Mia Strandberg
Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Kallokain” – Karin Boye

Kallokain

Yazar: Karin Boye
Orijinal Adı: Kallocain
Çevirmen : Sevda Deniz Karali
Sayfa Sayısı : 200
İthaki Yayınları – 19 Haziran 2020

 

“İÇİMDE HİÇ ŞÜPHE YOKTU ARTIK: YENİ BİR DÜNYANIN YARATILIŞINA KATILIYORDUM BEN.”

Bir şair de olan Karin Boye hayatının son dönemini II. Dünya Savaşı’nın gölgesinde yaşadı. İşgal tehdidi altındaki ülkesi İsveç’te sansür, korku ve güvensizlik cenderesinde bir umut ışığı niyetine dünya edebiyatına bu distopyayı armağan etti. İnsan zihninin derinliklerine dair, totaliter gerçekliğe karşı ilaç olarak gördüğü bireyin savunusu olan Kallokain, Boye’nin son ve en önemli eseridir.

Cesur Yeni Dünya ile 1984 arasında bir tarihte kaleme alınan Kallokain’de sorun gerçekliktir. Dünyadevlet de diğer bütün devletler gibi halkı üzerinde tam bir egemenlik kurmuş, insanlara kendi gerçekliğini dayatmıştır. Askeri bir hiyerarşi üzerinde yükselen bu mekanizmada en büyük gurur ise, silah arkadaşlarına layık biri olarak hainliğe karşı en yakınından bile kuşkulanmaktır.

İyi bir silah arkadaşı olma amacındaki Leo Kall, insanları bildiklerini söylemeye mecbur bırakan bir ilaç geliştirir. Artık kimse hiçbir şey saklayamayacak, her yerde görev başında olan polis gözleri ve polis kulaklarına rağmen ihanet içinde olan hainler daha eyleme geçemeden birer birer ortaya çıkarılacaktır. Böylece kolektif kurumlar asosyal yatkınlıkların gizlendiği bütün köşeleri fethedecek ve devletin yüce birliği tamamlanacaktır.
Ancak Leo Kall gerçekleri söylemeye mecbur ettiği insanlardan duyduklarıyla başka türlü bir birliğin mümkün olabileceğine ve gücüyle, insanın içindeki bütün ölü kalıntıları iyileştirebileceğine dair bir şüpheye kapılır.

Kallokain, gerçekliğin acı ilacı.

Ön Okuma

1

Yazmaya oturduğum bu kitap şüphesiz ki çoğu kişiye anlamsız gelecektir —gerçi “çoğu” kişinin bunu okuma şansı bulacağını hayal dahi edebilir miyim bilmiyorum-— çünkü bu işe kendi irademle, kimsenin talebi olmaksızın koyuldum ve doğrusu kitabın amacından kendim de pek emin değilim.

Yazmak zorundayım ve yazacağım, bu kadar. Tek bir kelimenin dahi tesadüfi konuma düşmemesi adına eylem ve söylemde amaçla metodun gerekliliği daima karşı konulamaz olsa da bu kitabın yazarı tersi yolu, amaçsızlığı izlemeye mecbur kaldı. Bir mahkum ve kimyager olarak buradaki yıllarım -yirmiden fazla olmuştur sanıyorum- büyük gayretler ve ivedilikle geçmiş olsa da içimde bunun yetersiz olduğunu hissettiren ve tek başıma kesinlikle tasavvur edemeyeceğim ama her nasılsa derinlemesine ve neredeyse acı verici, yepyeni bir vazifeye ilham veren, bunu tasavvur edebilmemi sağlayan bir şey var. Bu vazife, kitabımı bitirdiğim zaman tamamlanmış olacak. Bu nedenle karalamalarımın bütün o mantıklı ve uygulamalı düşüncelere kıyasla ne kadar anlamsız ve mantıksız göründüğünün farkında olmama karşın yine de bu şekilde yazmalıyım.

Muhtemelen önceden olsa buna cesaret edemezdim. Belki de tutsaklığım beni umursamaz kılmıştır. Şu anki yaşam koşullarım, özgür bir adam olduğum zamanlardakinden pek de farklı değil. Yemek burada biraz daha kötü fakat buna kısa sürede alıştım. Buradaki ranzam Kimya Şehri No.4’teki evimdeki yatağıma kıyasla biraz daha sert ama buna alıştım. Temiz havaya daha seyrek çıkabiliyorum ama buna da alıştım. En kötüsü karımdan ve çocuklarımdan ayrılmamdı; onlara ne olacağını bilmiyordum, hâlâ da bilmiyorum ve bu durum, tutsaklığımın ilk yıllarında sürekli huzursuzluk ve endişe hissetmeme sebep oldu.

Ancak zaman geçtikçe yavaş yavaş öncesinden bile daha rahat hissetmeye, varlığımı yadırgamamaya başladım. Burada endişeleneceğim hiçbir şey yok. Ne astlarım var ne şeflerim; tek istisna, ara sıra işimin başımdayken beni rahatsız eden ve yalnızca kurallara uyup uymadığımla ilgilenen hapishane muhafızları. Ne bir koruyucum var ne de bir rakibim. Her ne kadar yabancı olmam sebebiyle bir miktar küçümser gibi dursalar da kimya alanındaki yeniliklerden bahsetmek üzere zaman zaman tanıştırıldığım biliminsanları bana karşı her zaman kibar bir tarafsızlık içindeler.

Hiçbirinin bana imrenmeyi akıllarının ucundan bile geçirmeyeceğini biliyorum. Sözün kısası bazen bir şekilde, özgürken olacağımdan daha özgür hissediyorum. Fakat sakinliğin yanı sıra geçmişimle uğraşma arzusu oluşmaya başladı içimde, öyle ki hayatımın bu olaylı dönemine dair anılarımı kâğıda dökmezsem asla huzur bulamayacağım. Yazma fırsatını bilimsel çalışmalarım sayesinde elde ettim, üstelik bitmiş bir çalışmayı teslim etmeden önce hiçbir inceleme de yapılmıyor. İşte bu sayede kendime bu mutluluğu yaşatabiliyorum, bir ihtimal yaşayabileceğim son mutluluk olsa da.

Hikayem başladığı sırada kırkıma yaklaşıyordum. Başka türlü bir girizgah yapmak gerekirse o zamanlar hayatı nasıl gördüğümden de bahsedebilirim sanırım. Onu ister bir yol olarak görsün ister büyük bir savaş, büyüyen bir ağaç ya da dalgalı bir deniz; bir insanı, hayatı nasıl gördüğünden daha iyi tanıtan çok az şey vardır. Ben hayata itaatkar bir öğrencinin gözüyle bakıyor, onu insanın her katını olabildiğince çabuk, hatta nefes nefese çıkması, rakiplerini her zaman aşağısında bırakması gereken bir merdiven olarak görüyordum.

Aslında gerçek hayatta o kadar çok rakibim de yoktu. Laboratuvardaki çoğu iş arkadaşımın asıl gayesi askeri alana yönelikti ve günlük çalışmalarını akşamın askeri egzersizlerinden sıkıcı fakat gerekli kesintiler olarak görüyorlardı. Her ne kadar fena bir asker olmasam da kimya çalışmalarıma duyduğum ilginin askeriyeye katılma isteğimden çok daha büyük olduğunu hiçbirine itiraf etmeye cesaret edemezdim. Her neyse, merdivenimde hızla yukarı tırmanıyordum işte. Ardımda kaç basamak bıraktığımı hiç düşünmemiştim ya da beni tepede ne tür bir zaferin beklediğini.

Belki de hayat binasını, tıpkı şehirlerimizdeki sıradan yerleşkelerimiz gibi yeraltında insanın toprağın bağırsaklarından başlayıp nihayet çatı terasına, açık havaya, rüzgâra ve gün ışığına çıkabildiği bir şey gibi hayal etmiştim belli belirsiz de olsa. Hayat serüvenimde rüzgârın ve gün ışığının neye karşılık geldiğinden tam olarak emin değilim gerçi. Yine de her yeni katın üst makamlardan gelen kısa, resmi bildirilerle işaret edildiğine emindim: başarılı geçen bir inceleme, geçilen bir sınav, daha önemli bir etkinlik alanına terfi gibi. Ardımda bu gibi birçok önemli başlangıç ve tamamlanma noktası vardı aslında fakat yeni bir tanesini önemsiz kılacak kadar da çok sayılmazlardı. Bu nedenle kontrol şefimin ertesi gün gelebileceği ve dolayısıyla insan denekler üzerinde çalışabileceğim haberini aldığım o kısacık telefon konuşmasından dönerken biraz da heyecanlıydım. Demek yarın, şu âna kadarki en büyük keşfimin ateşle imtihan günü olacaktı.

O kadar keyiflenmiştim ki mesaimin son on dakikasında yeni bir işe başlamam mümkün değildi. Bu yüzden -sanırım hayatımda ilk defa- sahtekârlık yaptım ve araç gereci erkenden, ağır ağır ve dikkatle kaldırmaya başladım; bir yandan da iki yanımdaki camdan bölmeleri kontrol ediyor, beni izleyen biri var mı diye bakıyordum. Mesainin bittiğini haber veren zil çalar çalmaz koştura koştura uzun laboratuvar koridorlarına çıktım; görünürdeki ilk insanlardan biriydim. Hemen duşumu aldım, iş kıyafetlerimi kaldırıp boş vakit üniformamı giydim ve asansöre atladım; birkaç dakika sonra yukarıdaki sokağa çıkmıştım. Bize tahsis edilen daire çalıştığım bölgede olduğundan yüzeye çıkma iznim vardı ve açık havada dolanmayı çok seviyordum.

Metro istasyonunu geçtiğim sırada aslında Linda’yı da bekleyebileceğimi düşündüm. Erkenciydim çünkü ve metroyla yirmi dakika kadar süren erzak fabrikasından henüz eve varmış olamazdı. Az önce bir tren geldiğinden yeraltından akın akın insan çıkıyor, turnikelerde yüzey izinleri kontrol ediliyor, sonra etrafımdaki sokaklara dağılıyorlardı. Açıldıklarında yalnızca on dakika içinde gökyüzünden bakıldığında şehri görünmez kılacak dağ grisi ve çayır yeşili branda rulolarıyla terasların üzerinden orada durmuş bu insan sürüsünü, evlerine dönmeye çalışan boş vakit üniformalı bu askerleri izlerken birdenbire bütün bu bireylerin belki de benimle aynı hayale sahip olduğunu fark ettim: Hepsi de yükselmeyi düşlüyordu.

Bu düşünce beni sarstı. Geçmiş zamanlarda, sivil dönemde insanları daha geniş yaşam alanları, daha güzel yiyecekler ve daha çekici kıyafetler için çabalamaya ve çalışmaya ikna etmenin gerekli olduğunu biliyordum. Fakat şimdilerle böyle şeylere gerek yoktu. Standart daireler -bekârlar için tek, aileler için iki odalı- en düşük sınıftan en fazlasını hak edene kadar herkese yetiyordu. Kurum mutfağından gelen yiyecek, generalden erlere kadar herkesi doyuruyordu. Ortak üniforma ise -iş için, boş vakitler için ve kolluk hizmeti için birer tane- erkeği olsun kadını olsun, üst sınıfı olsun alt sınıfı olsun herkes için aynıydı; rütbeler hariç tabii. Rütbelerin de kimse için farklı bir hoşluğu yoktu gerçi.

Yüksek bir rütbenin arzulanmasının sebebi, simgelediği şeyde yatıyordu. Dünyadevlet’teki bütün silah arkadaşlarının maneviyata verdikleri önemin, en büyük başarı olarak gördükleri hedefin yakalarındaki, hem özgüvenleri hem de diğerlerinin saygısı için gerekli olan üç siyah şeritte somut ifadesini bulduğunu düşünüyordum. İnsan nesnel zevklerini yeterince, hatta gereğinden fazla tatmin edebilirdi zaten -eski sivil-kapitalist on iki odalı dairelerin sembolden başka bir şey olmadığından şüpheleniyorum bu yüzden- ancak bundan, rütbe diye anılıp arzulanan bu en tatlı imtiyazdan bıkmak diye bir şey yoktu. Çok fazla saygı ve güven elde edip de daha fazlasını arzulamayan yoktu. Sonsuza kadar emniyete alınmış sağlam toplumsal sistemimiz işte bu en yüce, en gururlu ve en arzulanan şeye dayanıyordu.

Metro çıkışında durmuş, bir rüyada gibi bölgemizin etrafını saran dikenli tel örgüde nöbet tutan muhafızları seyrederken bunları düşünüyordum işte. Dört tren daha istasyona varmış, dört kere daha bir insan sürüsü gün ışığına çıkmıştı, derken Linda turnikelerin orada göründü. Hemen yanına gittim, eve doğru yan yana yürümeye başladık.

Dışarıda sohbet edilmesine imkân tanımayan gece gündüz devam eden hava kuvvetleri manevralarından dolayı konuşmamız söz konusu değildi. Yine de mutlu olduğumu fark edip her zamanki ciddi ifadesiyle bile olsa cesaret verir gibi başını salladı. Binamıza varıp bizi yeraltındaki dairemize götüren asansöre bindiğimizde nihayet bir sessizlik sarmıştı etrafımızı -metronun duvarları bile titreten gürültüsü sohbetimizi gizleyecek kadar yüksek değildi- ama o zaman bile eve girene kadar konuşmamaya dikkat ettik. Biri asansörde konuştuğumuzu duysaydı, çocukların ya da ev yardımcımızın duymasını istemediğimiz konular konuştuğumuzdan şüphelenilmesi kaçınılmaz olurdu. Devlet düşmanlarının ya da diğer suçluların, asansörleri komplo mekânı olarak kullandığı kayıtlı vakalar vardı; teknik sebeplerden dolayı polis gözü ve kulağı denilen cihazlar asansörlere yerleştirilemediğinden ve bir sürü başka işi olan kapıcının da sürekli  inip çıkan asansörü dinlemesi mümkün olamayacağından buralar bariz seçenek oluyordu.

Aile odamıza varana kadar bir şey konuşmamaya dikkat ettik; o haftaki ev yardımcımız akşam yemeği için masayı çoktan hazırlamış, çocukları da binanın kreşinden almış bekliyordu.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar