Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Leviathan Uyanıyor” – Enginlik Serisi 1. Kitap

Leviathan Uyanıyor (Enginlik Serisi 1. Kitap)

Yazar: James S. A. Corey
Sayfa Sayısı : 508
İthaki Yayınları – Mayıs 2013

Gelecek… tam da olması gerektiği gibi…
-The Wall Street Journal-

Gezegenlerarası sürükleyici bir macera.
-Publishers Weekly

The Expanse televizyon dizisinin (1. sezon) esinlendiği serinin ilk kitabı.

İnsanlık güneş sistemini, Mars’ı, Ay’ı, Asteroit Kuşağı’nı ve de ötesini- kolonileştirmiştir. Fakat yıldızlar hâlâ erişilmezdir. Jim Holden Satürn’ün halkaları ile Kuşak’taki maden istasyonları arasında mekik dokuyan bir buz şilebinin idari subayıdır. O ve mürettebatı Scopuli adındaki terk edilmiş bir gemiye rastladıklarında korkunç bir sırla karşılaşırlar. Bu birileri için uğruna cinayet işlenecek bir sırdır, hem de Jim ile mürettebatının hayal bile edemeyecekleri bir ölçekte. Jim gemiyi oraya kimin ve niye bıraktığını bulamazsa güneş sisteminde savaş çıkacaktır. Dedektif Miller bir kızı aramaktadır-milyarlarca kişilik bir sistemdeki tek bir kızı. Fakat kızın ailesinde para boldur ve parayı veren düdüğü çalmaktadır. İpuçları onu Scopuli’ye ve isyancı sempatizanı Holden’a çıkardığında Miller bu kızın tüm olup bitenlerin anahtarı olabileceğini anlar. Holden ile Miller’ın Dünya hükümeti, Dış Gezegen devrimcileri ve gizli şirketler arasındaki ince bir çizgide yürümeleri gerekmektedir-ve şans onlardan yana değildir. Fakat Kuşak’ta farklı kurallar geçerlidir ve küçük bir gemi bile evrenin kaderini değiştirebilir.

 

Ön Okuma

Açılış: Julie

Scopuli sekiz gün önce ele geçirilmişti ve Julie Mao nihayet vurulmaya hazırdı.

Bu noktaya ulaşması için bir depolama dolabında sekiz gün kapalı kalması gerekmişti. İlk ikisi boyunca kendisini oraya koyan zırhlı adamların ciddi olduklarından emin bir halde hareketsiz beklemişti. Götürüldüğü gemi ilk saatlerde iticilerini kullanmadığından Julie dolabın içinde serbestçe uçmuş, duvarlara veya o boşluğu paylaştığı atmosfer elbisesine çarpmamak için nazik dokunuşlardan faydalanmıştı. Gemi hareket etmeye başladığındaysa itiş ona ağırlık kazandırmıştı. Julie bacaklarına kramp girene dek sessizce ayakta durmuş, sonra da yavaşça oturarak dizlerini göğsüne doğru çekmişti. Tulumunun içine işemesine rağmen sıcak ve kaşındırıcı ıslaklığı ya da kokuyu umursamıyor, yalnızca kayıp yerde bıraktığı ıslak birikintiye düşebileceğinden endişeleniyordu. Herhangi bir ses çıkartamazdı. Oracıkta vururlardı onu.

Üçüncü gün geldiğinde susuzluk onu faaliyete geçmeye zorlamıştı. Geminin gürültüsü dört bir yandaydı. Reaktörün ve iticinin o belli belirsiz sesaltı homurtusu. Güvertelerin arasındaki basınçlı kapılar açılıp kapandıkça pistonların ve çelik sürgülerin daimi tıslaması ve gümbürtüsü. Metal güvertelerde yürüyen ağır botların patırtısı. Julie duyabildiği tüm seslerin uzaklaşmasını bekledi, ardından çevresel elbiseyi kancalarından alıp dolap zeminine serdi. Yaklaşan bir ses olup olmadığını anlamak için kulak kesilerek elbiseyi ağır ağır söktü ve su deposunu çıkardı. Depodaki su eski ve bayattı; belli ki elbise uzun zamandır kullanılmamış veya bakıma alınmamıştı. Fakat Julie günlerdir bir yudum bile su içmemişti ve elbisenin hazne torbasındaki sıcak, yoğun sıvı o güne kadar tattığı en güzel şeydi. Kana kana içip de kusmamak için kendini zorlaması gerekti.

İşeme dürtüsü geri geldiğinde kateter torbasını elbisenin içinden çıkarıp aldı ve ihtiyacını onunla giderdi. Artık takviyeli elbiseyi yere yastık yaparak rahat denebilecek bir halde otururken, kendisini esir alanların kimler olduğunu merak ediyordu—Koalisyon Donanması mı, korsanlar mı, yoksa daha beteri mi? Bazen uyukladığı bile oldu.

Dördüncü günde tecrit, açlık, can sıkıntısı ve sidiğini depolayabileceği yer sayısının giderek azalması Julie’yi nihayet onlarla temas kurmaya teşvik etti. Kulağına boğuk acı çığlıkları çalınmıştı. Yakınlarda bir yerde gemi arkadaşları dövülüyor veya işkenceye maruz bırakılıyordu. Julie kendisini esir alanların dikkatini çekerse belki onu diğerlerinin yanına götürürlerdi. Bunda bir sorun yoktu. Dayak yemekle başa çıkabilirdi. Arkadaşlarını tekrar görebilecekse bu ufak bir bedeldi.

Dolap hava kilidinin iç kapısının yanında yer alıyordu. Julie içinde bulunduğu geminin dahili planı hakkında bir şey bilmese de böyle yerler genellikle uçuş sırasında yüksek bir trafiğe maruz kalmazdı. Julie ne diyeceğini, kendini nasıl takdim edeceğini düşündü. Nihayet birilerinin oraya doğru yürüdüğünü işitince dışarı çıkmak istediğini bağırmaya çalıştı. Boğazından çıkan kuru hırıltı onu şaşırttı. Biraz salya oluşturmak için yutkunarak dilini oynattı ve tekrar denedi. Gırtlağından silik bir gıcırtı daha yükseldi.

İnsanlar dolap kapağının hemen dışındaydı. Bir ses usulca konuşuyordu. Julie tam kapağa vurmak için yumruğunu kaldırmıştı ki, sesin ne dediğini duydu.

Hayır. Lütfen hayır. Lütfen yapmayın.

Dave. Julie’nin gemisinin tamircisi. Eski çizgi filmlerden klipler toplayan ve bir milyon fıkra bilen Dave alçak, çaresiz bir sesle yalvarıyordu.

Hayır, lütfen hayır, lütfen yapmayın, diyordu.

Pistonların ve kilitleme sürgülerinin takırtısıyla birlikte hava kilidinin iç kapısı açıldı. İçeri bir şey atılırken tok bir şapırtı duyuldu. Başka bir takırtıyla birlikte hava kilidi kapandı. İçerideki hava tıslayarak dışarı çıktı.

Hava kilidinin döngüsü sona erince dolabın dışındakiler yürüyüp gittiler. Julie dikkatlerini çekmek için kapağa vurmadı.

* * *

Gemideki delilleri ortadan kaldırmışlardı. İç gezegen donanmaları tarafından alıkonulmak kötü bir senaryoydu, ama hepsi de öyle bir şeyle nasıl başa çıkacakları konusunda eğitilmişlerdi. Hassas DGİ verileri silinmiş ve sahte tarih imlerine sahip zararsız gözüken kayıtlar onların üstüne yazılmıştı. Bir bilgisayara güvenilemeyecek kadar hassas olan şeyler kaptan tarafından yok edilmişti. Saldırganlar gemiye çıktığında mürettebat masum numarası yapabilirdi.

Fakat bunların bir önemi olmamıştı.

Kargo ve izinler hakkında soru sorulmamıştı, istilacılar orası babalarının malıymış gibi gelmişlerdi ve Kaptan Darren hemen yelkenleri suya indirmişti. Diğer herkes —Mike, Dave, Wan Li— ellerini kaldırıp sessiz sedasız teslim olmuştu. Korsan mı, köle taciri mi, başka bir şey mi oldukları anlaşılmayan adamlar onları ev vazifesi gören küçük yük gemisinden alıp götürmüş ve en ufak bir çevresel elbise bile giydirmeksizin bir yanaşma borusundan geçirmişlerdi. Kendileriyle boşluk arasındaki tek şey tüpün incecik polyester katmanıydı: yırtılmamasını umuyorlardı; yırtılırsa ciğerlerine veda etmeleri gerekecekti.

Julie de direnmemişti. Fakat daha sonra piç kuruları ona el sürmeye kalkarak giysilerini çıkarmak istemişlerdi.

Beş senelik düşük yerçekimli jiu jitsu eğitimi ve yerçekiminin olmadığı sınırlı bir alan. Julie epey hasar vermişti. Tam kazanabileceğini düşünmeye başlarken, nereden geldiği anlaşılmayan zırhlı bir eldivene sarılı bir yumruk inmişti suratına. O andan sonra her şey bulanık bir hal almıştı. Ardından da depolama dolabı ve ses çıkartırsa vurun komutu. Aşağıda arkadaşlarım döverlerken ve içlerinden birini hava kilidinden dışarı atarlarken ses çıkarmaksızın geçen dört gün.

Altıncı günün peşinden bir sükunet çöktü.

Bilinçli geçen anlar ve bölük pörçük rüyalar arasında gidip gelen Julie yürüme, konuşma ve basınçlı kapı seslerinin; reaktörün ve iticinin sesaltı homurtusunun azar azar kaybolduğunun ancak hayal meyal farkındaydı. İtici sustuğu zaman yerçekimi de kayboldu ve Julie eski kızağıyla yarış yaptığı bir rüyadan uyanarak kendini havada süzülürken buldu. Kasları adeta itiraz çığlıkları atmasına rağmen zamanla gevşedi.

Kendini kapağa doğru çekip kulağını soğuk metale dayadı, içini panik kapladığı sırada hava geri dönüştürücülerinin alçak sesini işitti. Gemide halen güç ve hava olsa da, itici çalışmadığı gibi hiç kimse kapı açmıyor, yürümüyor, konuşmuyordu. Belki mürettebat toplantıdaydı. Veya başka bir güvertede parti veriliyordu. Yahut herkes mühendislikte ciddi bir sorunu çözmekteydi.

Julie o günü dinleyerek ve bekleyerek geçirdi. Yedinci günde son yudum suyu da tükenmişti. Yirmi dört saattir gemideki hiç kimse onun işitme mesafesi dahilinde hareket etmiş değildi. Julie ağzında biraz salya toplayana kadar çevresel elbiseden yırttığı plastik etiketi emdi ve bunun ardından bağırmaya başladı. Sesi kısılana kadar da bağırdı.

Hiç kimse gelmedi.

Sekizinci gün vurulmaya hazırdı. İki gündür susuzdu ve atık torbası dört gündür doluydu. Omuzlarını dolabın arkasına verdi ve ellerini yan duvarlara dayadı. Sonra da iki bacağıyla birden yapabildiği kadar sert bir tekme attı. İlk tekmesini izleyen kramplar Julie’yi neredeyse kendinden geçiriyordu. Onun yerine çığlık attı. Aptal kız, dedi kendi kendine. Vücudu su kaybetmişti. Sekiz gün hareketsiz kalmak kas zayıflığının başlaması için yeter de artardı bile. En azından gerinmesi gerekirdi.

Sertleşen kaslarındaki boğumlar geçene kadar onlara masaj yaptı, ardından gerinerek dojodaymışçasına zihnini odakladı. Vücudunun kontrolünü geri kazanınca tekrar bir tekme attı. Ve tekrar. Ve tekrar; ta ki dolabın kenarlarından ışık sızmaya başlayana dek. Ve tekrar; ta ki dolap kapağıyla çerçevesi arasında üç menteşeden ve kilit sürgüsünden başka bir temas noktası kalmayana kadar.

Son bir tekme daha. Kapak o denli eğrildi ki sürgü yerinden çıktı ve kapak savrularak açıldı. Julie duruma göre hangisi daha faydalı olacaksa, tehditkar veya korkmuş gözükmeye hazır bir vaziyette ellerini yarı yarıya kaldırarak dolaptan dışarı fırladı.

Güverte genelinde hiç kimse yoktu: hava kilidi, son sekiz gündür kaldığı elbise depolama odası, farklı amaçlı başka yarım düzine oda. Hepsi boştu. Julie bir ADF çantasından kafa kırmaya uygun ebatta bir manyetik boru anahtarı aldı, sonra da tayfa merdivenini kullanarak aşağıdaki güverteye indi.

Sonra onun aşağısındakine ve ardından bir aşağıdakine daha. Pırıl pırıl, neredeyse askeri düzendeki personel kamaraları. Bir boğuşmanın izlerini taşıyan kantin. Boş bir revir. Torpil hangarı. Hiç kimse, iletişim santrali insansız, elektriksiz ve kilitliydi. Akmayı sürdüren birkaç sensör kaydında Scopuli’den eser yoktu. Julie’nin içini yeni bir korku kapladı. Güverteler ve odalar birbiri ardına boştu. Bir şeyler olmuştu. Bir radyasyon sızıntısı. Havadaki bir zehir. Tahliyeyi mecbur kılan bir şey. Julie gemiyi tek başına uçurup uçuramayacağını merak etti.

Fakat gemi tahliye edilseydi Julie onların hava kilidinden dışarı çıktıklarını duyardı, değil mi?

Son güverte kapağına, yani mühendisliğe açılanına vardı ve kapak otomatik olarak açılmayınca durdu. Kilit panelindeki kırmızı bir ışık odanın içeriden kilitlendiğini gösteriyordu. Julie’nin aklına yeniden radyasyon ve büyük ölçekli arızalar geldi. Fakat o ikisinden biri gerçekleşmiş olsaydı kapı ne diye içeriden kilitlenecekti ki? Üstelik oraya varana kadar birbiri ardına pek çok duvar panelini geride bırakmıştı. Onların hiçbiri herhangi bir uyarı ışığıyla yanıp sönmüyordu. Hayır, mesele radyasyon değildi. Başka bir şeydi.

Burada daha fazla karışıklık mevcuttu. Kan. Etrafa saçılmış araç gereçler ve kutular. Her ne olmuşsa burada olmuştu. Hayır, burada başlamıştı. Ve o kilitli kapının arkasında son bulmuştu.

Makine atölyesinden alınan bir kaynak hamlacı ve kanırtma aletleriyle mühendisliğe açılan kapağın kesilmesi iki saat sürdü. Hidrolik pistonlar çalışmadığı için Julie’nin kapağı elle zorlaması gerekti. Kapak açılınca dışarı püsküren sıcak ve nemli bir hava dalgası, beraberinde antiseptikten yoksun bir hastane kokusu taşıyordu. Bakırımsı, mide bulandırıcı bir koku. Demek ki işkence odası burasıydı. Arkadaşları hırpalanmış veya lime lime edilmiş bir halde içeride olmalıydı. Julie boru anahtarını kaldırdı ve öldürülmeden önce içlerinden en az birinin kafasını kırmaya hazırlandı. Yavaşça aşağı süzüldü.

Bir katedral gibi kubbeli olan mühendislik güvertesi kocamandı. Ortadaki alana füzyon reaktörü hakimdi. Reaktörde bir sorun vardı. Julie’nin çıktıları, korunma kalkanını ve monitörleri görmeyi beklediği yerde reaktör çekirdeği çamurumsu bir katmanla kaplıydı. Julie bir eliyle merdiveni tutmayı sürdürerek oraya doğru yavaşça uçtu. O garip koku dayanılmaz bir hal alıyordu.

Reaktörün etrafında katılaşmış olan çamur, Julie’nin daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemeyen bir yapıya sahipti. Damarları veya hava yollarını andıran tüpler geçiyordu içinden. Katman yer yer zonkluyordu. Bu şey çamur değildi demek ki.

Etti.

Şeyin bir çıkıntısı ona doğru döndü. Kütleyle kıyaslandığında bu çıkıntı bir ayak parmağından, bir serçe parmaktan daha büyük değil gibiydi. Çıkıntı Kaptan Darren’ın başıydı.

“Yardım et,” dedi yaratık.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar