Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Hiçbir Zamana Ait Olmayan Adam” – Olcay Şeker

Hiçbir Zamana Ait Olmayan Adam

Yazar: Olcay Şeker
Sayfa Sayısı : 605
İlk Baskı: 2017
İkinci Baskı: 2020 (Yakında Duyurulacak)

Genel İnceleme Puanı

 

*2017 yılında Cinius Yayınları ile satışa çıkan bu kitap, çok yakında Ahbap Kitap etiketi ile okurlarla yeniden buluşacak.

Sonsuza kadar sevdiğiyle olabilmek için, sonsuza kadar ölmeyi seçmişti.
Gözlerini her açtığında farklı bir yer ve zamanda olduğunu gören, ancak ismi ve oraya ait olmadığı dışında kendisine ve geçmişine dair hiçbir şey hatırlamayan bir adam…
Rüyalarında gördüğü yabancının yardımıyla kendisini ve ait olduğu yeri bulmaya çalışırken, bir yandan da hayatta kalmaya çalışan Phil Toronoski’nin gizemli ve sürükleyici macerasına hazır mısınız?

Ön Okuma

 

Yapraklar haşır haşır sesler çıkarıyordu. Bu sesler, garip bir şekilde adama manalı, ahenkli geliyordu. Sanki bir orkestra; gerçekten zor bir parçayı icra ediyor, adeta bir müzik ziyafeti sunuyordu. Şartlar uygun olsa, bu müziği saatlerce dinleyebilir miydi? Dinleyebileceğinden emindi. Ağaçların dalları ve yapraklarının güneş ışığına izin vermediği, gece gibi karanlığa boğduğu alanda hızla koşmaya çalışıyordu. Ayaklarına batan irili ufaklı taşlar ve ağaç dalları, zaman zaman canını acıtsa da bu duruma aldırış etmeden koşusunu sürdürdü. Adam o kadar hızla koşuyordu ki sanki yüksek hızlı bir trenin vagonunun camından etrafı seyrediyor gibi hissediyordu. Her şey rengârenk birer çizgiden ibaretti ve gözlerinin önünde sıralanıyordu.

Ağaçlar, büyük kayalar ve yeşillikler; incecik birer iplik halini alıyordu. Bu hız ve telaş içerisinde kimi zaman incecik iplik halini alan bütün o nesnelerin dans ettiğini düşünüyordu. Belli bir düzeni olmayan, rastgele hareketlerden oluşan bir danstı bu. Kırmızının sarıya, sarının maviye ve mavinin yeşile sarıldığı ihtiras dolu bu dans, adamın hızlı hareketleriyle tam bir gösteri halini alıyordu. Şu anda gösteriden daha fazla ihtiyacı olduğu şeyler vardı. Mesela, saklanacak bir yer…

Orman, çok sık ve yüksek ağaçlardan oluşuyordu ve adam bir yandan elinden geldiğince hızlı koşmaya çalışıyor; diğer yandan da kafasını herhangi bir ağaca veya dalına çarpmamaya uğraşıyordu. Birazcık dikkatini kaybetse, bunun olması kaçınılmazdı. Ağaçların sık ve iri dalları, çoğunlukla insan boyundan daha yüksek bir seviyedeydi. Yine de bazıları hala birer tehdit oluşturabiliyorlardı. Boyu yaklaşık 20 metreyi aşan ağaçların uzun ve kalın dalları çok yukarılarda idi ancak toprağa değdiği köke yakın kısımlarında da kısa ve ince dallar, yapraklar bulunmaktaydı. Hatta bazı dallar, bir sarmaşık gibi eğile büküle uzamıştı ve zeminde küçük tuzaklar oluşturmuştu. Yer yer eğimli ve kimi zaman dikleşen arazide, yeşilin tüm tonlarını barındıran bodur bitki örtüsü, adamın hızını kimi zaman yavaşlatsa da; korku ve dehşet, adamın bütün engelleri korkusuzca aşmasını sağlıyordu.

Engelli 400 metre olimpiyat koşucusu misali, bodur bitkilerin üzerinden atlayıp kalabalık ile arasını olabildiğince açmaya çalışıyordu. İçinden geçip gittiği bitkilerin bazılarının terden sırılsıklam olmuş bedenini yoğun bir şekilde kaşındırdığını hissediyordu. Bu kaşınma hissi, o kadar kuvvetli ve tatlı geliyordu ki; oturup dakikalarca keyifle bedenini kaşıyabilirdi. Ancak durup kaşınmanın zamanı değildi. Sonunu bilmediği bu koşuyu bırakmak, yapacağı en büyük ahmaklık olurdu.

Birkaç kez ayağı takılmış ve yere düşmüştü. Elleri, dizleri ve bedeninin bazı kısımları çamur içindeydi. Belki kanayan bir yeri de vardı ama şimdilik bunu bilmiyordu. Yere düştüğü sırada bacakları çizilmiş; elleri soyulmuş olabilirdi. Çırılçıplak vaziyette arkasında yaklaşık 20 kişilik bir kalabalık olduğu halde koşuyordu. Neden koşuyordu? Nereye doğru gidiyordu? Bu konuda hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği koşması gerektiğiydi. Eğer koşmazsa, arkasındaki kalabalığın onu öldüreceğini biliyordu. Bunu son birkaç dakikadır çok yakinen hissetmişti. Her şey bir hayal olabilir miydi? Bir rüyanın veya kâbusun ortasında mıydı? Buna kesin bir cevap bulmak zordu ama adam, gerçek ile rüyayı ayırt edebildiğini düşünüyor ve şu anda bir kâbusun içinde olmadığına inanıyordu.

Çırılçıplak koştuğu bu orman, yalın ayak bastığı bu çamurlu toprak ve arkasındaki kalabalık, gerçekti. Ayağına batan küçük taş parçaları, güneşin silik ve birbirinden kopuk ışıkları, ormanın karanlık silueti, içinde büyüyen korku ve dehşet gerçekti. Geçmişi ve kendisi ile ilgili hiçbir şey hatırlamayan bu adam, şu an yaşadığı bu anın gerçekliğinden oldukça emindi. Arkasındaki kalabalığın kurşunlarından birisi kendisini bulursa başına gelecek şeylerin gerçekliğinden emin olduğu kadar emindi üstelik. Gözlerinin önünde beliren kötü ve mide bulandırıcı hayallerin birçoğunda kurşunların bedenini bulduğu anlar vardı.

“Biraz daha hızlı beyler, onu elimizden kaçırıyoruz!” diye bağırdı yaklaşık 250 metre gerisindeki kalabalığın en önünde koşan adam. Tüm suratını kaplayan sakalları ve dağınık saçlarıyla bir kurt adamdan farksızdı. Bıyıkları ve sakalları uzun zamandır kesilmiyor olmalıydı. Phil, onu bir kere uzaktan görmüş ve sonrasında yeniden görmek istemediğini fark etmişti. Öyle bir yüzü, delice bağırıp öldürmekle tehdit ettiği bir sırada görmek hiç de iyi bir durum değildi. Çıplak vaziyette nefes nefese koşan adam, bir an bile arkasına bakmayı düşünmüyordu. Arkasına bakması demek, konsantrasyonunu kaybetmesi demekti. Bunu yaparsa kafasını geri çevirdiğinde bir dala çarpabilirdi. Üstelik arkasındakilerin kendisine ne kadar yaklaştığını bilmemesi daha iyiydi. Şimdilik ciğerleri ve bedeni iflas etmediği müddetçe bu hızda sürdürebilecekti koşusunu.

“Ne yapıyorum ben?” diye söylendi. Kendisine sorduğu bu sorunun cevabı muhakkak vardı. Her sorunun bir cevabı bulunuyordu. Evren, bu şekilde tasarlanmıştı. Öyle ya? Ancak soruların cevapları evrene dağıtılmıştı ve bu sorduğu sorunun cevabı da arayıp bulması gereken bir yerdeydi. Gizli bir hazine misali, bir yerlerde onu bekliyordu. Bir ağacın dibinde, bir bulutun üzerinde, bir insanın göz bebeğinde olabilirdi. Phil Toronoski; bu cevabı bulamadan öleceğini düşünmeye başlamıştı. Arkasındaki kalabalığın, kafasının içini meşgul eden sorularına tek bir yanıt bile vermeden işini bitirmesi an meselesiydi.

“Bu adamlar beni niye kovalıyorlar?”

İşte cevabını bulması gereken başka bir soru daha sormuştu. Çırılçıplak koşan adam, yavaş yavaş dilinin kuruduğunu ve yorgunluğun bedenini ele geçirdiğini hissediyordu. Koşarken oluşturduğu rüzgâr, tenini yakıyor ve bedeninin daha çok ısınmasına sebep oluyordu. Birkaç dakika sonra, belki beş yüz metre veya en fazla bir kilometre içinde vücudu bitkin düşecek ve artık koşamayacaktı. O zaman geldiğinde, arkasındaki adamlar onu büyük bir keyifle acımadan öldürecekti. Belki de adamların hiçbir şey yapmasına gerek kalmadan ölürüm diye düşündü. Kalbi, bu tempoya daha fazla dayanamayabilirdi. Adamları büyük bir zahmetten mi kurtarmış olurdu; yoksa keyifli bir işten mi etmiş olurdu? Kalabalıktan gelen bağrışmalar gösteriyordu ki; Phil’ in arkasında kana susamış bir grup vardı.

“Neden çıplağım?”

Sorular, ebeveynlerinin sözünü dinlemeyen çocuklar misali dönüp duruyorlardı. Phil, onları eve çağırıyor; artık saatin geç olduğunu ve birazdan karanlık basacağını söylüyordu. Eğer eve girmezlerse akşam yemeğini kaçıracaklardı ve belli bir saatten sonra yemek verilmeyecekti. Sorular, yaramaz çocuklardı ve bütün bu söylenenler, umurlarında bile değildi. Sonra bir şeyi fark etti. Kafasında dönüp duran onca soru içinden adamın kendisi hakkında emin olduğu ve cevabını bildiği tek bir soru vardı.

“Senin adın ne?”

“Benim adım Phil Toronoski.”

Bundan başka bir şey yoktu. Aklında, beyninin derinliklerinde… Kendisi ile ilgili sahip olduğu tek bilgi buydu. Bundan daha fazlası için, akıl denen devasa kazanı büyük bir kepçeyle karıştırması gerekecekti. Buharı üzerinde gezinen ve usul usul yukarıya doğru tırmanan bu kazanın içinde hoşuna gidecek ve gitmeyecek pek çok şey bulacağından emindi. Ancak bunun zamanı şimdi değildi. Şimdi, peşindeki kalabalığı atlatması gerekiyordu. Nefes alışverişi çok hızlanmıştı. Sanki aldığı her nefesi daha ciğerlerine dolmadan geri çıkarıyor gibi hissediyordu. Kalbi, delice çarpıyordu ve kalp atışlarının sesini duyabiliyordu. Hatta duymuyor; hissediyordu.

Şakaklarındaki damarlar öyle hızlı atıyordu ki adamın bunu hissetmemesi mümkün değildi. Vücudundaki kanlar, büyük bir tünele giriyor ve çıkabileceği en yüksek hıza ulaşıp o tünelden geçip gidiyordu. Bacakları, giderek artan bir sızıyla kaplanıyordu. Kasları yorulmuş; oksijensizlik en üst seviyeye çıkmıştı. Bedeni, iflas etmek üzere olan bir otomobil motoru misali teklemeye başlamıştı. Alnından akan ter damlaları, gözlerine düşüyor; zaman zaman net görebilmesini engelliyordu. Ter damlaları tuzluydu ve gözleri bu damlalar yüzünden yanıyordu.

“Tanrı’m” diye düşündü. “Ne olur bana bir çıkış göster!”

Tanrı’nın onu duyup duymadığını bilmiyordu ama eğer duyuyor ve yardım etmiyorsa; gerçekten başı büyük bir beladaydı. Çünkü Phil Toronoski’yi şu anda başka neyin kurtarabileceği büyük bir muammaydı.

Yaklaşık 10 dakika evvel, ormanın içerisinde uyandığı andan öncesini hatırlamıyordu. Oraya nasıl gelmişti, neden çıplaktı? Bilmiyordu. Zaten ne biliyordu ki? İçi bomboş, sadece kapağı olan ve kapağı üzerinde ismi yazılı bir kitaptan fazlası değildi. İçini karıştırıp bakmak isteyen birisi, boş beyaz sayfalardan daha fazlasına ulaşamazdı. Bir sayfanın, başka bir sayfadan farkı olmayacaktı. Kafasını kaldırıp baktığında önce ormanın kahverengi-yeşil renklerinden başka bir şey göremediğini ve usul usul esen rüzgârın ağaç yapraklarına dokunduğunda çıkardığı sesten başka bir ses duymadığını fark etmişti. Gökyüzü, kendisini bir perdenin arkasına saklamış kız çocuğu gibi; gizlenmişti. Başı, küçük bir su birikintisi içindeydi ve ıslaklık, ensesine ve kulaklarının arkasına kadar işlemişti. Üşüyor muydu? Hislerinden emin olması, o an için mümkün değil gibi duruyordu. Güneş ışıkları, ağaçların yapraklarının izin verdiği ölçüde toprağa ve adamın bedenine temas ediyordu. Küçük ve tatlı oyunlar oynuyordu adeta. Gölge oyunları… Serindi. Belki üzerinde hiçbir elbise olmadığından böyle hissediyordu ancak bulunduğu yer serindi. İyi diye geçirdi içinden. Hislerinden emin olması güzeldi.

Elleriyle üzerinde yattığı çamurumsu toprağı yokladı. Hafif kaygan zemin üzerinde ellerinin gezintisine odaklandı ve bunun hoşuna gittiğini düşündü. Başını çevirip etrafına bakındı. Koyu karanlık ve bunu yarmaya çalışan sarı güneş ışıkları dışında çok bir şey yoktu. Ağaçlar, sanki gökyüzüne değecekmiş gibi yukarıya uzanıyorlardı. Birkaç saniye öylece kaldı. Ne arıyordu burada? Elleriyle bedenini yokladı. Yaralı mıydı? Başına bir şey gelmişti de o sebeple mi yerde yatıyordu? Göğsüne, kasıklarına, omuzlarına ve bacaklarına dokundu. Herhangi bir problemi yok gibiydi. En azından dokunduğunda acıyan bir yeri yoktu. Yaralı değildi. Hasta olabilir miydi? Bu mümkündü. Kendisini hasta gibi hissetmese de ormanın ortasında çırılçıplak yatan birisi normal değildir diye geçirdi içinden. Neyi vardı peki? Dirsekleri üzerinde doğrulup bulunduğu ortamı algılamaya, anlamaya çalıştı.

Sessiz, sakin ve gayet huzurlu bir ortamdaydı. Ayaklarının birkaç metre ötesinde ilerleyen bir kertenkele gördü. Hayvan, umarsız bir biçimde yere düşen yaprakların arasından ilerliyordu. Hayvan hızlı adımlarla ilerlerken kuyruğu, bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Zaman zaman üzerinde gezindiği yaprakların altı boş kısmına denk geliyor ve devriliyordu ancak sonrasında hemen toparlanıp yoluna devam ediyordu.

Bir kuş (adam kuşun cinsini seçememişti) yüksek ağaçların dallarından birine konup (kendi dilinde) bir şeyler söyleyip yeninden kanatlanıp gitti. Çıkardığı ses, ormanın boşluğunda yankılanır gibi oldu. Belki biraz ileride başka bir kuş da aynı sesi çıkarmıştı. Phil, emin olamadı. Kuşun uzaklaşmasını izledi. Giderek kararan bir siluetten ötesi olmadığında adam, kuşun yüksek ağaçların dalları arasında kayboluşunu seyretti. Bir an, kuş ile birlikte oralardan uçabilmeyi istediğini düşündü. Gözden kaybolduğunda az evvel gördüğü kertenkeleyi aradı gözleri. Gitmişti. Huzur verici bir filmin son kısmına yetişmiş olmalıydı.

Ancak bu huzurlu durum sadece 30 saniye kadar sürmüştü. Bundan sonrası tam bir kargaşaydı. Birden kalabalık bir grubun bağır çağır sesini duymuş, ayağa kalkıp etrafa bakınmıştı. Tüyleri diken diken olmuş vaziyette başını bir sağa bir sola çevirip etrafa bakınmaya devam etti. Seslerin geldiği tarafta bir şey görünmüyordu. Orman, tüm sakinliğiyle öylece durmaktaydı. Gaipten sesler mi duyuyordu? Orada olmayan şeylerin seslerini? Çıldırıyor olduğuna inanmaya başlayacaktı ki; gözlerini kısıp ileriye dikkatle bakınca koyu karanlık içinden kendisine doğru yaklaşan birileri olduğunu fark etti. Çok kısa bir süre sonra ellerinde sopalar ve bazı silahlarla kendisine doğru koşmakta olan kalabalık dikkatini çekti. Başını arka tarafa çevirip diğer yöne baktı ancak hiçbir şey göremedi. Kimdi bunlar? Nereye ve kime doğru koşuyorlardı? Niye hiçbir şey hatırlamıyordu?

“Hey” diye bağırdı kalabalığın içinden birisi. “Şunu gördünüz mü? İleride birisi var.”

Sesi öyle gürdü ki; Phil, adamın sesini sanki yanı başındaymış gibi duymuştu. İçini saran korku, damarlarının gerilmesine sebep oldu. Kanı, vücudundan çekiliyor gibi hissetti. Birisi, teni üzerinde bıçağın sivri ucunu gezdiriyordu adeta. Adrenalin, bütün her yerini sardı ve çıplak adam; korkuyla ve kafasında binlerce soruyla adamların geldiği yönün aksi yönüne koşmaya başladı. Birkaç dakika önce derin bir uykudan uyanmış birisinin birden böyle hızlı koşmasını kimse beklemezdi. Ancak Phil, üzerindeki sersemliği atmak zorundaydı. Sersemliği atmıştı atmasına ama kendisine şu soruyu sormadan da edemiyordu. Niye koşuyordu ki?

“Lanet olası kaçıyor, yakalayın şunu!” diye bağırdı arkasındaki kalabalıktan bir adam. Bu cümle, biraz evvel sorduğu sorunun cevabı olmuştu. Phil, kim olduğunu; orada ne için bulunduğunu bilmiyor, hatırlamıyordu ancak arkasındaki kalabalık bu soruların cevabını biliyor gibiydi. Ayağı kayıp birkaç kez düşmesine rağmen hızla toparlanmış ve koşmaya devam etmişti. Arkasındaki kalabalık zaman zaman ateş ediyor, kurşunlar bedenine isabet etmese de hayli yakından geçip gidiyordu. Toronoski, bugün şanslı gününde olmalıydı. Şanslı mı diye sorudu kendi kendisine. Eğer bugün şanslı günüdeyse, şanssız olduğu bir günü düşünmek bile istemiyordu.

Kurşunlardan birkaçı ağaçların kalın yüzeylerini sıyırıp atmıştı ve Phil, ağaç yüzeylerini bir devin parmağı kalınlığında sıyırıp atan bu kurşunların kendisini bulması halinde bedeninde açacağı deliği düşünmüş; midesinin bulandığını hissetmişti. Öyle bir yarayla ölmenin ne kadar uzun sürebileceğini ve ne denli acı verebileceğini düşündü. Sadece düşüncesi bile, içinde garip hislerin uyanmasına sebep olmuştu.

Toprağın üzerinde kendisine yer tutmuş ve adeta yılan gibi ilerlemiş bir ağaç kökünün üzerinden atlayıp güneş ışıklarının daha fazla yer bulabildiği yöne doğru koşmaya devam etti. Karanlıktan sıyrılırsa belki kendisini kurtarabilirdi. Yoksa ormanın bu bölümünde göremediği bir şeye çarpması işten bile değildi. Sık ağaçların sayısının biraz azaldığı ve güneş ışığının daha fazla toprakla buluşabildiği bir bölgeye yaklaşmış; etrafı daha net görebilmenin verdiği huzura kavuşmuştu. Ancak gerçek huzura kavuşması için hala arkasındakileri atlatması gerekiyordu. Bacakları ve kolları titremeye başlamıştı.

Adımları, bir çizgi üzerinde doğru şekilde gidemeyen sarhoş birinin adımları gibiydi. Alkol testinden kalacak ve ehliyetini polislere kaptıracak birinin adımlarıydı bunlar. Phil, ehliyetim var mı acaba diye geçirdi içinden. Geçmişte, bundan bir ya da birkaç gün önce; bir otomobil kullanıyor muydu? Evli miydi? Çocukları var mıydı? En sevdiği yemek neydi mesela? Önündeki araziye bakıp çok az kaldı diye düşündü. Bedeninin iflasına, her şeyin sonlanmasına ve kalabalık tarafından yakalanmasına çok az kalmıştı. Ter damlaları, alnından yanağına; oradan da boynuna doğru süzülüyordu. Şu anda aynaya baksa kıpkırmızı ve hatta mosmor bir suratla karşılaşacağına inanıyordu. Suya ihtiyacı vardı. Kana kana içip içinin yangınını söndürebileceği bir şişe suya delice muhtaçtı.

Sonra, bir şey oldu. Tanrı, adamı duymuştu anlaşılan. Belki de sadece doğru zamanı bekliyordu. Öyle ya? Tanrı, her şeyi bilir; görürdü. “Seni gerzek Phil” diye söylendi kendi kendine. “Tanrı’nın seni duymadığını düşünmen ne kadar da ahmakça!”

Bir kurşun koştuğu taraftan, arkasındaki kalabalığın bulunduğu tarafa doğru yanından; hem de çok yakınından geçti. Kurşunun sıcaklığını hissettiğine yemin edebilirdi. Bir trenin lokomotifinin dev kazanına yaklaşmak gibi bir histi bu. Karlı ve yüksek bir dağ başında, kulübeyi sıcacık yapan bir sobanın yanında olmak gibi değildi. Birinin, genç ve ince sesli birisinin sesini duydu.

“Yere yat dostum! Hemen yere yat!”

Bir başka kurşun daha yanından geçip giderken kendini yere bıraktı. Bir un çuvalı gibi, yere yığılıp kaldı. Zemin, çamurluydu ve canı çok acımamıştı. Belki de yorgunluk, nefes nefese kalmışlık yüzünden acı hissetmemişti. Önemli değildi. Adam, çıplak bedeni toprağa değdiği anda büyük bir rahatlama hissetmişti. Bu, her şeyin bittiğini söyleyen bir rahatlıktı. Ölecek miydi? Belki, ama ölse bile rahatlayacaktı. Çünkü yaklaşık 15 dakikadır ölüm korkusuyla olabildiğince koşmak; ölmekten daha kötü gelmişti.

Kendini yere bıraktıktan sonraki birkaç saniye; etrafında olan bitene, kurşun seslerine, çığlıklara ve feryatlarla kulaklarını, beynini kapadığı anlara dönüştü. Birer sivrisinek gibi uçuşan ve neredeyse havada çarpışacak kadar fazla sayıda olan kurşunlar, zaman zaman hedeflerini, kimi zaman da günahları sadece orada bulunmak olan ağaçların gövdelerini delip geçiyordu. Etrafa saçılan ağaç parçacıklarının yere düşmesini izledi. Güneş ışıklarını yer yer kapayan geniş yaprakların yeşilimsi gölgeleri, parçalanmış ve delik deşik olmuş bedenlerden etrafa saçılan kan yüzünden daha koyu, siyaha dönük bir renk halini almıştı.

Phil, yüzükoyun yatarken kendini kaybetmeden birkaç saniye önce kim olduğunu hatırlamaya çalıştı. Adı dışında kendisi hakkında ne biliyordu? Toprak, neden bu kadar güzel kokuyordu? Ağzını hafif aralayıp dudağını çamurlu toprağa sürerek tadına baktı. Neye benziyordu? Gülmeye başladı. Histerik, delice bir gülmeydi bu. Dudakları gerilip dişleri göründü. Yere düştükten birkaç saniye sonra bayılmıştı. Bedeni, daha fazlasına dayanamayacaktı bunu zaten kestirebiliyordu ancak görünen o ki; beyni da sorduğu soruların ardı arkası kesilmeyince biraz dinlenmek istemişti. Uyandığında, en son hatırladığından daha iyi bir durumda olacaktı.

Ancak bu durum, çok da uzun sürmeyecekti.

 



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın