Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Leibowitz İçin Bir İlahi” – Walter M. Miller JR.

Leibowitz İçin Bir İlahi

Yazar: Walter M. Miller JR.
Orijinal Adı: A Canticle for Leibowitz
Çevirmen : Sönmez Güven
Sayfa Sayısı : 400
İthaki Yayınları – Ekim 2019

Hugo En İyi Roman Ödülü

“DOĞA DAYANMA GÜCÜ VERMEDİĞİ HİÇBİR ŞEYE SİZİ MARUZ BIRAKMAZ.”

Walter M. Miller, Jr., sadece bilimkurgunun değil, tüm edebiyat tarihinin en sıradışı yazarlarından biri. Kariyerine bir öykücü olarak başlayan yazar, bir başyapıt olan ilk romanını yayımladıktan sonra yazarlığı bıraktı. Bu ilk roman, yani Leibowitz İçin Bir İlahi ise, pek çoklarınca bilimkurgunun en iyi romanı kabul edilmekle birlikte, kitabın tür içerisinde yazılmış en iyi ilk roman olduğu neredeyse kesin.

Nükleer savaş sonrasında dünyadaki yaşam neredeyse yok olmuştur. Ama nükleer savaşa giden yolda medeniyet halihazırda çökmeye başlamış, cehalet evrensel hale gelmiş ve kitaplar yakılmış, hatta okuma yazma bilenler öldürülmüştür.

Savaştan sağ kurtulan ve bu düzene karşı duran elektrik mühendisi Isaac Edward Leibowitz ise kitapları saklayarak, onları çoğaltarak ve ezberleyerek medeniyeti kurtarmayı amaçlamaktadır. Bu idealizmi sayesinde müritler edinen Leibowitz’in peşinden giden kardeşliği de onun kurtarabildiği bu bilgileri her ne olursa olsun korumaya yemin etmiştir. Bu olay üzerinden geçen yaklaşık 1800 yıllık bir süreçte hem dünya hem de Leibowitz’in mirası büyük değişimler geçirecek ama her şey bir o kadar da aynı kalacaktır.

Leibowitz İçin Bir İlahi, kıyametin sonsuz yolculuğu.

Ön Okuma

Kısım Bir
FIAT HOMO (İnsan Olsun)

 

1

Eğer çöldeki Büyük Perhiz orucu sırasında genç rahip adayının karşısına beli peştemallı bir hacı çıkmamış olsaydı, Utahlı Francis Gerard Kardeş kutsal belgeleri belki hiçbir zaman bulamayacaktı.

Francis Kardeş beline peştamal dolamış bir hacıyı o güne dek bilfiil görmemişti ama hacının ufukta, kızgın pusun içinde titrek, siyah bir zerre gibi belirdiği o ilk anın tüyler ürpertici etkisinden kurtulur kurtulmaz bunun tam da o şahıs olduğunu anlamıştı. Minik bir başa sahip ama bacaksız olan zerre bozuk yolun aynalı parıltısında yürümekten çok kıvranırcasına belirmiş ve Francis Kardeş’in tespihindeki haça daha bir sıkı sarılarak bir ya da iki Ave mırıldanmasına neden olmuştu. Zerre çölde hareket edebilen herhangi bir yaratığın (Francis gibi üç beş münzevi keşiş ile akbabalar dışında) güneşin ülkesinden kaçabilmek için deliğinde kıpırtısız durduğu ya da bir kayanın altına sığındığı öğle saatlerinde, yeryüzüne zulmetmeye kararlı hararet ifritlerinden türemiş minik bir hayaleti akla getiriyordu.

Öğle vakti ancak bir canavar, doğaüstü bir şey ya da bir kaçık yoldan aşağı bu şekilde kasten gelebilirdi. Francis Kardeş ucubelerin hamisi Tepegöz Aziz Raul’a da mutsuz tebaasından onu koruması için aceleyle bir dua göndermeyi ihmal etmedi. (Çünkü o günlerde yeryüzünde canavarların gezdiğini bilmeyen kalmış mıydı? Canlı doğan her şey, Kilise’nin ve Doğa’nın yasaları uyarınca, yaşamaya mahkum ediliyor ve onu doğuranlarca, eğer mümkünse, büyütülüyordu. Bu yasaya, her zaman değilse bile, yaygın bir yetişkin canavarlar toplumunu idame edecek sıklıkla uyuluyordu ve onlar da metruk arazilerin en ücra kısımlarına takılıyor, geceleri bozkır seyyahlarının kamp ateşleri çevresinde sinsice dolaşıyorlardı.) Ama zerre, sıcağın titreşimlerinden sonunda kurtulmuş ve uzaktaki bir hacı olduğunu belli edecek biçimde açığa çıkmıştı, Francis Kardeş elindeki haçı ufak bir aminle birlikte bıraktı.

Hacı bir asası, hasır bir şapkası, fırça gibi bir sakalı ve omzunun üzerine attığı bir de su kırbası olan sırık gibi, yaşlı bir adamdı. Bir hayalet olamayacak kadar büyük bir keyifle geviş getirip tükürük saçıyor ve canavarlık ya da haydutluk sanatını icra edemeyecek kadar da çelimsiz ve sakat görünüyordu. Yine de, Francis Kardeş usulca hacının görüş alanının dışına çıktı ve bir taş yığınının ardına görülmeden gözleyebilecek biçimde çömeldi. Çölde iki yabancının, çok nadir de olsa, karşılaşması karşılıklı kuşkuya vesile olur ve her iki tarafın da ya dostluk ya da kavga ile sonuçlanabilecek bir olaya karşı ön hazırlıkta bulunmalarına yol açardı.

Devrin tarzına uygun sözlerle, eğer hiçlikten gelip yokluğa giden bir yolun üzerinde olmasaydı manastırı seyyahlar için doğal bir han haline getirecek olan vahaya rağmen, eski yolu yılda üçten fazla şahsın ya da yabancının kullanması az rastlanır bir durumdu. Muhtemelen, daha eski devirlerde, bu yol Great Salt Lake’den Old El Paso’ya giden hattın bir parçası olmuştu; manastırın güneyinde doğu-batı istikametinde uzanan benzer bir bozuk ve taşlı yolla kesişiyordu. Kavşak, son sıralarda pek insan görmese de, zaman tarafından aşındırılmıştı.

Hacı seslenme mesafesine yaklaşmıştı ama çömez rahip taş yığının ardında kaldı. Hacının beline gerçekten de pis bir parça çuval bezi dolanmıştı ve şapkasıyla sandaletleri dışında sahip olduğu yegane giysisi buydu. Sakat bacağını ağır bir asayla desteklerken azimle ve yavaş, mekanik adımlarla ilerliyordu. Uzun bir yolu geride bırakmış ama hâla gidilecek uzun bir yolu olan bir adamın ritmik yürüyüşüydü bu. Yine de, kadim yıkıntılara ulaşınca adımlarına ara verdi ve çevreyi tetkik etmek üzere durakladı.

Francis iyice sindi.

Bir zamanlar bir grup binanın olduğu yerde şimdi sadece tepecikler kalmıştı ama yine de, daha büyükçe taşlardan bazıları, hacının da çok geçmeden kanıtlayacağı üzere, çölün huyunu bilen seyyahların bedenlerinin seçme parçaları için serinlik sağlayabiliyordu. Hacı kısa bir süre durup uygun boyutlarda bir kaya aradı. Francis Kardeş’in de takdir ederek gördüğü gibi karşısına çıkan ilk kayayı yakalayıp çekiştirmemiş, bunun yerine güvenli bir mesafede durmuş ve asasını daha küçük bir taş parçasıyla bir kaldıraç haline getirerek kayayı altındaki kaçınılmaz yaratık tıslayarak kendini dışarı atıncaya dek kıpırdatmıştı.

Yolcu, yılanı asasıyla umursamazca öldürdü ve hâlâ kıvranmakta olan leşi bir yana attı. Kayanın altındaki serin girintinin sakinini böylece gönderdikten sonra kayayı ters çevirerek girintinin soğuk tavanını kullanıma hazır hale getirdi. Bunu da takiben peştamalının arka kısmını topladı, buruşuk kalçalarını kayanın nispeten daha soğuk olan alt yüzüne yerleştirdi, sandaletlerini birer tekmeyle çıkardı ve ayak tabanlarını serin girintinin kumuna bastırdı. Bu şekilde ferahlayarak ayak parmaklarını oynattı, dişlek bir gülümsemeyle birlikte bir melodi mırıldanmaya başladı. Çok geçmeden çömez rahibin bilmediği bir dilde bir çeşit şarkıya geçmişti. Çömelmekten bezen Francis Kardeş huzursuzca kıpırdandı.

Hacı şarkı söylerken bir yandan da bir parça ekmekle biraz peynir çıkardı. Sonra şarkısına ara verdi, ayağa kalktı, genizden gelen bir melemeyle ve o yörenin lehçesiyle,

“Topraktan ekmek yeşerten Krallar Kralı Adonoi Elohim’e şükürler olsun.” dedi.

Melemenin son bulmasıyla yine oturdu ve yemeye koyuldu. Böylesine alışılmamış bir adı ve böylesine tuhaf talepleri olan bir hükümdar tarafından yönetilen hiçbir ülke duymamış olan Francis Kardeş, yolcu gerçekten de çok uzun bir yoldan gelmiş, diye düşündü. Hacının tövbe amacıyla bir hac yolculuğuna çıktığını tahmin etti; yolu manastırdaki “türbeye” idi belki, her ne kadar “türbenin” türbeliği ya da “azizin” azizliği henüz resmiyet kazanmamış olsa da Francis Kardeş yokluğa giden böyle bir yolda yaşlı bir seyyahın varlığının başka bir açıklamasını bulamıyordu.

Hacı ekmekle peyniri hiç de aceleye getirmiyordu ve çömez rahip endişesi geçtikçe daha da huzursuzlanmaya başlamıştı. Büyük Perhiz orucunun suskunluk kuralı yaşlı adamla gönüllü olarak konuşmaya başlamasına engel oluyordu ama eğer taş yığınının arkasındaki siperinden yaşlı adam çekip gitmeden önce çıkarsa fark edileceği kesindi, çünkü inzivaya çekildiği yeri terk etmesi perhiz bitinceye kadar yasaklanmıştı. Francis Kardeş, hâlâ hafiften tereddüt ederek, boğazını gürültüyle temizledi, sonra kendini gösterecek biçimde doğruldu.

“Hayda”

Hacının ekmekle peyniri bir yana fırlamıştı. Yaşlı adam asasını kaparak ayağa kalktı.

“Sinsice yaklaşırsın ha!”

Asayı taş yığınının ardında beliren kukuletalı şekle doğru tehdit eder tarzda salladı. Francis Kardeş asanın kalın ucunun bir çiviyle silahlandırılmış olduğunu fark etti. Çömez rahip kibarca eğildi -hem de üç kere- ama hacı bu inceliği görmezlikten geldi.

“Olduğun yerde kal bakalım!” dedi karga gibi bir sesle. “Uzak dur. hemşo, tamam mı? Bende sana yarar bir şey yok; derdin peynir ise, al senin olsun. Eğer derdin et ise, bende kıkırdaktan başka bir şey kalmadı, ama onu da kavgasız kaptırmam. Geri dur! Höst!”

“Bekle…” Acemi rahip durakladı. Hayırseverlik, hattâ genel nezaket kuralları, eğer şartlar öyle gerektiriyorsa, Perhiz’in suskunluk kuralından önce gelirdi ama suskunluğunu kendi girişimi ile bozmaktan oldum olası huzursuzluk duymuştu.

“Ben hemşon değilim, saf kardeşim,” diye devam etti, zamanın kibar hitap tarzını kullanarak. Ruhani saç kesimini göstermek için kukuletasını geriye atı ve tespihini havaya kaldırdı.

“Bunları anlıyor musun?”

Yaşlı adam acemi rahibin güneş yanığı, yeni yetme suratını incelerken, birkaç saniye boyunca kavgaya hazır bir kedi gibi kaldı. Hacının yaptığı doğal bir hataydı. Çölün kıyılarını kolaçan eden ucubeler sakatlıklarını gizlemek için kukuletalar, maskeler ya da bol cüppeler giyerlerdi. içlerinde sakatlıkları bedenleriyle sınırlı olmayanlar da vardı ve onlar diğer yolcuları hazır geyik eti olarak görürlerdi. Hacı kısa bir tetkikten sonra rahatladı.

“Ha… Şunlardan biri.” Asasına yaslanarak kaşlarını çatı. “Şu aşağıda gördüğüm Leibowitz Manastırı mıdır?” diye sordu, güney yönünde, uzaktan uzağa seçilebilen bir grup binayı işaret ederek.

Francis Kardeş başını kibarca eğdi ve yere bakarak salladı.

“Bu harabelerde ne yapıyorsun?”

Çömez rahip yerden tebeşire benzeyen kırık bir taş parçası aldı. Yolcunun okuryazar olması istatistiksel olarak çok küçük bir ihtimaldi, ama Francis Kardeş yine de denemeye karar verdi. Avam tabakasının kaba lehçelerinin ne alfabesi, ne de imlası olduğu için, büyük, yassı bir kayanın üzerine “Tövbe, İnziva ve Suskunluk” sözcüklerinin Latince karşılıklarını elindeki taş parçasıyla kazıdıktan sonra, her ne kadar birileriyle konuşabilmek için yanıp tutuşuyor olsa da, yaşlı adamın anlayıp onu Büyük Perhiz nöbetinin yalnızlığıyla baş başa bırakacağını umarak, sözcüklerin eski İngilizce karşılıklarını da alt tarafa yazdı.

Hacı yazıya bakarak huysuzca sırıttı. Gülüşü bir gülüşten çok kaderci bir meleme gibiydi.

“He… hey! Hala tersine yazıyor.” dedi; ama yazılanları anlamış olsa bile bunu belirtmeye tenezzül etmemişti. Asasını bir yana koydu, kayanın üzerine tekrar oturdu, ekmekle peyniri kumun içinden aldı ve temizlemeye başladı. Francis dudaklarını açlıkla yaladı ama bakışlarını öte tarafa çevirdi. Perhizin ilk gününden beridir kaktüs meyvesi ve bir avuç kavrulmuş mısırdan başka bir şey geçmemişti boğazından; mesleğinin gerektirdiği inzivalarda oruç ve mahrumiyet kuralları epey katıydı.

Onun rahatsızlığını fark eden hacı azığını ikiye böldü; bir parçasını Francis Kardeş’e uzattı. Suyunun yetersizliğinden dolayı neredeyse kupkuru kesilmiş olmasına rağmen çömez rahibin ağzı sulanmıştı. Gözlerini ona yiyecek sunan elden ayıramıyordu bir türlü, Evren büzülmüş gibiydi: geometrik merkezinde şimdi kumlu bir parça esmer ekmekle soluk bir parça peynir vardı. Bir iblis sol bacağının kaslarına yarım metre öne çıkmalarını emretti. Aynı iblis sonra sağ bacağına geçerek onu solun ilerisine yönelttiği gibi nasıl becerdiyse sağ göğüs ve kol kaslarını eli hacının eline değinceye dek kolunu uzatmaya da zorladı.

Parmakları yiyeceği hissettiler; hatta tadına bile baktılar. Ölesiye acıkmış bedeninde istemsiz bir ürperti dolaştı. Gözlerini kapadı ve ona öfkeyle bakarak deri örgülü kamçısını sallayan Başrahip’i gördü. Çömez rahip ne zaman Kutsal Teslis’i gözünün önüne getirmek istese Tanrı Baba’nın sureti başrahibin öfke dolu yüzüyle karışırdı ki bu da Francis’e çok doğal gelirdi. Başrahibin ardında azgın bir ayin ateşi yanıyordu ve alevlerin içinde can çekişmekte olan Kutsal Şehit Leibowitz peynire hamle ederken yakaladığı oruçlu kuluna bakıyordu.

Çömez rahip yine ürperdi. Geri kaçar ve yiyeceği elinden düşürürken, “Apage Satanas!”’ diye tısladı dişlerinin arasından. Hiç uyarmadan. yeninden çıkardığı minik bir şişedeki kutsal suyu yaşlı adamın üzerine serpti. Çömez rahibin yarı yarıya güneş çarpmış zihninde hacıyla Başdüşman o an için bir olmuşlardı. Karanlığın güçlerine ve iğvasına karşı yapılan bu beklenmedik saldırı o an için doğaüstü bir tepkiye yol açmamıştı, ama doğal tepkiler ex opere operato görünürlerdi.

Hacı-iblis kükürtlü bir duman içinde kaybolmayı beceremediyse de gırtlağından gurultulu sesler çıkardı. parlak kırmızı bir renk aldı ve kan dondurucu bir narayla birlikte Francis Kardeş’in üzerine atıldı. Çömez rahip hacının çivili asasından sakınmak için kaçarken sürekli olarak kendi cüppesinin eteğine basıyordu ve bu badireden çivi deliği almadan kurtulabilmesini sadece hacının sandaletlerini giymeyi unutmasına borçluydu.

Yaşlı adamın sarsak saldırısı bir dizi sekmeye dönüşmüştü. Yalın ayaklarının altındaki kızgın kayaları aniden önemsemeye başlamış gibiydi. Hacı durdu ve kendi derdiyle meşgul olmaya başladı. Francis Kardeş dönüp omzunun üzerinden bir göz attığında hacının serin makamına geri çekilişinin bir büyük başparmak üzerinde zıplayarak gerçekleştirilmekte olduğunu gördü.

Hacı ayaklarını soğutur ve gazabını moloz yığınlarının arasından arada bir görünen gence bir taş fırlatarak tatmin etmeye çalışırken parmak uçlarındaki peynir kokusundan utanç duyan ve mantıksızca şeytan çıkarmaya kalkışmaktan nedamet getiren acemi rahip kadim yıkıntıların arasında kendine biçtiği vazifelerine doğru süklüm püklüm geri döndü, Kolu sonunda yorulduğunda hacı taş atar gibi yapmaya başladı ve Francis sakınmayı kestiğinde de bir yandan peynir ekmeğini yerken, bir yandan da homurdanmakla yetindi.

Çömez rahip yıkıntıların arasında gidip geliyor, arada bir sarsak adımlarla işinin odak noktasını oluşturan, kendi göğsü büyüklüğündeki bir moloz yığınına doğru yöneliyordu. Hacı onun bir taş parçasını seçişini, eliyle karışlayarak yaklaşık büyüklüğünü kestirişini, vazgeçişini, bir başkasını özenle tercih edişini, moloz yığınından söküşünü ve topallayarak öteye taşıyışını izledi. Francis taşıdığı bir kayayı birkaç adım sonra yere düşürdü ve aniden olduğu yere çökerek besbelli ki bayılmamak için başını dizlerine dayadı. Bir süre derin derin soluduktan sonra tekrar kalktı ve kayayı hedefine doğru tepetaklak yuvarlamaya başladı. Bu meşakkatli işini kaşlarını çatmaktan çoktan vazgeçen hacının şaşkın bakışları altında sürdürdü.

Öğle güneşi kavrulmuş toprağa lanet okuyor, nemli olan hiçbir şey onun bedduasından kurtulamıyordu. Francis sıcağa rağmen çalışmaya devam etti. Yolcu kumlu ekmeğiyle peynirinin son lokmalarını da su kırbasından çektiği birkaç yudumla midesine indirdikten sonra sandaletlerini ayağına geçirdi, homurdanarak kalktı ve yıkıntıların arasından çömez rahibin ter dökmekte olduğu yere doğru yollandı. Yaşlı adamın yaklaşmakta olduğunu fark eden Francis Kardeş derhal güvenli bir mesafeye uzaklaştı. Hacı çivili asasını ona doğru alay eder tarzda salladı, ama niyetinin intikam almaktan ziyade genç adamın taş işçiliğine bakmak olduğu anlaşılıyordu. Çömez rahibin kendisi için eşelemiş olduğu sığınağı kontrol etmek amacıyla durdu.

Francis Kardeş orada, yıkıntıları doğu sınırının yakınında, kazma yerine bir çapa ve kürek yerine de ellerini kullanarak sığ bir siper kazmıştı Perhizin ilk gününde siperinin üzerini çalı çırpıyla örtmüş ve geceleri çöl kurtlarına karşı bir sığınak olarak kullanmıştı. Ama çevrede bıraktığı izlerin miktarı da oruçlu günlerin sayısına koşut olarak artmış ve sonunda gece yırtıcıları yıkıntılarda münasebetsizce boy göstermeye, hatta ateşin söndüğü gecelerde çalı çırpı yığınının kenarlarını kurcalamaya başlamışlardı.

Francis onları gece mesailerinden başlarıgıçta siperinin üzerindeki çalı çırpı yığınını kalınlaştırarak ve çevresine içine dipdibe taşlar sıraladığı küçük bir hendek kazarak yıldırmaya çalışmıştı. Ama önceki gece Francis aşağıda büzülmüş titrerken çalıların üzerine bir şey sıçramış ve ulumuştu ve bunun üzerine o da taşlı hendeği bir temel niyetine kullanarak bir sur inşa etmeye başlamıştı. Duvar yükseldikçe içe doğru yatıyordu ama sur, kabaca bir oval oluşturduğu için sıradaki her taş yanındakine yaslanıyor ve böylece içeri çökmeleri engellenmiş oluyordu. Francis Kardeş şimdi taşları dikkatle seçerek ve biraz da el becerisi, sıvama ve çakıl sıkıştırmayla tam bir kubbe yapabilmeyi umuyordu. Hiçbir desteği yokmuşa benzeyen taş bir kemer, yerçekimine meydan okuyarak, hendeğin üzerinde onun bu ihtirasının bir belgesi gibi yükselmişti. Hacı taş kemere asasıyla vurduğunda Francis Kardeş bir enik gibi viyakladı.

İkametgahının üzerine titreyen çömez rahip hacının keşif turu sırasında daha yakına gelmişti. Hacı onun bir köpek yavrusu gibi seslenmesine sopasını kaldırıp kan dondurucu bir şekilde uluyarak yanıt verdi. Francis Kardeş hiç geciktirmeden cüppesinin eteğine takıldı ve sendeleyerek olduğu yere oturdu. Yaşlı adam kıkır kıkır güldü.

“He… hey! Şu gediği tıkamak için çok tuhaf bir taşa ihtiyacın olacak,” dedi ve asasını en üst taş dizisindeki boşlukta ileri geri takırdattı.

Genç adam başını salladı ve bakışlarını kaçırdı. Kumda oturmaya devam ederek, sessizliğini koruyarak ve yere bakarak yaşlı adama ne konuşmak gibi bir özgürlüğünün olduğunu, ne de Büyük Perhiz inzivası için hazırladığı mekânında başka birinin varlığına isteyerek katlanacağını ima etmeyi umuyordu. Eline kuru bir dal parçası aldı ve yere çiziktirmeye başladı: Et ne nos inducas in…

“Sana bu taşları ekmeğe dönüştürmeyi önermedim henüz, öyle değil mi?” diye bozuk çaldı yaşlı adam.

Francis Kardeş bakışlarını derhal kaldırdı. Bak hele, yaşlı adam okuyabiliyordu demek, hem de Kutsal Kitap’ı! Dahası, bu sözleriyle acemi rahibin kutsal suyu dürtüsel biçimde kullanmasını ve aynı zamanda burada bulunma nedenini de pekala anladığını belli ediyordu. Hacının onunla dalga geçtiğinin artık farkında olan Francis Kardeş bakışlarını yine indirdi ve bekledi…

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar