Fantastik Ön Okuma Mitoloji Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Kızların Suskunluğu” – Pat Barker

Kızların Suskunluğu

Yazar: Pat Barker
Orijinal Adı: The Silence of the Girls
Çevirmen : Seda Çıngay Mellor
Sayfa Sayısı : 320
İthaki Yayınları – 19 Haziran 2020

 

Guardian’a göre 21. yüzyılın en iyi 100 kitabından biri

Women’s Prize ve Costa Kitap Ödülleri En İyi Roman Adayı

NPR, WASHINGTON POST, FINANCIAL TIMES  VE THE ECONOMIST’E GÖRE YILIN EN İYİ KİTAPLARINDAN

Onu görmeden önce sesini duydum: Çığlığı surlarımızın içinde yankılanıyordu. Tanımak için onu görmenize gerek yoktu, şanı savaşacağı yerlere önceden gelirdi: Yüce ve zeki Akhilleus, tanrılara benzeyen Akhilleus… Ondan bahsederken bu isimlerin hiçbirini kullanmazdık. “Kasap” derdik biz ona.

Beni kendi şehrimden, tahtımdan kopardığı gün eski hayatıma dair her şey ardımda kaldı. Troya’yı almak üzere yola çıkmış bir ordunun kölesi, kardeşlerimi ve kocamı öldürmüş Akhilleus’un odalığıydım artık. Kim olduğunu önemsemediği bir ganimettim onun için, fazlası değil.

Neyi mi önemserdi peki? Şanını… çünkü pazarlık böyle yapılmıştı, hilekâr tanrıların ona verdiği söz buydu: Troya surları altında erken bir ölüme karşılık ebedi şan ve şeref. Ve ölümü yakındı, bunu biliyordu.

Ama bu hikâye savaşın nasıl şanlı olduğunu, erkeklerin ne kadar cesurca çarpıştığını anlatmayacak, o defalarca yapıldı. Hayır, bu tarihte unutulmaya zorlananların hikâyesi. Yine de unutulmayacağız, yıllar sonra bile anneler çocuklarına Troya şarkılarını söyleyecek, biz de onların rüyalarından eksik olmayacağız… kâbuslarından da.

Kızların Suskunluğu’nda Pat Barker, Troya Savaşı’nı Akhilleus, Odysseus ve Agamemnon gibi intikam peşindeki erkeklerin değil, onların gölgesinde kalan bir kadın olan Briseis’in gözünden anlatıyor ve İlyada destanına yepyeni bir bakış açısı getiriyor.

Ön Okuma

Sınıf ilk defa bir araya geldiğinde yoklama aldıktan
sonra, “Avrupa edebiyatının nasıl başladığını biliyor
musunuz?” diye sorardı. “Bir kavgayla. Avrupa
edebiyatının tamamı bir kavgadan filizlenmiştir.”
Sonra İlyada’sını alır ve ilk satırları sınıfa okurdu.
“Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini
söyle… İlk açıldığı günden beri araları erlerin başbuğu
Atreusoğlu’yla tanrısal Akhilleus’un.” Peki
bu iki vahşi, kudretli ruh neden kavga ediyor? Bar
kavgalarının sebebi gibi basit bir sebepten. Bir kadın
uğruna kavga ediyorlar. Aslında bir kız. Babasından
çalınmış bir kız. Savaşta kaçırılmış bir kız.”
–İnsan Lekesi, Philip Roth

KISIM BİR

1

Yüce Akhilleus. Zeki Akhilleus, ışıl ışıl Akhilleus, tanrılara benzeyen Akhilleus… Övgü dolu sıfatlar nasıl da üst üste yığılıyor. Biz ondan bahsederken bu isimlerin hiçbirini kullanmazdık. “Kasap” derdik biz ona. Ayağıtez Akhilleus. Bu ilginç işte. Başka her şeyden öte, zekâdan öte, yücelikten öte, onu tanımlayan şey hızıydı. Bir hikâye var, bir keresinde Tanrı Apollon’u Troya’nın bütün ovaları boyunca kovalamış. Sonunda köşeye sıkışan Apollon güya, “Beni öldüremezsin, ölümsüzüm ben,” demiş. “Ah, evet,” diye cevap vermiş Akhilleus.

“Ama ikimiz de biliyoruz ki ölümsüz olmasaydın ölmüştün.”

Kimsenin son sözü söylemesine izin yoktu, tanrıların bile. Onu görmeden önce sesini duydum: Savaş çığlığı Lyrnessos’un surları içinde yankılanıyordu. Biz kadınlara –çocuklara da tabii– yanımıza bir değişimlik üst baş ve taşıyabildiğimiz kadar yiyecek içecek alarak iç kaleye gitmemiz söylenmişti. Bütün saygıdeğer evli kadınlar gibi evimden nadiren çıkardım –gerçi evim bir saraydı, bunu kabul ediyorum– o yüzden güpegündüz sokakta yürümek gözüme neredeyse bir dinlence gibi görünmüştü. Neredeyse.

Kahkahaların, tezahüratların ve yüksek sesli şakaların altında bence hepimiz korkuyorduk. Erkeklerin püskürtüldüğünü biliyorduk – bir zamanlar kumsalda ve limanın çevresinde süregiden savaş artık tam kapıların önündeydi. Bağrışları, çığlıkları, kalkanlara çarpan kılıçları duyabiliyorduk; şehir düşerse bizi neyi beklediğini de biliyorduk. Yine de tehlike gerçekmiş gibi gelmiyordu, hiç değilse bana; diğerlerinin durumu benden daha fazla kavradığından şüpheliyim.

Yaşamlarımız boyunca bizi korumuş bu yüksek surların aşılması nasıl mümkün olabilirdi? Kucaklarında bebeklerini taşıyan ya da çocukların ellerinden tutan küçük kadın grupları şehrin daracık sokaklarından gelerek ana meydanda toplanıyordu. Yakıcı güneş ışığı, yıpratıcı bir rüzgâr ve iç kalenin bizi almak üzere uzanan kara gölgesi. Parlak
ışıktan karanlığa geçince gözlerimin bir anlığına körleşmesiyle tökezledim. Halktan kadınlarla köleler bodruma sokulmuştu, kraliyet ailesine ve soylu ailelere mensup kadınlarsa en üst kattaydı.

Dolambaçlı merdivende, daracık basamaklarda ayağımızı basacak yeri zar zor bularak ta tepeye kadar döne döne, döne döne tırmandık, sonunda birden kendimizi geniş, boş bir odada bulduk. Yarık şeklindeki pencerelerden dolan ışık huzmeleri eminde aralıklarla uzanıyor, odanın köşelerini karanlıkta bırakıyordu.

Yavaş yavaş etrafımıza bakındık, oturacak, öteberimizi yayacak ve evdeymişiz benzeri bir duyguya ermeye çabalamaya koyulacak yerimizi seçiyorduk. İçerisi başlangıçta serinceydi ama güneş yükseldikçe sıcak ve havasız hale geldi. Terli vücutların, sütün, bebek kakasının ve âdet kanının kokusu birkaç saat içinde neredeyse dayanılmaz oldu çıktı. Bebekler ve ufak çocuklar sıcak yüzünden huysuzlanıyordu. Anneler en küçük çocukları çarşaflara yatırıp yelpazeliyor, neler olduğunu tam anlayamayan abla ve abiler aşırı bir heyecana kapılmış halde etrafta koşup duruyordu.

On, on bir yaşlarında, savaşamayacak kadar küçük birkaç oğlan merdivenin başına yerleşmiş, işgalcileri püskürtüyormuş gibi yapıyordu. Dışarıdaki bağrışmalar ve çığlıklar gittikçe yükselip kapılar gümbürtüyle dövülmeye başlarken kadınlar kupkuru ağızlarıyla konuşmadan bakışıp duruyordu. Tekrar tekrar yankılanan bir savaş çığlığı vardı, kurt uluması kadar insanlık dışıydı. Oğul sahibi kadınlar ilk defa, kız evladı olan annelere imreniyordu çünkü kızların yaşamasına izin verilirdi. Savaşabilecek yaşa yaklaşmış oğlanlarsa katledilirdi. Bazen hamile kadınlar bile öldürülür, çocuklarının erkek olması ihtimaline karşı karınlarından mızraklanırdı.

Kocamın çocuğuna dört aylık hamile olan İsmene’yi fark ettim; ellerini sıkı sıkı karnına bastırmış, hamileliğinin belli olmadığı konusunda kendi kendini ikna etmeye çalışıyordu. Son birkaç günde sık sık bana bakarken yakalamıştım onu – bir zamanlar benimle göz göze gelmemeye o kadar dikkat eden İsmene’yi. Yüz ifadesi, bütün sözcüklerden daha açık bir şekilde şöyle diyordu: Şimdi sıra sende. Bakalım hoşuna gidecek mi? O hiç kırpışmayan, küstah bakışlar canımı yaktı. Kölelere iyi davranılan bir aileden geliyordum ve babam beni kral Mynes’e gelin verdiğinde aynı geleneği kendi evimde de sürdürmüştüm.

İsmene’ye merhametli davranmıştım ya da öyle davrandığımı düşünüyordum ama köleyle sahip arasında merhamet mümkün değildi de yalnızca çeşitli seviyelerde gaddarlık vardı belki? Odanın karşısındaki İsmene’ye baktım ve şöyle düşündüm: Evet, haklısın. Sıra bende artık. Kimse mağlubiyetten bahsetmese de hepimiz mağlup olmayı bekliyorduk. Ah, tek bir ihtiyar kadın hariç; kocamın büyük halası, kapılara geri çekilmenin yalnızca taktik icabı bir hile olduğu konusunda ısrarcıydı. Mynes onlara oyun ediyor, körlemesine bir tuzağın içine çekiyor sadece, diyordu. Kazanacak, çapulcu Yunanları denize dökecektik. Sanırım genç kadınların birkaçı ona inanmıştı da.

Derken o savaş çığlığı yeniden duyuldu, her defasında daha yakından geliyordu ve kimse adını ağzına almıyordu ama kim olduğunu hepimiz biliyorduk. Hava, yüzleşmek zorunda kalacaklarımıza dair öngörülerin ağırlığıyla doluydu. Anneler, hızla büyüyen fakat henüz evlilik için yeterince olgunlaşmamış kızlarına sarılıyordu. Dokuz ya da on gibi küçük yaşlardaki kızlar bile esirgenmeyecekti. Ritsa bana doğru eğildi.

“Eh, hiç değilse bakire değiliz.”

Bunu söylerken sırıtıyor, gebelikle geçirdiği uzun senelerin dişlerinde yarattığı boşlukları sergiliyordu; üstelik onca uğraşa karşın hiçbir çocuğu hayatta kalmamıştı. Başımı sallayıp zorla gülümsedim ama hiçbir şey söylemedim. Tahtırevanla iç kaleye taşınmaktansa geride, sarayda kalmayı seçen kayınvalidem için endişeliydim ve çektiğim endişe yüzünden kendime kızıyordum çünkü birbirimizin yerinde olsaydık onun benim için endişelenmeyeceği kesindi. Kayınvalidem bir senedir karnını şişiren ve etlerini kemiklerinden ayıran bir hastalıktan mustaripti. Nihayet yanına gitmem gerektiğine karar verdim, hiç değilse yeterince yiyeceği ve suyu olup olmadığına bakmam şarttı. Ritsa benimle gelmeye niyetliydi, ayaklanmıştı bile ama başımı iki yana salladım.

“Göz açıp kapayıncaya geleceğim,” dedim.

Dışarıda derin bir nefes aldım. O anda bile, dünya infilak edip kulaklarımın etrafından çağlayan gibi uğuldayarak akmak üzereyken bile temiz havayı içime çekmenin rahatlığını hissettim. Tozlu ve sıcaktı, genzimi yaktı ama yukarıdaki odanın kokuşmuş havasının ardından insana taptaze geliyordu. Saraya giden en kısa yol doğruca ana meydandan geçiyordu ama toprağa saçılmış okları görebiliyordum, daha ben bakarken bir başkası surların üzerinden uçtu ve bir toprak yığınına saplanıp titreşti. Hayır, risk almasam daha iyiydi. Ara sokakların birinden koştum, öyle dar bir sokaktı ki üstümde yükselen evler aşağıya neredeyse hiç ışık sızdırmıyordu. Saray duvarlarına varınca, hizmetkârlar kaçarken açık bırakılmış bir yan kapıdan içeri girdim. Sağ tarafımdaki ahırlardan atların tepişmeleri geliyordu. Avluyu geçtim, ana salona açılan geçitlerden birini hızla koşarak geçtim.

Uzak ucunda Mynes’ın tahtının durduğu geniş, yüksek tavanlı oda gözüme pek tuhaf göründü. Bu odaya ilk kez evlendiğim gün girmiştim; alev alev meşaleler taşıyan adamlarla çevrilmiş olarak babamın evinden tahtırevanla taşınıp getirilmiştim. Mynes, yanında annesi Kraliçe Maire ile beni karşılamak için bekliyordu. Babası bir sene önce ölmüştü, erkek kardeşi yoktu ve bir vâris edinmesi hayati önemdeydi.

Bu yüzden, erkeklerin evlenmesi beklenen yaştan çok daha genç bir yaşta evleniyordu ama zaten saray kadınları arasında işini gördüğünden ve ahırlarda çalışan birkaç delikanlıdan da haz aldığından şüphe yoktu. Sonunda tahtırevandan inip de hizmetçiler duvaklarımla harmaniyemi açarken titreyerek dikildiğimde nasıl bir hayal kırıklığı yaratmıştım kimbilir.

Sıskacık, ufacık tefecik bir şey, saçla gözden ibaret, kıvrımlı hiçbir yeri yok. Zavallı Mynes. Güzel kadın anlayışı, sabah arka tarafına şaplağı indirdiniz mi akşam yemeği için eve döndüğünüzde etlerini hâlâ titreşir halde bulacağınız kadar şişman bir kadın demekti. Ama elinden geleni yaptı, aylarca her gece, hiç de dolgun olmayan uyluklarımın arasında bir dolap beygiri hevesiyle çabaladı durdu. Ancak bunlar hamilelikle sonuçlanmayınca çabucak sıkılarak ilk aşkına döndü: Mutfakta çalışan, kölelerin sahip olduğu o maharetli şefkat ve saldırganlık karışımıyla Mynes’i daha on iki yaşındayken yatağına almış olan kadına.

Daha o ilk günde Kraliçe Maire’ye baktım ve baktığım anda beni bir mücadelenin beklediğini anladım. Meğer sadece mücadele değil, kanlı bir savaşmış önümdeki. On sekiz yaşına geldiğimde pek çok uzun ve acı dolu seferlerle ustalaşmış bir yaşlı kurt olmuştum. Mynes gerilimin hiç farkında değilmiş gibi görünüyordu, tecrübelerime göre erkekler, kadınlardaki saldırganlığa karşı ilginç bir şekilde kördür.

Miğferleri ve zırhlarıyla, kılıçları ve mızraklarıyla savaşçı olan onlardır, bizim savaşlarımızı görmez ya da görmezden gelirler. Belki de kabul ettikleri gibi yumuşak ve nazik yaratıklar olmadığımızı fark ederlerse huzurları kaçar? Bir bebeğim –bir oğlum– olsaydı her şey değişirdi ama bir senenin sonunda kuşağımı hâlâ küstahçasına sıkı sıkı bağlıyordum, sonunda torun özlemiyle çaresizliğe kapılan Maire ince belimi işaret edip açık açık güldü.

Hastalanmasaydı ne olurdu bilmiyorum. Önde gelen ailelerin birinden bir cariye seçmişti bile, bu kız yasal olarak evli olmasa da kraliçelikten sadece ismen yoksun olacaktı. Derken Maire’nin kendi karnı şişmeye başladı. Dalga dalga yayılan bir skandal kopmasına yetecek kadar gençti hâlâ. Kimdenmiş? diye soruyordu herkes. Kocasının mezarında dua etmeye gitmek dışında saraydan hiç çıkmıyordu ki! Ama sonra kraliçenin benzi sararmaya başladı, kilo verdi, vaktinin büyük kısmını sarayın kendisine ait kısmına kapanarak geçirir oldu.

Başında durup idare edemediği için on altı yaşındaki cariyeyle ilgili müzakereler sekteye uğrayıp söndü. Elime bir fırsat geçmişti, ilk fırsatımdı bu, ben de dört elle sarıldım ona. Çok geçmeden, geçmişte kraliçeye sadık kalmış bütün saray yetkilileri emrime girmişti. Ayrıca saray da idarenin Maire’de olduğu günlerden daha kötü yönetilmiyordu. Hatta daha etkin yönetildiği söylenebilirdi. Bütün bunları hatırlayıp düşünerek salonun ortasında durdum. Her zaman seslerle, tabak çanak şangırtılarıyla, koşturmacayla öylesine gürültülü olan saray mezar gibi sessiz uzanıyordu etrafımda.

Ah, şehir surlarının dışındaki çarpışma seslerini hâlâ duyuyordum ama daha ziyade yaz akşamlarında bir arının kesik vızıltısı gibilerdi, yalnızca sessizliği daha da yoğunlaştırıyorlardı sanki. Orada, salonda kalmak hatta daha iyisi iç avluya çıkıp en sevdiğim ağacın altında oturmak isterdim ama Ritsa’nın beni merak edeceğini biliyordum, o yüzden yavaş yavaş merdivenden çıkıp ana koridordan kayınvalidemin odasına yöneldim. Açtığım sırada kapı gıcırdadı. Oda yarı karanlıktı, Maire kepenkleri kapalı tutardı; ışık gözlerini acıttığından mı, yoksa değişmiş görüntüsünü dünyadan saklama arzusu duyduğundan mı yapıyordu bilmiyordum.

Eskiden çok güzel bir kadındı. Çeyizinin bir parçası olan kıymetli bronz aynanın ortalarda olmadığını birkaç hafta önce fark etmiştim. Yatakta bir hareket. Solgun bir yüz loşluğun içinde bana doğru döndü.

“Kim o?”

“Benim, Briseis.”

Yüz hemen başka tarafa çevrildi. Duymayı umduğu isim benimki değildi. Güya Mynes’in bebeğini taşıyan –gerçekten taşıyordu herhalde ama kölelerin sürdüğü hayatlar göz önüne alınınca çocuğun babasını bilmek her zaman mümkün olmuyordu– İsmene’den enikonu hoşlanmaya başlamıştı. O çocuk, bu son umutsuz haftalarda, aylarda Maire’nin umudu haline gelmişti. Evet, İsmene köleydi ama köleler özgür bırakılabilirdi, hele bir de çocuk oğlansa… Odanın içine ilerledim.

“Bir ihtiyacınız var mı?”

“Yok.” Düşünmemişti bile, tek isteği oradan gitmemdi.

“Suyunuz kâfi mi?”

Yatağın yanındaki komodine bir göz attı. Yatağın etrafından dolaşıp testiyi aldım, neredeyse ağzına kadar doluydu. Maire’ye büyük bir bardak su doldurdum, sonra testideki suyu tazelemek üzere odanın kapısından en uzaktaki köşede duran su küpüne gittim. Üstünde ince bir tabaka toz olan ılık, bayat su. Testiyi iyice derine daldırdım, sonra yatağın yanına taşıdım. Yatak neredeyse karanlıkta kalmasına rağmen dört keskin ışık çizgisi ayaklarımın altındaki kırmızı-mor halıyı bölüyor, gözlerimi acıtıyordu.

Maire doğrulup oturmaya çalışıyordu. Bardağı dudaklarına götürdüm, açgözlülükle içti, hırpalanmış gırtlağı her yudumda inip kalkıyordu. Bir süre sonra başını kaldırdı, yeterince içtiğini sandım ama kupayı uzaklaştırmaya kalktığımda miyavlar gibi bir sesle itiraz etti. Nihayet bitirdiğinde peçesinin bir köşesiyle hafifçe ağzını sildi. Bana garaz bağladığını hissedebiliyordum çünkü susuzluğuna, çaresizliğine şahit olmuştum. Başının arkasındaki yastıkları düzelttim. Öne eğildiğinde, omurgası solgun teninin altında insanı afallatacak derecede belirginleşiyordu. Pişmiş balıktan ayıklanıp çıkarılırdı böyle omurgalar.

Onu yavaşça yastıkların üstüne yatırdım, memnuniyetle iç çekti. Çarşafları düzelttim, ketenin her kıvrımından yaşlılık, hastalık kokuları yayılıyordu. Ve de sidik kokusu. Öfkelenmiştim. Bu kadından o kadar uzun süre öyle şiddetle nefret etmiştim ki. Üstelik nefretim sebepsiz de değildi. Evine on dört yaşında bir kızken gelmiştim, yol gösterecek bir anneden yoksun bir kız olarak. Bana şefkat gösterebilirdi ama göstermemişti, yolumu bulmama yardım edebilirdi ama etmemişti. Onu sevmem için hiçbir sebep yoktu ama o anda beni öfkelendiren şey şuydu ki Maire, buruşuk et ve kırılgan kemiklerden ibaret bir yığından başka bir şey olmayacak şekilde büzülüp küçülürken bana nefret edebilecek çok az şey bırakmıştı geriye. Evet, kazanmıştım ama içi boş bir zaferdi bu, üstelik bu boşluk sadece Akhilleus’un o anda kapıyı dövüyor olmasından da kaynaklanmıyordu.

“Benim için yapabileceğin bir şey var aslında.” Sesi tiz, berrak ve soğuktu. “Şu sandığı görüyor musun?”

Zor seçiyordum ama evet, görüyordum. Yatağın ayak ucunda kendi gölgesinin içinde yığılmış, ağır, oymalı meşeden bir dikdörtgen.

“Bir şeyi almanı istiyorum.”

Ağır kapağı kaldırmakla etrafa kuş tüyleriyle bayat şifalı ot karışımının küflü kokusu yaydım.

“Ne arıyorum?”

“Bir bıçak olacak. Hayır, üstte değil, aşağılarda… Görebiliyor musun?”

Ona bakmak için döndüm. O da doğruca bana bakıyordu göz kırpmadan, bakışlarını kaçırmadan. Bıçak, yatak örtülerinin üçüncü ve dördüncü katları arasına sokulmuştu. Kınından çıkardım, keskin ağzı bana hınzırca göz kırptı. Bulmayı beklediğim küçük, süslü bıçakla, zengin kadınların etlerini kestiği türden bıçakla hiçbir ilgisi yoktu. Bir erkeğin ayin hançeri uzunluğundaydı, bir zamanlar Maire’nin kocasına aitti muhakkak.

Bıçağı ona götürüp ellerine bıraktım. Kabzaya gömülmüş mücevherlere parmaklarını sürerek baktı silaha. Bir an için benden onu öldürmemi mi isteyecek acaba diye düşündüm ve isterse neler hissedeceğimi merak ettim ama hayır, Maire içini çekip bıçağı yan tarafa bıraktı. Kendini yatakta birazcık daha yukarı çekerek,

“Bir şey duydun mu?” diye sordu. “Neler olduğunu biliyor musun?”

“Hayır. Kapılara yakınlar, onu biliyorum.” O sırada ona acıyabilirdim, oğlunun öldürüldüğü haberini almayı korkuyla bekleyen, yaşlı –hastalık yaşlandırmıştı Maire’yi– bir kadın.

“Bir şey duyarsam size mutlaka haber veririm…”

Başını sallayarak artık gitmemi işaret etti. Kapıya vardığımda elim kapı kolunun üstünde bir an duraklayıp geriye baktım ama Maire başka tarafa dönmüştü bile.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar