Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Damızlık Kızın Öyküsü” – Margaret Atwood

Damızlık Kızın Öyküsü

Yazar: Margaret Atwood
Orijinal Adı: The Handmaid’s Tale
Çevirmen : Özcan Kabakçıoğlu, Sevinç Altınçekiç
Sayfa Sayısı : 384
Doğan Kitap – Şubat 2017

Genel İnceleme Puanı

 

Hiç kimsenin yüreği mükemmel değildir.

“Biz iki bacaklı rahimleriz, hepsi bu.”

Kadın, “bunaltıcı düşlerden uyandığı” bir sabah, hiçliğe dönüşmüş olarak buldu kendini. Artık bir adı yoktu, düşüncesi, benliği, arzusu yoktu ama bir rahmi vardı. Yaşamını kolonilere sürülmeden, öldürülmeden, Damızlık Kız olarak sürdürmesini sağlayan rahmi. Artık âşık olmayacaktı, sevmeyecekti, onaylanmış bir dilin ötesine geçmeyecekti. Duvarlara asılmış sıra sıra cesetler, tek gerçeğin savaş ve üreme olduğunu hatırlatıyordu. Özgürlük hatırlanmayacak kadar uzaktaydı…

Margaret Atwood’un başyapıt niteliğindeki feminist distopyası Damızlık Kızın Öyküsü, bütün distopyalar gibi geleceğe dair bir paranoyayı değil, içinde yaşadığımız gerçeğin ta kendisini dile getiriyor. Erkek egemen muhafazakâr bir rejimin üremeyle sınırlandırdığı, mahrem örtülerin  ardına gizlediği kadın bedenleriyle bize aşina gelen bir gerçeğin.

Anlatılan bizim hikâyemizdir!

Ön Okuma

Gece

Bir zamanlar spor salonu olan yerde uyurduk. Eskiden orada oynanmış oyunlar için boyanmış çizgi ve dairelerin hâlâ üzerinde olduğu cilalı parkedendi zemin. Basketbol potaları hâlâ yerli yerindeydi ama fileler yoktu artık. Salonu seyirciler için ayrılmış bir balkon çevreliyordu; ve bana öyle geliyordu ki, bir ardıl görüntü gibi hayal meyal olsa da, burnuma keskin bir ter kokusu da geliyordu, önceleri resimlerden bildiğim keçe etekli, sonraları mini etekli, daha sonra pantolonlu, en sonunda da tek küpeli ve yeşil meçli dimdik saçlı izleyici kızlardan gelen tatlı sakız ve parfüm kokularıyla karışmış bir koku. Balolar da yapılırdı orada; duyulmayan bir ses palimpsesti gibi biçem biçem üstüne; alttan alta gelen davul sesleri, kimsesiz bir inilti, ince kâğıttan çiçek şeritleri, kartondan şeytan figürleri, dans edenlerin üstünde dönen bir disko topu, üstlerine ışıktan bir kar serpiştirip.

Eskiden kalma bir cinsellik vardı salonda ve yalnızlık ve ismi cismi olmayan bir şeye ait bir beklenti. O arzuyu, her an olabilecekse de hemen oracıkta, sırtın en dar yerinde, otoparkta ya da sesi kısılmış televizyonun görüntülerinin inip kalkan bedenlerin üzerinde sadece yanıp söndüğü televizyon odasında ya da dışında, orada ve o zaman üstümüzde gezinen ellerden farklı ve birazdan oluverecek o şey için duyduğumuz arzuyu hatırlıyorum.

Geleceğe özlem duyardık. Nasıl öğrendik bunu, bu doymazlık yeteneğini? Havadaydı; konuşmamızı olanaksız kılan aralıklarla yan yana dizilmiş ordu işi portatif yataklarda uyumaya çalışırken de havadaydı, ardışık bir düşünce gibi. Çocuklarınkine benzer flanel çarşaflarımız vardı ve üzerinde hâlâ U.S. yazan eski ordu işi battaniyelerimiz. Giysilerimizi düzgün bir biçimde katlayıp yatakların ayak uçlarında duran taburelere koyardık. Lambalar söndürülmez, kısılırdı. Sara Teyze ve Elizabeth Teyze devriye gezerlerdi; deri kemerlerindeki askılardan sarkan elektrikli değnekleri vardı.

Yine de silahları yoktu, onlara bile silah verecek kadar güvenilmezdi. Silahlar, özellikle Melekler’in arasından seçilen muhafızlar içindi. Muhafızların, çağrılmadıkça binanın içerisine girmelerine, bizim de dışarı çıkmamıza izin verilmezdi; günde iki kez, ikişer ikişer, şimdi dikenli tel örgüyle çevrilmiş futbol sahasının etrafında yaptığımız gezintilerimiz hariç. Melekler bu çitin dışında sırtları bize dönük dururlardı. Bizim için birer korku nesnesiydiler, ama bunun dışında da bir şeydiler. Ah, bir baksalardı! Bir konuşabilseydik onlarla. Bir şeyler değiş tokuş edilebilirdi, diye düşünüyorduk, bir anlaşma, bir alışveriş, hâlâ bedenlerimiz vardı elimizde. Bizim fantezimiz buydu.

Neredeyse sessiz fısıldamayı öğrendik. Yarı karanlıkta kollarımızı uzatabiliyor, Teyzeler bakmazken, boşluğu aşıp birbirimizin ellerine dokunabiliyorduk. Dudak okumayı da öğrendik, başlarımız yastığa yapışık, yana dönmüş, birbirimizin dudaklarını gözleyerek. Bu biçimde isimlerimizi iletiyorduk, yataktan yatağa: Alma. Janine. Dolores. Moira. June.

Alışveriş

Bir sandalye, bir masa, bir lamba. Beyaz tavanda çelenk biçimindeki rölyef süslemenin ortasında tek gözü çıkarılmış bir yüzdeki deliği andıran sıvalı boş bir alan. Orada bir avize sallanıyor olmalıydı, bir zamanlar. İp asılabilecek her şeyi ortadan kaldırmışlar.

Bir pencere, iki beyaz perde. Pencerenin altında küçük bir yastığın bulunduğu bir pencere peykesi. Pencere yarı açıldığında –daha fazla açılmaz zaten– rüzgâr içeri girip perdeleri kımıldatabilir. Sandalyede ya da pencere peykesinde, ellerimi kavuşturarak oturup bunu seyredebilirim. Güneş ışığı da girer pencereden içeri, dar şeritli, iyice cilalanmış parkelerle kaplı zemine yansır. Cilanın kokusunu duyabilirim. Yerde bir kilim, oval, paçavralardan dokunmuş. Bunu severler işte; halk sanatı, arkaik, kadınların boş vakitlerinde başka bir işe yaramayan şeylerden yaptıkları. Geleneksel değerlere bir dönüş. İsraf etme ki isteme. Ben harcanmıyorum. Neden isteyeyim ki?

Sandalyenin arkasındaki duvarda bir resim, çerçeveli ama camsız: bir çiçek baskısı, mavi irisler, suluboya. Çiçeğe hâlâ izin veriliyor; her birimiz aynı resme, aynı sandalyeye, aynı beyaz perdelere mi sahibiz acaba? Hükümet malı?

Farz edin ki ordudasınız, derdi Lydia Teyze.

Bir yatak. Tek kişilik, minderi orta sertlikte, yünlü beyaz bir örtüyle kaplı. Yatakta uyumaktan başka hiçbir şey yapılmaz; ya da uyuyamamaktan. Fazla düşünmemeye çaba gösteriyorum. Başka şeyler gibi, düşünce de karneye bağlanmalı şimdi. Düşünmeye katlanılamayacak birçok şey var. Düşünmek şansını zorlayabilir insanın, oysa benim amacım dayanmak. Mavi irislerin suluboya resminin neden camsız olduğunu ve pencerenin neden sadece yarı açıldığını, camın neden kırılmaz olduğunu biliyorum. Onların korktuğu kaçmamız değil. Fazla uzağa gidemeyiz zaten. Onları korkutan şu diğer kaçışlar, kendi içinde kesici bir şeyle açabileceğin.

İşte böyle. Bu ayrıntıların dışında, burası bir kolejin misafir odası olabilirdi, daha az seçkin ziyaretçiler için; ya da eski zamanlara ait bir pansiyon odası, kısıtlı olanaklara sahip kadınlar için. Biz buyuz işte. Olanaklar kısıtlı, hâlâ olanakları bulunanlarımız için tabii.

Gene de bir sandalye, gün ışığı, çiçekler: Bunlara burun kıvırmak olmaz. Canlıyım ben, yaşıyorum, nefes alıyorum, elimi açarak güneş ışıklarına doğru uzatıyorum. Bulunduğum yer bir hapishane değil, aksine bir ayrıcalık, ya/ya da’lı lafları seven Lydia Teyze’nin dediği gibi.

Zamanı ölçen çan çalıyor. Eskiden manastırlarda olduğu gibi, zaman burada da çanlarla ölçülmekte. Yine bir manastırdaki gibi, çok az ayna var burada.

Sandalyemden kalkıyorum, topukları dans etmek için değil de omurgayı korumak için düz olan kırmızı ayakkabılar içindeki ayaklarımı gün ışığına uzatıyorum. Kırmızı eldivenler yatağın üzerinde. Onları alıyorum, parmaklarıma tek tek geçirerek giyiyorum. Her şey, yüzümün yanlarındaki kanatlar hariç, kırmızı; bizi belirleyen kanın renginde. Elbise ayak bileklerine kadar uzanıyor, bol, göğüsleri çevreleyen geniş bir bağla toplanıyor, kollar da bol. Beyaz kanatlar da emir gereği; görmemizi engellemek için, görülmemizi de tabii. Kırmızı, oldum olası yakışmamıştır bana, benim rengim değildir. Alışveriş sepetini alıp koluma asıyorum.

Odanın kapısı –benim odam değil, benim demeyi reddediyorum– kilitli değil. Gerçekte doğru düzgün kapanmıyor bile. Ortasında kirli pembe bir yolluk bulunan cilalı koridora çıkıyorum. Ormandaki bir patika, bir saltanat halısı gibi yolu gösteriyor bana.

Halı, bir dönemeçten sonra ön merdivenden aşağı iniyor, ben de onu takip ediyorum; bir elim bir zamanlar ağaç olan, başka bir asırda yapılmış ve sıcak bir parlaklık alıncaya kadar cilalanmış merdiven tırabzanında. Geç Viktorya tarzı bir ev, büyük ve zengin bir aile için yapılmış. Holde zamanı bölüp dağıtan bir büyük baba saati var, sonra ön tarafa açılan bir kapı, ten rengi tonlarıyla imalarla dolu anaç salona. İçinde hiçbir zaman oturmadığım, sadece ayakta durduğum ya da diz çöktüğüm oturma odasına. Holün sonunda, ön kapının üstünde, renkli camdan bir pencere var; çiçekler, kırmızı ve mavi.

Geriye holün duvarındaki ayna kalıyor. Merdivenlerden inerken yüzümün iki yanındaki beyaz kanatların, görüşümü aynaya doğru yönlendirecekleri biçimde başımı çevirirsem, yuvarlak, dışbükey, balıkgözü gibi cam aynayı ve orada yansıyan kendimi görüyorum; çarpıtılmış bir gölge, bir şeyin parodisi, tehlikeye benzer bir anlık gaflete doğru giden kırmızı pelerinli bir masal kişisi gibi. Bir rahibe, kana bulanmış.

Merdivenlerin sonunda, bükülmüş bir eğreltiotunun açılan yaprakları gibi şekillenmiş çengellere doğru yumuşakça kıvrılan uzun yuvarlak kolları olan bir şapka ve şemsiye askısı var. İçinde de birkaç şemsiye: Komutan’a siyah, Komutan’ın Karısı’na mavi ve bana da kırmızı tahsis edilmiş. Kırmızı şemsiyeyi olduğu yerde bırakıyorum, günün güneşli olduğunu pencereden görmüştüm. Komutan’ın Karısı’nın oturma odasında olup olmadığını merak ediyorum. Her zaman oturmaz orada. Kimi zaman, ileri geri volta attığını duyabiliyorum, bir ağır, sonra da bir hafif ayak sesi, bastonunun kirli gül rengi halının üstünde yumuşak tıpırtısı.

Oturma odası kapısını ve yemek odasına giden kapıyı geçerek yürüyor, holün sonundaki kapıyı açıp mutfağa giriyorum. Burası artık mobilya cilası kokmuyor. Üstü beyaz emaye ile kaplı mutfak masasının yanında Rita duruyor. Üzerinde her zamanki Martha elbisesi var, donuk yeşil, önceki zamanda bir cerrah giysisi gibi. Bu elbise biçim, uzunluk ve örtünme açısından benimkine çok benziyor, ama bir önlüğü var, beyaz kanatları ve peçesi de yok. Peçeyi dışarı çıktığında takar, ama kimse bir Martha’nın yüzünün görülmesine pek aldırmaz. Elbisesinin yenleri, kollarının kahverengiliğini açığa vuracak şekilde dirseklerine kadar sıyrılmış. Rita, somunları son kez yoğurup biçim vermek için masaya atıp ekmek yapmakla meşgul.

Rita beni görüyor ve başını sallıyor, bunu selam vermek için mi, yoksa varlığımı algıladığını göstermek için mi yaptığını söylemek güç; unlu ellerini önlüğüne silip mutfak çekmecesinde karne defterini aramaya koyuluyor. Çatık kaşlarıyla, üç karne koparıp bana uzatıyor. Gülümsese yüzü sevecen görünebilir. Gene de kaş çatışı kişisel değil: Onaylamadığı, kırmızı elbise ve onun temsil ettiği şey. Bulaşıcı olabileceğimi düşünüyor, bir hastalık ya da kötü bir talih gibi.

Kimi zaman kapalı kapılar önünde durup kulak kabartıyorum, önceki zamanda asla yapmayacağım bir şey bu. Fazla uzun süreli dinlemiyorum, çünkü bunu yaparken yakalanmak istemiyorum. Yine de, bir seferinde, Rita’nın Cora’ya kendini bu derece alçaltmayacağını söylediğini duydum.

“Kimse senden bunu istemiyor”, dedi Cora. “Her neyse, hadi isteyecekleri tuttu diyelim, elinden ne gelirdi ki?”

“Kolonilere giderdim”, dedi Rita. “Seçme şansları var.”

“Gayri-Kadınların yanına, açlıktan ölmenin ve Tanrı bilir seni başka nelerin beklediği o yere mi?” dedi Cora, “Saçmalama!”

Bezelye ayıklıyorlardı, kapalı kapının ardından bile sert bezelye tanelerinin tencereye düşerken çıkardıkları hafif tıkırtıyı duyabiliyordum. Rita’nın karşı çıkma ya da onaylama işareti olarak homurdandığını ya da iç çektiğini duydum.

“Her neyse, hepimiz için yapıyorlar bunu ya da öyle söylüyorlar,” dedi Cora. “Tüplerim bağlanmamış olsaydı, ben de onlardan olabilirdim, on yaş daha genç olsaydım söz gelimi. O kadar kötü değil. Hem ağır iş de denmez buna.”

Rita, benim yerime onun olması daha iyi, derken kapıyı açtım. Yüzleri arkanızdan konuşan ve konuştuklarının duyulduğunu düşünen kadınların yüzleri gibiydi: Şaşkın ama sanki böyle konuşmak haklarıymış gibi biraz da küstah. O gün, Cora bana genelde olduğundan daha sevimli, Rita ise daha aksi davranmıştı.

Bugün, Rita’nın asık yüzü ve gergin dudaklarına rağmen, burada, mutfakta kalmayı istiyordum. Evin bir başka yerinden, elinde limon yağı şişesi ve toz beziyle içeri girerdi Cora. Rita da kahve yapardı –Komutanlar’ın evlerinde gerçek kahve bulunuyor hâlâ– ve Rita’nın mutfak masasında sohbet ederdik –masamın benim olmaması gibi, bu masa da Rita’nın değildi artık– ağrılardan, sızılardan ve hastalıklardan, yani ayaklarımızın, sırtlarımızın ve bedenlerimizin haylaz çocuklar gibi başına gelebilecek bütün o değişik sıkıntılardan dem vurarak. Evet evet derdik, aynen öyle, birbirimizin sözlerini, bunların hepsini biliyoruz anlamında noktalamak için başımızı sallardık. Birbirimize ilaçlar önerir, fiziksel ıstıraplarımızı sayıp dökerken birbirimize üstün gelmeye çabalardık; şikâyet ederdik kibarca, seslerimiz yumuşak ve alçak perdeden, yağmur oluklarındaki güvercinlerinki kadar kederli çıkardı. Ne demek istediğini anlıyorum, derdik. Ya da, zaman zaman daha yaşlı insanlardan hâlâ duyduğumuz o kadim lafı ederdik: Sesin sanki uzaklardan gelen bir yolcuymuş gibi. Sanki ses uzaktan gelen bir yolcuymuş gibi; ki aslında öyle olurdu, öyledir de.

Eskiden bu tür konuşmalara nasıl da dudak bükerdim. Şimdiyse özlüyorum. En azından konuşmaydı. Bir tür alışveriş.

Ya da dedikodu yapardık. Marthalar hep bir şeyler bilirler, aralarında konuşup gayriresmi haberleri evden eve yayarlar. Benim gibi kapı dinliyorlar şüphesiz, bakışlarını başka yere çevirdiklerinde bile olup biteni görebiliyorlar. Kimi zaman onlara kulak misafiri olur, özel konuşmalarından cümleler yakalardım. Ölü doğmuş. Ya da, Onu tığla şişlemiş, tam karnından. Kıskançlıktandır. Onu yiyip bitiriyordu zaten. Ya da boşa umut verircesine, Kızın kullandığı şey tuvalet temizleyicisiymiş. Nasıl da cezbetmiş, insan, tadından anlamaz mı yahu? Demek bayağı sarhoşmuş; kızın yaptığını çakmışlar yine de.

Ya da Rita’nın ekmek yapmasına yardım ederdim, ete çok benzeyen o yumuşak, direngen sıcaklığa ellerimi batırarak. Bir şeye dokunmaya açım, kumaş ya da ağaç dışında bir şeye. Dokunma edimini gerçekleştirmeye açım.

Ama sorabilsem, görgü kurallarını bu derece ihlal edebilsem bile, Rita buna izin vermez. Çok korkar. Marthaların bizimle fraternize etmeleri düşünülemez.

Fraternize etmek, bir erkek kardeş gibi davranmak demektir. Luke anlatmıştı bunu bana. Bir kız kardeş gibi davranmak anlamını taşıyan uygun bir karşılık bulunmadığını söylemişti. Sororize etmek olmalıydı, demişti. Latinceden. Bu tür ayrıntıları bilmek Luke’un hoşuna giderdi. Sözcüklerin kökenlerini, garip kullanımlarını. Ukalasın diyerek kızdırırdım onu eskiden.

Rita’nın elinden karneleri alıyorum. Üstlerinde resimler var, değiştokuş edilebilecekleri şeylerin resimleri: on iki yumurta, bir parça peynir, et olduğu varsayılan kahverengi bir şey. Elbise yenimin içinde, geçiş belgemi bulundurduğum fermuarlı cebe yerleştiriyorum onları.

“Onlara, taze yumurta vermelerini söyle” diyor Rita. “Geçen seferki gibi olmasın. Ve bir piliç, öyle söyle onlara, kart tavuk vermesinler. Kimin için olduğunu söyle, böylece dalavere yapmazlar.” “Tamam” diyorum. Gülümsemiyorum. Neden dostluğa ayartayım ki onu?

Arka kapıdan geniş ve düzenli bahçeye çıkıyorum: ortada bir çimenlik alan, bir söğüt ağacı, söğüt ağacının boynu bükük çiçekleri; kenarlarda çiçek tarhları, içlerinde, solmaya yüz tutmuş nergisler ve etrafa renk saçarak çiçek açan laleler. Laleler kırmızı; saplarına doğru daha koyu, sanki kesilmişler de oradan iyileşmeye başlıyorlar gibi.

Bu bahçe Komutan’ın Karısı’nın hükümranlık alanı. Kırılmaz camlı penceremden dışarıya bakarken çok kere görmüştüm onu bahçede, dizlerinin altında bir yastık, geniş kenarlıklı bahçe şapkasının üstüne atılmış açık mavi bir peçe, yanında makasın ve çiçekleri yerlerine bağlamak için ip parçalarının bulunduğu bir sepet. Komutan’a verilen Muhafızlar’dan biri ağır kazı işlerini yapar; Komutan’ın Karısı yönlendirir onu, bastonuyla işaret ederek. Eşlerin çoğunun bu tür bahçeleri var, bu onlar için, düzenleyecekleri, bakımını üstlenip üzerine titreyecekleri bir şey.

Bir zamanlar benim de bir bahçem vardı. Kazılmış toprağın kokusunu, elde tutulan çiçek soğanlarının tıknaz biçimlerini, dolgunluklarını, parmaklar arasından akan tohumların çıkardığı kuru hışırtıyı hatırlayabiliyorum. Zaman böyle daha çabuk geçebiliyordu. Kimi zaman, Komutan’ın Karısı bir sandalye getirtip öylece oturur bahçesinde. Uzaktan, bu görüntü huzuru çağrıştırır.

Şu an burada değil; nerede olduğunu merak etmeye başlıyorum: Komutan’ın Karısı’yla aniden karşılaşmaktan hoşlanmıyorum. Belki örgü örüyor oturma odasında, arteriti yüzünden sol ayağı taburenin üzerinde. Ya da atkı örüyor, cephedeki Melekler için. Melekler’in bu tür atkılara ihtiyaçları olduğunu pek sanmıyorum, gene de Komutan’ın Karısı’nın yaptıkları çok özenli.

Diğer Eşler’in çoğunun kullandığı haç ve yıldız örneğine pek aldırmıyor, iddialı gelmiyor bunlar ona. Atkılarının uçlarında çam ağaçları boy gösteriyor, kartallar ya da yan yana duran hareketsiz insan figürleri, erkek ve kız çocuğu, erkek ve kız çocuğu.

Yetişkin erkeklere göre değil, çocuklar için bunlar.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar