PROMET – 3

0

Slate’in bulunduğu oda kararınca içerisi ürktücü bir hal aldı. Duvardaki elbiseler gözüne değişik görünmeye başlamıştı ve başlığı da onu boğuyor gibiydi. Kendi gürültülü nefesini duyuyordu ve bu yeterince rahatsız ediciydi. Elbisesindeki ünitenin ışıkları dışında herhangi bir parlaklık yoktu. Başlığının alttan aydınlatması da kesilmişti. Aklına Vural geldi.

“Bööö!” dedi ve kendi kendine gülümsedi. Hayalgücü sadece elbiseleri değişik göstermiyordu.

Slate dalga sesleri duymaya başlamıştı. Yüzündeki gülümseme bir karadelik gibi sessizce genişledi.

* * *

Düş Kabuğu Sahili’ne uzun süredir uğramıyordu. Aslında Halias onu “üçüncü lab”a gelmesi için uyandırdığından bu yana gelmemişti. Bunun sebebini tam olarak bilmiyordu; ama galiba Düş Kabuğu Sahili’ne gidemeyecek kadar yoğun geçirmişti günlerini ki öyleydi gerçekten.

Ama şimdi sahildeydi ve dalgaların sesleri, uzaktaki dağlar, kule gibi görünen fabrika bacası ve kız… Hepsi yengeçler kadar gerçek ve yakamoz kadar büyüleyiciydi. Etrafına bakınırken başlık tarafından boğulmuyordu, tatlı esintisi ve daha önce hiç bu kadar çok yıldızın bir arada görülmediği cömert gökyüzüyle son derece rahatlatıcı bir yerdeydi. Sıcak kumların üstündeydi.

Düş Kabuğu Sahilindeydi.

Kızla birbirlerine bakıyorlardı ve her seferinde Slate’in çocuklaşan yüreği atmayı kendine hatırlatmak zorunda kalıyordu.

Bu yüzden buradayım demişti kız ve şimdi bunu düşünüyordu. Yengeçler halen karşılarında, yarm daire düzeninde salınıyorlardı. Küçük kıskaçlarını kıza doğrultmuşlardı.

Slate, kendini o çemberin bir parçası gibi hissetti.

“Neden bura…”

“Şşşş….” Kız, dudaklarını yuvarladı. Son derece sevimli bir mimik olmasının yanında, garipti de.

Slate durmuştu, kızın avuçlarını kucağında birleştirmesini ilgiyle izledi.

Kızsa avuçlarına onları ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu. Ama yüzündeki şaşkınlıktan ziyade sevinç gibiydi. Başını da hafifçe eğmişti. Bu yönüyle, önüne atılan bir yumağa patisiyle yumuşak bir dokunuş yapıp, oynamadan önce topu ilgiyle izleyen bir kediye benziyordu (oynama başlanıncaya dek dokunulan pati genelde havada kalır –unutulurdu-).

Avuçları yukarıya dönüktü ve onları bir çeşmenin altındaymış gibi birbirlerine bitiştirmişti. Bakışları çocuksu sevincini koruyordu.

Slate’in kulaklarına hafif bir mırıltı geldi. Ardından ürperdi, bu ses yengeçlerden çıkıyordu sanki! Esinti kadar bile hissedilmiyordu, ama yine de vardı.

Kumlarda oturan çocuk, bu seste özlem olduğuna yemin edebilirdi. Kulaklarının arkasında hissettiği hafif dokunuş hissiyle büsbütün ürperdi.

Neler oluyordu? Kötü bir his yoktu içinde, tam tersine rahatlamıştı; ama yine de bilinmeyen karşısında duymaya koşullandığı bir duygu vardı içinde, merak…

Merakının zamanla dinmesini umuyordu.

Ardından mucizeyi gördü. Kızın avuçlarında parlak bir sıvı birikmeye başlamıştı! Ama havada görünen herhangi bir yağış yoktu! Aklı ve mantığı bir an için gördüklerine mantıklı bir açıklama getirmek üzere etrafına bakındı ancak bu, kafasını daha fazla karıştırmaktan öteye gitmedi.

Biriken sıvının parlaklığı ve miktarı artıyordu, yüzü de aydınlanmıştı. Bunu görmek nedense sevincini arttırmıştı. O sıvının mutluluk fısıldadığına yemin edebilirdi.

Kız, parıltılı sıvıdan belli bir miktar birikince, sıcak bir gülümsemeyle avucunu yengeçlerin üzerinde gezdirdi. Ellerini biraz aralamıştı ve parlak sıvı, küçük yaratıkların üzerine döküldü. Işıl ışıldı bu görüntü. Su, yer yer kuma damladı ve buradaki parıltısını bir süre koruyup söndü. Yengeçlerse heyecanlanmışlardı ve kıskaçlarıyla kızın avuçlarını işaret ediyorlardı.

Slate’in kulak arkasındaki dokunuşlar rahatlatıcıydı artık. Yengeçlerdeki mırıltıysa artık duyulmuyordu ama o seslerin hala çıktığından emindi.

Çocuk, bu minik yaratıkları kıskandığını farkedip utandı; ancak kız avuçlarındaki suyun küçük bir kısmını yengeçlere vermişti. Eklembacaklıların kıskaçları inince avucunu Slate’e yaklaştırdı ve onun şaşıran suratı karşısında gülümsedi.

Slate hiç bir şey söylemeden elleriyle kızın avuçlarını destekledi ve başını eğip parlak sıvıya yaklaştı. Ne yapacağını bilmiyordu; ama içinden o sıvıyı tatmak geliyordu.

Gözlerini kapadı ve kızın avuçlarındaki sudan bir yudum aldı. İlk başta hayalkırıklığına uğradı ama sonradan bu his kayboldu. Bu sadece suydu! Ama hayatında tattığı en güzel suydu. Üstelik kendini çok iyi hissediyordu. İçindeki korkuların yerini huzur almıştı (üstelik korkularının farkına, onlar yokolmadan varmamıştı). Dudakları hala suya dokunurken kız onu şaşırtan bir şey yaptı ve ıslak avuçlarını Slate’in yüzüne sürdü.

Rüzgarı şimdi daha iyi hissediyordu, serin ve tatlı. Kızın yumuşak dokunuşu onu irkiltmişti. Elektrik gibiydi bu; ama canının yandığını söyleyemezdi.

Slate başını yavaşça kaldırdı ve kız, parlayan ellerini bir süre onun yüz hatlarında gezdirdi. Her ayrıntısını keşfetmeye çalışır gibiydi ve Tanrı’da biliyordu ki karanlıkta olduklarından pek çok ayrıntı ona yeni geliyor olmalıydı.

Ellerini çektiğinde Slate üzüldüğünü farketti. Vücudunun en derin ve gürültülü yerindeydi bu sızı. Yüreğinde, fırtınayı andıran gürültülerin homurdandığı yerde…

“Luna ışığı,” dedi kız, buğulu sesiyle neredeyse fısıldıyordu.

Slate başını çevirip Ay’a baktı. Avuçlarında Ay ışığı biriktirebilmeyi istedi; sonra da bunu yapabilen kıza bakıp gülümsedi ve kız da gülümsemesine karşılık verdi.

“Buzdağı gibi mağrur…Bunun için gelecek buraya,” diye devam etti kız. Avuçlarında sönen ışığa hüzünle bakıyordu.

Slate kızın ne dediğini hemen anlayamadı. Kimin geleceğini sormaya niyetlendi.

Ama Güneş doğdu.

Güç geri gelmişti ve platformu harekete geçmişti. Kulaklığında, biri sabırsız tonuyla seslenip duruyordu. Bu şekilde kendine gelmekten nefret ediyordu.

Slate! Slate?

* * *

Halias ve Phy’ın kaşları çatılmıştı. Doktor, “Bütün değerleri normal görünüyor bende,” dedi.

“Peki ne anlama geliyor bu? Ayakta mı uyuyor?” diye huzursuz bir sesle sordu Hal.

Phy’ınsa aklı karışmıştı “Hayır; ama emin de olamıyorum, sadece hayal görüyor olabilir ve bu da cevap vermemesinin bir sebebidir belki; ama teknik bir sorun daha büyük bir ihtimal.”

Yaşlı adam, olduğu yerden kalkmış yanlarına gelmişti. Güçleri vardı ancak Garwyn, Slate’e ulaşamayınca bağlantıda bir sorun olduğunu sanmışlardı; çünkü Phy, verilerde bir anormallik farkedememişti.

Halias “Garwyn?” dedi. Garwyn,o sırada Slate’e ulaşmaya çalışıyordu.

Garwyn, “Hala cevap verm… Ah bir dakika cevap verdi!” dedi sevinçle.

Halias gözle görülür bir şekilde rahatlamıştı ama Phy’a endişeli bir bakış attı. Doktorsa “Her şey yeşil,” diye cevap verdi, omuzlarını da kaldırmıştı.

Garwyn’in konsoluna eğildi ve “Slate, az önce ne oldu? Kesinti sırasında bir sorun mu yaşadın?” diye konuştu.

Garwyn’in aklına, kesinti sırasında onun havasız kalabileceği gelmişti ama doğrusu buna pek ihtimal vermiyordu.

Slate’in cızırtıyla perdelenen sesi duyuldu, “Bir sorun yok. Ben iyiyim.”

Halias buna inanmıyordu “Emin misin? Yorgunluğun falan var mı?”

Slate “Çok iyiyim beni merak etmeyin,” dedi.

Halias ses alıcısını kapattı. Garwyn’e “devam edelim,” dedikten sonra Phy’a döndü. “Sence iyi mi?”

Phy aceleyle “Gördüğüm kadarıyla bir sorun yok,” diye yanıtladı.

Halias iyice huzursuz olmuştu. Doktora bakıp “Gözünü dört aç,” diye homurdandı.

* * *

Garwyn’in sakin sesini duydu “Pekala Slate, devam ediyoruz.” Ama içinde, yaptığı kaçamağın garip karşılandığını ve tedirginlik uyandırdığını biliyordu yine de sahile yaptığı bu ufak yolculuktan rahatsız olmadı. Kendini rahatlamış hissediyordu ve onun durumundaki biri için bunun kadar önemli olan çok az şey vardı.

Aslında, işin gerçek anlamda tehlikeli kısmını o yapıyordu. Vural’ın akibetinin kendi başına gelebileceğinin bilincindeydi, fakat ölümü atlatmak için genelde ölümün kucağına yaklaşmak gerekliydi ve Slate’in yaptığı buydu. Hayati tehlikelerin insanlar üzerindeki garip etkilerinden biriydi cesaret. Kefenin hangi tarafında konarsa konsun daima ağır basıyordu ve bunu hile yapmadan başarıyordu.

Platform yukarı çıkarken, yüzünde hala esintinin geride kalan ve yerini sıcaklığa terkeden serinliğini hissediyordu. Gülümsedi; ama aynı zamanda soru işaretleri de vardı. Etrafı daraldı ve altındaki kapak kapanınca, bundan sonra arkasına bakmasının sadece başına bela olacağını düşündü.

Elçi yukarıda bekliyor, Rufus onda herşeyin düzgün çalıştığını söylüyor. Okunda hazır olmalı.

Slate yukarıdaki hafif aydınlanmadan, açık kapaktan baktığı yerden bir arkın geçtiğini anladı. Elektrikten eskisi kadar hoşlanmıyordu.

Platform durduğunda, sırtındaki ünitenin kıskaçlar tarafından tutulduğunu hissetti. Etrafına bakınmadan önce dışarıya baktı. Bir süre önce buradan çıkarken böyle bir gözlem yapma imkanına sahip değildi.

Renkler daha önce hiç bu kadar cezbedici olmamıştı ve etrafta uçuşan garip parçacıklar buradaki masal havasını daha da güçlendirmişti.

Slate, seni bırakıyoruz.

“Tamam, ben hazırım,” kolundaki bilgi ekranına baktı. Hala her şey yeşildi. Sol kolunda da normalde bayağı ağır olan ve zıpkın silahına benzeyen bir şey vardı. Onunla cisme yaklaşmadan önce potansiyeli dengeleyecek olan paratoner zıpkını fırlatacaktı. Ondan sonra güvenli bölgeden ilerisini aşıp, cisme kömür olmadan yaklaşabilecekti.

Her şey yolunda giderse tabii.

Oka baktı. On yaşlarında bir çocuk kadar uzundu ve bir kabloyla doğrudan Promet’e bağlıydı. Onun hemen yanında da “Elçi” vardı.

Bağlantıyı sağlayacak araca bu ismi vermişlerdi. Aslında asteroitlere yerleştirilip tarama ve örnek toplama işlerini düzene koyacak ve astronotlara yardım edecek şekilde tasarlanmıştı; ama buradaki görevi daha çok o şeye tutunmak olacaktı. Ölü taklidi yapan bir örümcekle, büyük bir resim çerçevesi karışımına benziyordu.

Pardon Slate, Rufus önce yük ayarlaması yapacakmış. Biraz gıdıklanabilirmişsin Ondan sonra serbestsin.

Slate karıncalanma ile uyuşma arasında bir safhanın ortasında buldu kendini. Sırtı dışında bir an için başka bir yerini hissetmedi. Ardından karıncalanma bir dalga gibi vücuduna yayıldı ve başladığı hızla bitti. Başlığının içinde, saçlarının arasında hafif çatırtılar duydu, ardından tüyleri diken diken oldu.

Nefes verirken bağırma ve şaşırma arası bir ses çıkardı “Oaa!”

Garwyn’in telaşlanan sesi kulaklarını doldurdu “Ne oldu Slate? İyi misin! Slate!

Pilot homurdandı “Gıdıklanma kısmı bu muydu yoksa daha geliyor mu!?”

Cevap olarak Slate’in kıskaçları açıldı ve pilot serbest kaldı. Sırtındaki üniteden hala Promet’e bağlıydı.

Hemen yanındaki dev oka ilerlemeye başladı. Paratoner haline getirilmiş zıpkınla kendini Moby Dick’i avlamaktan başka düşünmeyen Kaptan Ahab gibi hissediyordu. Rufus Cisimciği aslında ona kahramanlık tohumları atmıştı, ama bunu bedeli her zaman ağır olurdu ve olmuştu.

Vural…

Zıpkını kolundaki silaha yerleştirirken biraz zorlandı. Onu evirip çeviriyordu. Promet’te bu zıpkını yerleştirmek için birkaç defa alıştırmalar yapmıştı ve bu sırada edindiği deneyimleri mümkün mertebe kullanmaya çalışıyordu.

Klik! Paratoner yerleşmişti.

“Okta sorun yok.”

Tamam, kablosuna dikkat et.

Kablonun bir sorun olması zordu, en az ünitesi ile Promet arasındaki bağlantı kadar kalındı ve bu haliyle kablodan çok halata benziyordu. Olmadik bir yere dolanması ise biraz dikkatle önüne geçilebilecek bir sorundu.

Normalde kolunu bayağı ağırlaştıran donanımı neredeyse hissetmiyordu.

Elçi’ye yöneldi ve onun iticilerini kontrol eden panelin başına geçti. Burada da kemerine takılan bir kıskaç vardı. Elçi’yi kullanırken ondan kopmaması içindi.

Bir süre sonra “Elçi hazır,” dedi. Bir eliyle tutunuyordu, diğer eli de Promet’teki kadar karmaşık olmayan kontrol panelinde bekliyordu.

Karşıdan cevap gelmesini beklerken gözleri dışarıdaki sessiz dünyadaydı. Ama düşündükleri çok daha farklı bir yerde gördükleriydi.

* * *

1 2 3 4 5
Paylaş

Yorum yapın