Mandela Etkisi

Mandela hakkında bir hikâye yazmalıyım.

 

Cumartesi sabahın 6’sında Kader’den gelen mesaj ile uyanıyorum. Normalde kimse bana bu saatte ulaşamaz, önceden izin verdiğim az sayıdaki kişi hariç. Kader bunlardan biri. Onun mesajının gelmesiyle odamın ışıkları yanıyor, içeriyi yavaşça yükselen bir şarkı melodisi dolduruyor: “You don’t know what it’s like…” Gözlerimi açmadan ne olduğunu anlıyorum: Kader’im beni aramış.

Müziği el hareketimle susturup yatakta doğruluyorum. Hafifçe öksürdükten sonra “Geri ara,” diyorum.  4 yıl bekledim, kendimi ağırdan satacak değilim.

Özür dileyerek açıyor aramamı. Saatin kaç olduğuna bakmadan aramış, hem de tatil günü, daha sonra arayabilirmiş.

Söylediklerini dinlemiyorum bile. Sadece sesini dinliyorum, üniversiteden beri duymadığım o güzel sesini. Zaman yetmemişti birbirimizi tanımaya, hayat çok hızlıydı, belki de ben çok yavaştım o zaman, bilmiyorum. Ama sesini unutmadım aradan geçen yıllarda.

“Hâlâ bilimkurgu yazıyor musun?” diyor.

Bir dakika, ne oluyor?

“Yüzyüze konuşmamız gereken bir şey var.”

Yüzyüze, tabii ki. Saat 10 olur tabii, istersen 7 bile olur. Orası da uygun, yolu biraz uzun ama sen yeter ki iste.

Traş olup hazırlanırken konunun ne olduğunu merak ediyorum. Bana olan aşkı değil herhalde, aptal değiliz, hem bilimkurgudan bahsetti. Aman, neyse ne.

Çağırdığım tek kişilik elektrikli araca biniyorum ve yerini önceden girdiğim kafeye doğru yola çıkarken arkama yaslanarak etrafı seyrediyorum.

Araç bir süre yolda gidiyor, sonra yükselerek alçak hava şeridindeki araçların arasına dalıyor ve bir süre sonra tekrar yer seviyesine iniyor. Taksim’e yaklaştığında yeraltına iniyor ve durakta beni indiriyor. Yürüyen merdivenle yukarı, Meydan Parkı’nın yeşillikleri içine çıkıyorum. Gençler meydanı ve İstiklal’i doldurmaya başlamış, eğleniyorlar. Kafeye vardığımda Kader’i görüyorum.

Ayağa kalkarak beni karşılıyor. Uzak bir tanıdıkla karşılaşmış gibi – uzaktan havayı -öpüyor. En azından sadece elimi sıkmadı, bu da bir şey.

Oturup hoş beş ediyoruz kısaca. “Evet, bilimkurgu yazıyorum. Yurtdışında da yayınlanıyor bazıları, fena gitmiyor.”

“Ben üniversitede kaldım,” diyor. “Yüksek lisans bitti, şimdi doktora yapıyorum. Bilim tarihi üzerine tez yazıyorum.”

Bunları hiç bilmiyorum, onu hiç takip etmedim. Hayat devam ediyor çünkü.

Aklında bir şey var, nasıl söyleyeceğini bilemiyor. Soruyorum.

“Takıldığım bir konu var,” diyor. “Oldukça önemli, kiminle paylaşacağımı bilemedim. Tez danışmanımın da anlayacağını sanmıyorum. Sen aklıma geldin, konu gerçekle bilimkurgu arasında bir şey.”

Zaten her şey öyle. “Söylesene,” diyorum gülümseyerek. “Şaşırmayacağım, söz.”

Soğuyan kahvesine bakarak derin bir nefes alıyor.

“Tezim, bilimin tarihsel gelişimi hakkında. Bu konuda bir yıldır araştırma yapıyorum. Bilim dallarının nasıl geliştiği, teknolojide büyük buluşların ne zaman, hangi hızla yapıldığı konularını inceliyorum.”

Duruyor ve güzel kahverengi gözleriyle bana bakıyor.

“Bir şeyler ters gidiyor,” diyor duru sesiyle. Kafenin gürültüsü diniyor, sadece onun sesi var.

“Nasıl?” diyorum.

“Şu şekilde özetleyebilirim: Bilim, olması gerekenden daha yavaş ilerliyor. Örneğin İslam tarihinin başlarına bakıyorum. Müthiş bir bilimsel ortam var. Teoriler gelişiyor, buluşlar yapılıyor. Sonra birdenbire duruyor. Avrupa’ya bakıyorum. Uzun ve karanlık bir ortaçağ yaşıyorlar, özgür düşünce bastırılıyor. Bilim hak getire. Yakın geçmişe bakıyorum. Üç Dünya Savaşı yaşıyoruz, dünya yıkılıyor ve yeniden kuruluyor. Ve hayır, savaşlar sanıldığı gibi bilimin ilerlediği zamanlar değil. Tam tersine, durduğu zamanlar. Bugüne bakıyorum, uzay çağındayız güya. Aydaki ufak koloniyi bile daha yeni kurduk. Oysa 1957’de aya ayak basmıştık. Mars’a daha yeni insan yolladık, yıl olmuş 2018. Ve hâlâ bunlara harcanacak parayı kısmak isteyenler var. Neyse ki Amerika’da Sanders seçildi, o NASA’ya biraz destek veriyor. Enerjimizin sadece % 60’ını güneşten karşılıyoruz, gerisi hâlâ fosil yakıtları – petrol, kömür. Lobiler yüzünden tabii. Ortadoğu elinde kalan petrolünü dünyaya satmaya çalışıyor. Biz bile Avrupa Birliği’ne daha 2000’lerin başında girdik ve hâlâ eğitimde, bilimde bazı ülkelerin gerisindeyiz.”

Ellerimi kaldırıp “Dur, nefes al,” diyorum gülümseyerek. Onu ciddiye alıyorum tabii. “Anladım, dünya geri kalmış durumda. Bu tespitle nereye varıyorsun?”

“Olması gereken bu değil,” diyor gözleri parlayarak. Heyecanla konuşuyor: “Tarihin normal akışı bu değil. Bak, ilk otomobiller elektrikle çalışıyordu, biliyor muydun? Sonra petrole dönüldü, ta 1970’lere kadar. 1970’ler yahu! Şimdi tabii tüm taşıtlar elektrikli, ama… 1970’ler yahu! Kayıp zamanı düşün. O zaman boyunca çevreye verilen zararı, petrol için değişen sınırları düşün. Birileri, bir şey bizi durduruyor, geri bırakıyor.”

Sessizce ona bakıyorum. “Nasıl?”

“Bilmiyorum,” diyor nefes vererek. Sesi şimdi yine dingin. “Toplu halde unutuyoruz sanki. Ne zaman teknolojik bir devrimin eşiğine gelsek, bir şey oluyor ve tarihimiz, bugünümüz değişiyor. Biz de hiç bir şeyin farkında olmadan, yeni bir tarihte yaşamaya devam ediyoruz. Geri gidiyoruz, ama ilerlediğimizi zannediyoruz.”

Sessizce bakışıyoruz. O ne söylerse haklı. İnanıyorum.

Deli olduğunu düşünmediğimi anlaması için hemen konuşmam lazım.

“Bilimkurguda olası yarınları yazarız,” diyorum. “Belki de gerçekten olması gerekenleri hatırlıyor ve yeniden kurguluyoruz. Senin söylediklerin gibi farklı gelecekleri…

“Anlattıklarından ben şöyle bir bilimkurgu hikâyesi yazardım: Birisi, bir şey, zaman akışımıza müdahale ederek tarihte belli kritik anları değiştiriyor ve geri kalmamızı sağlıyor.”

Duruyorum. “Bir de Mandela etkisi dedikleri bir şey var. İnsanların önemli bir kısmının farklı hatırladığı şeyler. Güney Afrika eski lideri Nelson Mandela’nın aslında 1980’lerde hapiste öldüğünü ‘hatırlayan’ çok sayıda insan var. Belki bu da eski bir tarihin, başka bir gerçeğin hatırası… Monopoly oyununun sembolü adamın gözlüklü olduğuna yemin edenler var mesela.”

“A, değil mi?”

“Değil.”

“Çok ilginç, gözlüklü olduğuna emindim hâlbuki… Peki, bunların benim anlattıklarımla ilgisi ne?”

“Eğer birileri tarihimizi değiştirip duruyorsa, büyük ve kritik dönüm noktalarının yanı sıra bazı küçük ayrıntılar da değişiyor olmalı. Büyük değişiklikleri fark etmiyoruz, çünkü her şey baştan aşağı değişiyor. Ayrıntıların ise önceki hali bir şekilde hafızamızda kalabiliyor olmalı. Bu yüzden fark edilebiliyor.”

“Öyleyse niye herkes değil de belli sayıda kişi hatırlıyor?”

“Bilmiyorum,” diyorum. “Belki tarihteki bu değişiklikler nedeniyle birçok kişi hiç doğmuyor bile. Sadece bir önceki tarihte de yaşamış olanlar hatırlıyor belki.”

Susuyor ve pencereden dışarı, meydanda gülüp eğlenen gençlere, dolaşan turistlere bakıyor.

“Korkutucu değil mi?” diyor kısık sesle. “Tarihimizle oynayarak ilerlememizi engelleyen, milyarlarca insanı bir anda yok edebilen birileri var. Ve hiç bir şey yapamıyoruz. Kim olabilir bunlar?”

O anda elini tutmak, hiç bırakmamak istiyorum. Sadece ikimizin olduğu, hiç bir şeyden korkmadığımız bir dünya istiyorum.

“Fermi Paradoksu diye bir şey var,” diyorum. “Uzayda bizden başka zeki hayat varsa, bunu şimdiye kadar görmüş olmamız gerektiğini söylüyor. Belki bilimimizi, teknolojimizi geri bırakmalarının nedeni budur. Uzaya yayılmamızı engellemektir. Ne zaman başımızı kaldıracak olsak, vurarak yerimize oturtan birileri vardır.”

“Korkutucu,” diyor yine, fısıldayarak.

Sonra koltuğunda sırtını dikleştirerek bana doğru eğiliyor. Kokusunu içime çekiyorum. Bana teşekkür ediyor.

“Belki saçmaladım, kusura bakma,” diyor. “Delirmediğimden emin olmalıydım. Senin söylediklerin de çok önemliydi. Neyse, daha salim kafayla düşünmek lazım. Nasıl olsa, eğer doğruysa, yapabileceğimiz bir şey de yok demektir.”

“Bu teorini tezinde yazıp yayınlarsan işe yarayabilir,” diyorum. “Kanıtlarıyla birlikte. İnsanlar bunu öğrenirler ve yeterince mantıklı gelirse, bu konuda ne yapabileceğimizi tartışmaya başlarlar.”

“Asla!” diyor kesin bir ifadeyle. “Bunu yapamam. Senden başka kimseyle de paylaşamam. Bunu kim yapıyorsa, insanlığı yakından izliyor olmalı. Eğer bu fikir ortaya çıkar ve yayılırsa, tarihi yeni baştan değiştirirler. Ve bildiğimiz her şey tekrar değişir. Daha geriye gideriz ve bu halimizi de hatırlamayız.”

Sonra gözlerime bakarak, “Bana söz ver,” diyor. “Bu konu ikimizin arasında kalsın. Başka kimseyle konuşma, bir yerde yazma, ima bile etme. Bu çok önemli.”

Söz veriyorum elbette. İkimizin arasında, Kader’im ve benim…

Kafeden ayrılırken uzattığı elini biraz uzun sıkıyorum. Sıcaklığını ellerimde hissetmek, hiç bırakmamak istiyorum. Bizim sırrımız, bütün dünyada, sadece ikimizin arasında…

Elini bırakırken parmağım alyansına temas ediyor.

Bir şey düşünmüyorum.

Yemyeşil Taksim’deki gençlerin arasından geçerek e-araca binerken, yolda ve havada önceden hesaplanmış rotada giderken, saat erken olmasına rağmen boş evime dönerken hiç bir şey düşünmüyorum.

Mandela hakkında bir hikâye yazmam lazım. Kelimeler, olay örgüsü etrafımda canlanıyor.

Kader’i araştırıyorum, üniversiteden beri ilk defa. Evlenmiş, eşiyle mutlu fotoğrafları var. Kahverengi gözleri gülüyor.

Niye bu kadar bekledim?

Şimdiye kadarki en iyi hikâyemi yazmaya başlıyorum.

 

1980’lerde Güney Afrika’da tek kişilik hücresinde ölmeyi bekleyen Mandela sahnesiyle açılıyor. Kendi ölümünden çok, özgürlük ve eşitlik umutlarının bitişine üzülüyor. Sonra, yaşarsa neler olacağını ‘hatırlamaya’ başlıyor. Sadece kendi ülkesinin değil, tüm dünyanın adım adım geri bırakılmasını ‘seyrediyor’.

 

Yazıyorum. Saatler geçiyor, hava kararıyor ve yazıyorum. Ellerim ağrı içinde, gözlerim ekran karşısında yorgunluktan yaşarmış halde yazıyorum. Gündüzün gürültüsü yerini gecenin sessizliğine bırakırken yazıyorum.

 

Mandela kazanılan veya kaybedilen savaşları, çocukların eğitimden mahrum bırakılmasını veya bilgi kırıntılarına ulaşmasını, bilimin sadece özgürlüklerle birlikte gelişmesini, iklim değişikliğinin çevreye ve toplumsal sağlığa verdiği zararlar ile yol açtığı açlığı, nüfusun büyük çoğunluğunun aç ve fakir kaldığı bir dünyada teknolojinin sadece kısa dönemli kâra odaklanmasını ‘yaşıyor’.

Bir gün kara Afrika’da bir lokma ekmek peşinde sürünen bir küçük çocuk oluyor, bir gün saçma nedenlerle birbirini öldüren çetelerden kaçan bir kadın. Bir başka gün parası yetmediği için okuyamayan ve intihar bombacısı olan zeki bir ortadoğulu öğrenci oluyor, ertesi gün düşünceleri nedeniyle hapsedilen bir akademisyen.

Merak edemeyen, kafasını kaldırıp uzaya, yıldızlara bakamayan bir insanlığın hayatta kalma mücadelesini günbegün kendisi veriyor.

Daha sonra, çok uzak gelecekte, artık gerçekten yapılabilecek hiç bir şey kalmadığında, çorak, bozkırlaşmış bir Dünya’ya gökyüzünden birileri geliyor. İnsan olmayan birileri. Ama artık bunların ne olduğunu anlayacak, tartışacak kimse kalmamış. Bilim yok olmuş, kurgu tek başına kalmış.

İnsanı geri bırakanlar, insanı ezip geçiyor.

Mandela yaşadığı ve yaşamadığı iki farklı dünyayı geçmişten bugüne, yarına seyrediyor. Hayatı boyunca ırk ayrımıyla, halkını geri bırakanlarla mücadele etmiş, bunun için ömür boyu hapiste. Şimdi ise tüm insanlığın nasıl geri bırakıldığını, büyük planı görüyor. Bir karar vermek vermesi gerektiğinin farkında. Artık her şey ona kalmış.

“Yıkılsın dünya,” diyor son nefesinde ve bambaşka bir dünya kuruluyor.

Ne yazdığıma bakmıyorum, düzeltme yapmıyorum ve hikâyeyi dünyanın okuması için sayfama ekliyorum. Takipçilerime yeni hikâye duyurusunu yolladıktan sonra sayfanın okunma sayısını seyretmeye başlıyorum.

1, 2, 5… Yarım saat olmadan sayı hızlanarak artmaya başlıyor. Dünyanın her tarafından okuyanlar, hikâyeyi paylaşmaya başlıyor. Binler, onbinler… Sayı durmadan artıyor. Sosyal platformlarda tartışmalar başlıyor. Mandela etkisinin yüzlerce, binlerce örneği paylaşılıyor. İnsanlar tarihlerini sorguluyor. Olanı ve olması gerekeni tartışıyor. Burası gece, ama bir yerlerde gün doğuyor.

Böyle bir şey görmedim. Her şey bir hikâyeye bakıyormuş.

Milyonlar uyanıyor.

Dışarıdan beyaz bir ışık perdeden içeriye vuruyor. Oysa burada güneşin doğmasına daha saatler var. Pencereye yürüyorum ve dışarıya bakıyorum.

Evren kendisini gösteriyor.

Işıl ışıl, hayat dolu bir gökyüzü görüyorum. Yıldızlardan çok daha fazla sayıda uzay aracı, yıldızlar arasında hareket ediyor. Gezegenler arasında renkler içinde ağlar örülmüş. Her şey birbirine bağlı. Uzay, hayat dolu.

Yalnız değiliz. Yine de tek başımızayız.

Aydınlık artıyor. Artık her yer bembeyaz. Dünya böyle yıkılıyor ve bilincim dağılıp kayboluyor.

 

 

Cumartesi sabahı geç saatte yağmurun sesiyle uyanıyorum. Kader’i uyandırmadan kalkarak kahvaltıyı hazırlıyorum. Gazeteyi açıyorum.

Trump’ın yeni kömür ve petrol teşviklerinin haberi var. Bunun altında, burada yeni kurulacak nükleer santrallerden bahsediliyor. Gerisi her zamanki taciz, cinayet haberleri. Bunları geçiyorum ve teknoloji sayfasının tamamını kaplayan yeni model cep telefonu haberini okuyorum. Süper görünüyor, bundan mutlaka almamız lazım.

Kader, elinde telefonuyla içeri giriyor. Yapım ekibinde olduğu evlilik programından mesaj gelmiş, bugün işe gitmesi gerekiyor.

Kahvaltı ederken, “Akşam işin bittiğinde Taksim’de buluşalım,” diyorum.

“Boşver,” diyor. ”Sevmiyorum artık orayı, beton denizi gibi, bomboş. Evde görüşürüz.”

Duruyor. Kahverengi gözlerinde anlık bir tereddütle bana bakıyor. İkimizin de bildiği, ama unuttuğu bir şey var gibi. Tüm dünyada sadece bizim sırrımız…

Her neyse, geçiyor.

Kader’imle birlikte yine mükemmel bir güne başlıyoruz.

3 yorum

  1. avatar

    Linke bile tıklayamadım direkt gelen bildirim mailinden okuyup bitiriverdim. Ellerinize sağlık.

  2. avatar

    Çok teşekkürler Pınar Hn.

  3. avatar

    Kayıp Dünya’nın böyle güzel bir öyküyle geri döndüğünü görmek güzel. Elinize sağlık Badahan hocam.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir