime. Kötü bir rüya görmüştüm. Tüm keyfim kaçtı. Kendi kendime eğlenmeyi bırakıp yapmam gereken işlere döndüm. Ben de kapıdan çıkarken son bir kez aynada kendime bakardım. Aynaya nasıl göründüğümü değil, benim için yeni haberleri olup olmadığını sorardım. Bir zamanlar, deniz kıyısında keyfine bakarken arkası sırlanıp Betül’ün evine hapsedilen o mendebur, her sabah aynı cevabı verirdi; “Yeni bir şey yok. Bildiğin Ali. Kumral, dalgalı saçlı, kemerli burunlu, yeşil gözlü, zayıf, uzun boylu Ali. Her sabah olduğu gibi bu sabah da yüzünde keyfin hiçbir izi yok.” Oysa onun, Betül’e farklı cümleler fısıldadığını çok iyi biliyordum.

Eğer bir yerlerimde gizlice saklanan bir uyku varsa o da apartmandan çıktığım anda yüzüme çarpıp kabanımın yakasını kaldırmama sebep olan soğuk tarafından avlandı. Otoparka gidip arabamın kumandasına basınca tek mal varlığım olan Alman harikası, yerini belli etmek için ciyakladı. Oysa bunu yapmasına hiç gerek yoktu. Yirmi birinci yüzyılın oyuncaklarını görmeye odaklanmış her göz tarafından fark edilecek bir ihtişama zaten sahipti. Herkes tarafından rahatlığına övgüler yağdırılan arabanın direksiyonuna geçtiğimde şunu biliyordum ki bu Alman beni sevmiyordu. Ben de onu sevmiyordum. Sırf bu yüzden, hayır, rahat değildi. Üç yıl önce Betül, patronlar ligine biraz daha yaklaştığı günlerde, evli her modern insan gibi ortak harcamalar dışında paralarımızın hesabını ayrı aynı tutmamız gerektiğini söyledi. Bu konuşmadan kısa bir süre sonra da kendine, tebaasına tepeden bakabileceği yüksekliğe sahip tekerlekleri olan son model bir taht satın aldı.

Otoparkta onun cipinin yanına benim arabamı, on sekiz yaşındaki yeşil Lütfiye’yi park ettiğimde ortaya çıkan görüntü evliliğimizin bir özeti gibiydi. Elbette bu durum çok uzun sürmedi. Ben kendi hesabımda henüz iki kuruş para biriktirmişken Betül, Lütfiye’den kurtulmamı -ona göre onun adı hurdaydı- benim gibi birine yakışan bir araba almamı istedi. Benim gibi birinin nasıl biri olduğunu sormadığım gibi isteğine de karşı koymadım. Lütfiye’yi, İstanbul’da üniversite kazanmış bir yeni yetmeye satarken neredeyse gözyaşlarımı tutamayacaktım. O, tek derdi beni güvenle bir yerden bir yere götürmek olan, bunu yaparken de bazen kendini hırpalayan fedakâr bir arabaydı. Karımın seçtiği fiyakalı Alman, krediyle alınmasını hakaret kabul etmiş olmalıydı ki beni hiçbir zaman sevmedi.

Kar ve yağmuru anlıyordum ama hava soğuduğunda trafiğin neden sıkıştığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Rad- yodaki adam normal olmayan enerjisiyle, bitmeyen milimleri bize unutturmaya çalışıyordu. Sağımda ve solumda aynı kaderi paylaştığım insanlar bana, daha doğrusu Alman’a ilgiyle bakıyorlardı. “Hayır, düşündüğünüz kadar zengin değilim. Evim de o kadar muhteşem değil. Yo hayır, patron değilim, hele de bu kadar gençken. Ailemden de bir şey kalmadı. Hatta karım dışında bir ailem yok. Paraları oradan alıp buraya koyan basit bir muhasebeciyim. Ama karım değil. Asla olmadı, olamaz. Neyse görüşürüz. bakın trafik açıldı.” Bence köprüden geçerken bazıları arabalarıyla boğaza atlıyordu. Köprü girişindeki hengâmeden Avrupa yakası çıkışında eser kalmamasının açıklaması bu olmalıydı.

Her sabah olduğu gibi yine, kapitalizmin yüzlerce ufak tapınağından birinin önündeydim. Ben bu tapınağın gönülsüz keşişiydim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde artık, Ali değil, Ali Bey olacaktım, Ben muhasebeciydim. Oysa hep bir kitapçım olsun istemiştim. Masama ulaşmak için beş büyük adıma ihtiyacım vardı. Bu, fiziksel açıdan kolay, sosyal olarak zor bir mesafeydi.

“Günaydın Ahmet Abi.” Ahmet Abi çalıştığım şirketin güvenlikçisiydi. Onun sayesinde her zaman taze çay içerdik. Üniversitede okuyan çocuğu da en büyük gururuydu. “Günaydın Ali Bey.” Güvenli sular geride bıraktım.

“Günaydın Halit Bey. Günaydın Eser Hanım. Günaydın Şeyda Hanım.” Her birinden karşılık alarak sıra sıra masaların önden geçtim. Eser dedikoducu, otuzlarına yaklaşmış mutsuz bir kadındı. Şeyda bu şirkette ne işi olduğunu hala anlayamamış yeni mezun bir kızcağızdı. Halit ise bir sırtlandı. Yaşı otuzunu geçmemiş her kadın onun için potansiyel avdı. Ama hiçbir zaman saldırmaz, sadece gözlerini kısarak avını süzerdi.

“Günaydın Sema Hanım.” Sema Hanım, amirim ve istikbalimi belirleyen şahsiyetti. Ne kadar erken gelirsem geleyim, onu masasında oturmuş ve çoktan çalışmaya başlamış bulurdum. Bence başkeşiş tapınağı hiçbir zaman terk etmiyordu.

“Günaydın Gözde Hanım.” Gözde iş analistiydi. Betül terfi edince onun yerine başka bir şubeden atanmıştı. Genç ve bekardı. Ofisteki çoğu erkeğin gözdesiydi. Gözde de işe gelmeden önce her sabah saatlerini ayna karşısında harcıyor olmalıydı. Ama Betül’ün hırsı onda yoktu. Gerçi bundan hiçbir zaman emin olamadım. Sonuçta ben bu konuda danışılabilecek kişi değildim.

Yedi yıl önce Betül’ü ilk gördüğümde, o güzel kızın en çok sakinliğinden ve sevimliliğinden etkilenmiştim. Evlilik oyunumuz bitince Betül’ün sakinliğinin sadece bir süreç olduğunu anladım. Bu, kendini ileriye fırlatacak yayı ağır ağır ve emin adımlarla germe süreciymiş. O, hedefine fırlamadan çok önce ben istifa edip başka işler yapmak ve birlikte bir kitapçı açmak gibi hayallerimin, hırs rüzgârlarında dağılıp yok oluşunu izledim. Muhasebeci olmak istemiyordum. Oysa Betül gözünü tapınağın en üst basamaklarına dikmişti.

Üç yıl önce merkeze çekilerek önemli bir pozisyona terfi ettiğinde hedefine ulaştı. Yani ben öyle sandım. Merkezdeki yeni görevini kutladığımız şaraplı mumlu romantik akşamla tezat oluşturan abartılı sevişmenin sonunda, henüz nefes alışverişini düzenlemeden, bir şehri ele geçirmiş komutan edasıyla tavana bakıp,

“Bu daha başlangıç.” dedi.

O anda o cümlenin mahiyetini anlayamamışım. Oysa o cümle, daha erken kalkmak, daha sarı saçlar, daha fazla fön, daha fazla insan yönetme sanatı kitapları, daha fazla mesai, daha fazla kibir, daha fazla hırs, daha fazla yalandan kahkaha ve daha fazla gösteriş demekmiş. Önemli mevkilerdeki insanların zamanı değerliydi. Uyku en büyük düşmandı. İnsanlar seni fark etmeli, seni dinlemeliydi. Ne giydiğin, nasıl göründüğün, ne dediğin. nasıl baktığın en önemli silahlarındı. Bilgi ve deneyim bunlar olmadan bir hiçti.

Sonunda masama ulaştım. Artık, rakamların dünyasına yolculuk edebilirdim. Önümdeki dosyalarla boğuşurken öğle yemeği vaktinin geldiğini bana fark ettiren Cemal oldu. Üst katın merdivenlerinden inerken,

“Dışarıda bekliyorum,” deyip ofisten çıktı.

Ben de önümdeki işleri bırakıp onun peşinden gittim. Cemal’in heyecanlı ve hareketli biri olduğunu kırmızı yanaklarından, her daim gülümsemesinden ve bir türlü düzgün takmayı başaramadığı sarı kravatından anlardınız. Şubede çalışmaya yeni başladığım günlerde, yalnız başıma çıktığım bir yemekte yanıma gelip, “Merhaba, benim adım Cemal. Yenisin galiba. Hangi takımı tutuyorsun?” demişti. Ben bu saçma tanışma şeklini fazla düşünmeden Fenerbahçeli olduğumu söyleyince, keyifle gülümseyerek masama oturup garsona bir çay siparişi vermişti. Daha o ilk gün, Cemal’in kadınlar, arabalar ve futbol hakkındaki engin bilgilerine tanık olmuştum. Adımı sormayı işe dönerken akıl edebilmişti.

Ofisteki diğer insanların benden pek hoşlanmadıklarını biliyordum. Betül belki de insanlardan uzak duruşumu karizmatik bir tavır olarak algıladı ve beni, ilerleyeceği yolda onu destekleyecek bir insan sandı. Onun için hayal kırıklığı olmalıydım. Betül’ün bende gördüğünü sandığı şeyin tam adı korkuydu. Ben, düşündükleriyle söyledikleri farklı olan, hayır demeyi başaramayan, gerekli tepkiyi gerektiği zaman veremeyen biriydim. Ben bir korkaktım. Ve neden korktuğumu bile bilmiyordum.

Cemal Fenerbahçeli olduğumu öğrendiğinde beni kanka, Betül’le evlenince adam, Alman’ı alınca kral ilan etmişti. Ama yanılıyordu. Alman’ı Betül bana zorla aldırmıştı. Evliliğim suyun üstüne inşa edilmiş bir apartman kadar sağlamdı. Ve futboldan hiç anlamazdım.

Cemal’le tanışana kadar ne bir topa vurmuşluğum ne de bir maç izlemişliğim vardı. Birileri sorduğunda Fenerbahçeliyim derdim çünkü dedem Fenerbahçeliydi. Cemal hiç maç izlemediğimi öğrendiğinde önce hayatının şokunu yaşamış, sonra benim için çok üzülmüştü. Beni bir Fenerbahçe maçına götürmeyi kendine görev edinmişti. Yedi yıl önce ilk maça gittiğimizde yol boyunca heyecandan hiç susmamış, sürekli stadı, taraftarı ve muhteşem takımı anlatmıştı. “Ortama bayılacaksın,” demişti. Gerçekten de bayılmıştım.

Futbol, Fenerbahçe, kazanmak ya da kaybetmek beni ilgilendirmemişti. Ama binlerce kişiyle birlikte bağırmak ruhumu temizleyen bir ayin gibiydi. Stattan ayrılırken kendimi annesinin koynuna bırakılmış bir bebek gibi hissediyordum. O günden sonra her yıl kombine bilet alıp gidebildiğim her maça gittim. Bir ara basketbol maçlarını da denedim ama futbolun yeri aynıydı. Ofisten çıktığımda Cemal soğuktan büzülmüş, ellerini pantolonunun ceplerine sokmuş ve çoktan sigara yakmıştı.

“Ne yiyoruz abi?” diye sordu, ağzındaki sigaranın dumanında yüzünü buruşturarak.

“Fark etmez, sen karar ver,” dedim.

Cemal yetenekli bir adamdı. Tabağındaki köftelere bir kez bile bakmadan onları çatalıyla avlarken bir yandan konuşmayı, bir yandan da lokantadaki dişileri kolaçan etmeyi başarabiliyordu. Temel ihtiyaçlar listesine göre, karşısında oturan ben, gereksiz olan tek şeydim.

“Bu akşam maça gidiyoruz, değil mi?” diye sordu, ardından suyundan bir yudum aldı.

“Gidiyoruz,” dedim hiç düşünmeden.

Neyi düşünecektim ki? Buz gibi soğuk bir cuma akşamı stada gidip maç izlemekten daha iyi bir planım olabilir miydi? Elbette evde oturup kendime çay yapabilir ve kitap okuyabilirdim. Ama benim için boş bir ev, kalabalık bir stattan daha soğuktu. Heyecanla bağırıp çağıran bir dolu adamı, mesaiden yorgun dönen suratsız bir Betül’e yeğlerdim.

Öğle tatilimiz, yemekten sonraki ikinci durağımızda, son dönemin revaçta mekânları kahvecilerden birinde devam etti. Bu kahveciler Cemal için altın madeniydi. O, sigara, kahve ve potansiyel manita üçgeninde sessizliğe bürünmüşken ben, belki rehavetimi alır diye düşünerek kahvemi içiyordum.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar