ÇÖL ŞARKILARI

0

Develer handa kalanları bu erken saatte fazlasıyla rahatsız ediyordu. Ancak bu kervan liderinin pek de umrunda değildi. Çünkü erken saatte yola çıkmak kervancıların âdetiydi. “Erken çıkılan yol erken akçe getirir.” Sözü onlar için sıradan bir söz değil, resmen bir düsturdu. Türlü çeşit kılıç kalkan ve ince, zarif zincir zırhla yüklenmiş olan develer, ağızlarından tuhaf köpükler çıkararak önce uyku mahmurluğunu üzerlerinden atmaya sonra da doğrulmaya çalıştılar. “Hua! Hua! Talili talili!” bilmeyene komik gelen bu sesleri çıkartan kervancılar, develerin kendilerine gelmelerini kolaylaştırmaya çalışıyorlardı.

Develere yüklenmiş zırhlara benzeyen ama kesinlikle onlardan daha kaliteli görünen bir tane giymiş adam nargilesinden bir nefes daha çekti ve kervancıların hazırlıklarını izlemeye devam etti. Nargile dumanını dışarı bıraktığında gelen kokuya bayılıyordu. Bunu nargile dumanında boğulana kadar tekrarlayabilirdi; bu sonsuza kadar demek oluyordu çünkü bu adamın dumanın içinde boğulması gibi bir ihtimal söz konusu dahi değildi. Hancıya eliyle küçük bir işaret yaptı. Hancı koşar adım yanına vardığında yine elleriyle nargileyi götürmesini emretti. Hancı sanki sesli bir emir almış gibi “ Emredersin beyim.” dedi ve saygıyla eğilerek gözden kayboldu.

Oğur Bey tek kaşı havada yanına yaklaşmakta olan siyah uzun kostüm içerisindeki adamı izlemeye başladı. Sakalsız yüzü yeni tıraş olduğunu söylemiyor, adeta haykırıyordu. Koyu kahve gözleri, tepesindeki sarığın güneşi tamamen engellemesi sebebiyle kömür tanesi gibi görünüyordu. Kıyafetleri ise bu güneşli hava için idealdi: Bol bir cüppe. Siyah giyilmiş olmasına rağmen bolluğu içindeki insana püfür püfür bir ferahlık sağlıyordu.

“Hazırlar mı?” diye sordu Oğur Bey’e bir yandan hareketliliğin ona aslında cevap vermekte olduğunu fark ederek. “ Neredeyse.” dedi gözünü bir an bile adamdan ayırmadan. “Zat-ı Şahaneleri seni de mi yolluyor?” Siyah cüppeli adam kervancıları izlemeye devam ederken cevap verdi “Evet ama ben sizden bir vakit sonra ayrılacağım. Sabiin padişah hazretlerimizi rahatsız etmekte.”

“Sabieler…” diye aklından geçirdi Oğur Bey bir yandan bıyıklarını burarken. Düşüncelerde yolculuk ediyordu ki kervan liderinin “Her şey yerinde beyim, kayıp kuyup yok!” cümlesiyle han avlusundaki masasına geri döndü. Siyah cüppeli adam onun bu dalgın halinin sebebini anlamıştı ve ne düşündüğünü bilmese de düşündüklerine kesinlikle katılacağına dair içinde bir his vardı.

Oturduğu tabureden kalkarken zincir zırhı melodik bir sesle şıngırdadı. Kılıcı masanın kenarına çarpınca sanki suçlu masaymış gibi kaşlarını çatarak sert bir bakış attı. Cüppeli adam yerinden doğrulmakta biraz daha ağır davrandı. Kalkmak için harekete geçtiğinde zamanının bir bölümünü Oğur Bey’i izlemek için harcadı. Uzun boylu sayılabilirdi. Siyah hafif uzun saçları, pek meşhur bir bıyığı vardı. Tüm bu esmerliğe rağmen insanı derinden etkileyen yemyeşil gözleri vardı ki Osmanlı Ordusu’nun bir neferi olduğu yıllarda pek çok kadının ona hayran olmasının en büyük sebebi de bu gözlerdi.

Ordunun neferi olduğu zamanlar…

Siyah cüppeli adam uzun zamandır dostu olan bu adamın bir Osmanlı fedaisi olduğu günlerin hafızasında yankılanmasına bir müddet izin verdi. Çok savaşmıştı; çok iyi savaşmıştı. Fedai olmanın tüm sorumluluklarını yerine getirmişti. Toprak uğruna canını vermek de dâhil.

Savaş alanında arkadaşının cesedinin bulunduğu vakti berrak bir su görüntüsü gibi hatırlıyordu. Diğer askerler, Tebriz akını sırasında omuz omuza çarpıştığı askerler şimdi o omuzlarda bir kahramanın cansız bedenini taşıyorlardı. Kumla karışık toprak en özlediği aşkı olan suyu gözyaşlarında bulduğuna pek sevinemiyordu.

Ama karalar içindeki adam, yaşadığı mucizeyi de en az arkadaşının ölümü kadar berrak anımsıyordu. Ordunun yegâne moral kaynağı savaşlarda onlara dualar okuyan ve cennet ilahileri söyleyen Vukfan Âlimleriydi ve bu bilge insanlardan biri arkadaşını hayata döndürmüştü. Ağır adımlarla huzurlu bedene yaklaşan Konyalının dokunuşu sırasında ortalığı sarıp sarmalayan parlak ışık sebebiyle gözlerini koruma ihtiyacı hissetmişti. Işığın yoğun etkisi geçip kolunu kenara çektiğindeyse gördüğü karşısında bir müddet konuşamadı.

Arkadaşı zırhında göğsünün üzerinde bir delikle dimdik ayakta duruyordu.

Bu sevinçli olay Şeyh-ül İslam’a onlardan evvel ulaşmıştı. Oğur Bey birlikte savaştığı fakat aklı sarayda zehirlenen padişah tarafından ödüllendirilmeyi beklerken, cesaretinden dolayı ufak bir tebrik ve “gaziliği sebebiyle ordudan muafiyet belgesi” ile geçiştirilmişti. Arkadaşının hayatındaki en berbat günün bugün olması ihtimali çok yüksekti. Bir sevinç, bir insanın canını ancak bu kadar yakabilirdi kursakta kalınca.

Siyah cüppeli adam bir rüyadan uyanırmışçasına kellesini iki yana salladı ve arkadaşını takibe koyuldu. Hala Zat-ı Şahaneleri’nin emrinde olmasına rağmen ona karşı en yakın dostunu ihraç ettiği için bir öfke besliyordu ve sonsuza kadar da besleyecekti.

“Kapıları açın!” diye bağırdı Han Beyi “Kervanda kayıp kuyup yok!” Kervan liderinin çalınan bir şey olmadığını belirtmek için kullandığı cümleyi emrindekilere kendine aitmiş gibi satıyordu.

Develer ritmik adımlarla han avlusundan çıkarken aynı ritme uygun olarak şıngırdayan tangırdayan ve hışırdayan yükler belki burada değil ama yaylalarda, dağlık arazilerde ya da çöllerde çeteler için tam bir yemek zili niteliğindeydi. Kervanı sol taraftan takip eden Oğur Bey ve arkadaşı kapıdan çıktıktan sonra sola dönüş yaptılar ve ahıra giderek uzun bir müddet inmemek üzere safkanlarının tepelerine atladılar. Atlar mahmuzlandıktan sonra yönü biliyorlarmış gibi çıktılar ve develerin sol yanında hizalandılar. Develerin temposuna alışmak için birkaç ritimsiz adım attıktan sonra atlar neredeyse develerle aynı adımları atarak onlara ayak uydurmuşlardı.

Bağdat Kervanı, sakin olacağını kimsenin düşünmediği yolculuğuna başlamıştı.

* * * * * * * * * *

“İki hafta içinde Konya’ya varmamız lazım beyim.” dedi kervan lideri atını Oğur Bey’in yanında sürerken “Bağdat’1 yol uzayacak lakin Konya Pazarı’nı da kaçırmak olmaz şimdi.” Kervan lider tüccarlara has o tuhaf sesle kısık bir kahkaha attı. Akçe şıngırtısının hayaliyle içine dolan şevkin dışarı yansımasıydı bu. Fakat Oğur Bey’in ifadesiz bakışlarını fark edince gülmekten vazgeçti. “Allah’ın izniyle varırız Emran Efendi. Yeter ki yolumuza şer çıkmasın.” Emran Efendi, Bey’i teşekkür manasında selamladı ve atını mahmuzlayarak develerin etrafında tur atmaya başladı.
“Cimri biri.” dedi siyah cüppeli adam “ve tam tüccar kafalı.” Gazi hafifçe gülümsedi. “Kesinlikle cimri” dedi. “Benimle bir akçe için kaç vakit pazarlık etti.” Kısa gülüşmeler yeşillik arazide develerin homurtularını bastıramıyordu.

Kervan şu anda Eskişehir’deydi. Burada konaklamadılar çünkü pazarı iki günle kaçırmışlardı. Üstelik söylentiye göre Hindistan baharatları bile getirilmişti bu sefer. Onlar da burada kaçırdıkları akçeleri Konya’da kovalamak üzere Güneydoğuya doğru devam ediyorlardı. Oğur Bey şehrin bu kadar yakınlarında ve düzlük arazide bir saldırı beklemiyordu ancak yine de bir kulağı olası bir düşmanı ihbar edecek bir çıtırtıyı arıyordu; develerin gürültüsü her ne kadar mani olmaya çalışsa da.

Oğur Bey için Konya’nın ayrı bir anlamı vardı. Konya’yı herkesten daha fazla seviyor ve oradan herkesten daha çok nefret ediyordu. Çünkü Vukfan Tekkesi Konya’daydı. Onu dirilten vukfanı hatırlayınca hayliyle ordudan muafiyeti de zihninde belirdi. Gözleri düşmanına bakarmışçasına kısıldı ve atın gemini ellerinin içi kıpkırmızı olana kadar sıktı.

“Nasılsın?” diye sordu arkadaşı Bey’in bu halini fark ederek. Oğur Bey anlamayarak ona doğru döndü sonra kendine gelerek geçiştirici bir cevap olsun diye “Elhamdülillah” dedi. Ama siyah cüppelinin bir sorusu vardı: “Ne hissettin?” diye sordu. Bey’in şaşırdığını fark edince soruyu biraz daha açtı “Ölmek nasıl bir şeydi?”

“Yaşamak gibi.” dedi Bey atının gemini sıkmayı bırakırken.

“Hımm… Bok gibi yani.” dedi ve bu cevap karşısında iki eski dost şen bir kahkaha attılar. Oğur Bey kahkahasını bitirdiğinde “Ulen Gencer. Zatı-ı Şahaneleri’nin Seçkinler’inden oldun hala daha oyunda oynaştasın.” dedi. “Seçkin olmanın faydası bunu üç dilde daha yapabilmem.” diyerek son noktayı koydu genç suikastçı.

Yeşillik arazide sağlı sollu tepeler yükselirken güneş uykuya yatmaya hazırlanıyordu.

* * * * * * * * * *

“Beyim! Oğur Bey!” Emran Efendi atını koşturarak gazinin yanına geldi. Oğur Bey saldırı olduğunu sanarak telaşa kapıldı ve “N’oldu bre?” diye merakla sordu. “Su! Yağmurdan herhal… Birikmiş. Burada sabahlayalım. Konya’ya kadar tekrar bulabilir miyiz bilmem.” Oğur Bey rahatladı ama lidere de bu kadar telaş yaptığı için sinirlenmişti “Ulen… İyi! Sulayın develeri.”
Kervan lideri emri altındaki devecilere seslenerek hayvanları su başına götürmelerini istedi. Oğur Bey ve Gencer’de atlarından inerek sanki öylesine serpilmiş tohumlardan yetişmiş gibi görünen tek tük ağaçlardan birinin altında uykuya daldılar. Oğur Bey en azından dışarıdan uyuyormuş gibi görünüyordu. Hatta kervan lideri “Bir de kervan muhafızı olacak zıbardı bile p*z*v*nk” diye küfür bile salladı içinden. Oysaki gazi, tilki uykusundaydı. Gencer ise daha çok bir “kedi” gibi uyuyordu… Seçkin bir kedi.

* * * * * * * * * *

“Hua! Hua! Talili talili!” bağırışlarına develerin tepki vermesi gerekirken Bey ve Gencer hızla doğruldular. Gece esen rüzgârda oraları buraları kaskatı kesilmişti. Birkaç ufak esnetme hareketi yapmadan at üstünde rahat edemeyeceklerini anladılar.
Birden Oğur Bey hareket etmeyi kesti ve hala bağırmakta olan devecilere susmaları için eliyle işaret etti, kervanın maaşlı korumalarıysa hemen savaş gazisinin etrafına toplandılar. Oğur Bey, ağacın arkasındaki tepeden bir ses geldiğini duymuştu: Toprakta kayan bir şeyin sesi. Bu bir insan ayağı olabileceği gibi kaçan bir ceylan ya da kayan bir taş da olabilirdi.

Ama korumak için para alıyordu ve temkinli olmak zorundaydı. Sessiz ve hızlı adımlarla ufak sayılabilecek tepenin zirvesine vardığında kılıcı çoktan elinde hazırdı. Görünürde kimse olmaması onu şaşırtmamıştı. İhtiyatı elden bırakmadan çömeldi ve zemini incelemeye başladı. Toprakta hiçbir ayak izi yoktu. Bunun yanında diğer şüphelerini doğrulayacak bir şey de yoktu. Bir hayvana ait ayak ya da kayan bir taşın izi görülmüyordu. Kılıcını elinden bırakmadan aşağıya indi ve tedirgin olan kervana “Allaha şükür, her şey yolunda. Bir şey işittiğimi sanmıştım.” dedi. Herkes rahatladı ve “Hua! Hua!” sesleri yeniden yükselmeye başladığında kimse gazinin kılıcını kınına koymadığını fark etmedi. Gencer yanaştı ve sadece sorduğu kişinin duyabileceği bir sesle “Takip?” diye sordu. Oğur Bey başıyla onayladı. Gencer cevabı zaten biliyordu çünkü Oğur Bey asla “sanmazdı.”

Bir buçuk gün süren yolculuk sırasında Oğur Bey ile Gencer sürekli etrafı kollamışlardı. Ancak onları her kim izliyor idiyse profesyonel oldukları barizdi. En baştaki hata hariç kendilerini asla belli etmemişlerdi. Konya’ya en fazla bir saatlik yolları kalmıştı.

“Hayr’olsun” dedi Gencer “acaba yanılıyor olabilir mis…” cümlesine devam etmesini Gazi’nin onu ittirerek attan düşmesine sebep oluşu engellemişti. “Ne ettiğini zannedersin?” diye soracaktı ki onun yere düşüşünün çok kısa bir süre sonrasında az önce onun bulunduğu yerden bir ok ıslık çalarak geçti. O sırada Oğur Bey’de çoktan aşağıya inmişti bile.

“Haydin bre yiğitlerim! Saldırın!” diye haykırdı kervanın maaşlı korumalarına. Kimi yayını gerip kimi de kılıçlarını çekip Gazi’nin arkasında hizalandılar. Sol taraftaki tepenin ardından siyah bir sarık görür gibi oldu ve bu sarığın sahibinin az önce Gencer’i mıhlamaya niyetli olan okçu olduğunu tahmin etti. “Şuraya” diye emretti yayını germiş hazırda bekleyen korumaya. Koruma, Bey’in gösterdiği yere körlemesine bir ok attı. Okun havayı yararken çıkardığı ıslıkvari sesleri bir ölüm haykırışı noktalamıştı. Siyah sarıklı okçu tepenin ardında ölü yatarken Oğur Bey sesi kirli, sanki gırtlağında dikenli bir tarla varmış gibi çıkan birinin bir emir verdiğini duydu.

“El hücum!”

Gazi tekrar savaşmanın verdiği heyecanla coşarken bir elinde kılıcı diğer elindeyse üzerinde bir hilal sembolü olan kalkanını sımsıkı tutuyordu.

Kirli sesli adamın emrinden sonra tepeden aşağıya doğru on beş kişilik bir savaşçı güruhu vahşi atlar misali koşuyordu. Gazi’nin gözü bir an için Gencer’i aradı fakat göremeyince hayal kırıklığına uğramadı. Zaten onu “görmemeyi” umuyordu; tabii tepelerden aşağı inenlerin de öyle.

Üzerine doğru gelen sakallı suratlı adamın darbesinden kılıcını havaya kaldırarak kurtuldu. Kılıcın kalkanın üzerinden çekilmesini beklemeden kolu itti ve adamın göğsünü açık bir hedef haline getirdi. Şimdi savaşacak on dört kişi kalmıştı.

Etrafına bakmaya fırsatı olduğunda paralı askerlerin de en az onun kadar yürekle savaştığını fark etti. “Paranın alabileceği en iyi dövüşçüler olsa gerek” diye aklından geçirdi.

Üzerine gelen adamın elinde iki adet işlemeli hançer vardı. Adam önce sol koluyla sonra da sağ koluyla Gazi’ye saldırdı fakat tecrübeli asker birini kılıcı diğerini de kalkanıyla savuşturduktan sonra rakibinin tekrar saldırmak için duraksadığı anda kalkan yardımıyla dengesini bozdu. Geriye doğru tökezleyen hançerli adam, Gazi’nin az önceki kurbanına takılarak yere kapaklandı. Geri geri düştükten sonra ters bir takla attı ve hançerlerini iki yana açarak tehditkâr bir şekilde dikildi.

Oğur Bey cevap olarak kılıçlı eliyle bıyığını burdu.

Hançerli adam bir erkekten beklenmeyecek kadar tiz bir çığlık atarak tekrar hücuma geçti. Ellerine olan hâkimiyeti Gazi’nin, hançerlerin düşmanının vücudunun bir uzvu olduğunu sanmasına yol açıyordu. Sağdan gelen hançer darbesi sağdan gelen kılıçla sola kaydırılırken adam kendi etrafında dönerek sol elindeki hançerle saldırısını devam ettirdi. Eğer Oğur Bey bir adım sağa atlamasaydı keskin hançer karnın sol tarafını yarıp geçecekti. Saldırısı başarısızlıkla sonuçlanan savaşçı gelecek hücum için kendini toparlarken üzerinden geçen bir ok Gazi’yi sıyırıp develerden birinin bacağına saplandı. Oka ve oku atana bela okuyan Oğur Bey öfkelenmişti. Çünkü sakat bir deve ölü bir deve; ölü bir deveyse eksilen akçeler demekti. Oğur Bey kısa sürede tekrar düşmanına odaklandığı sırada rakibinin tepelere doğru bir şeyler haykırdığını duydu. Tam olarak dili anlayamasa da “Başkasına” ve “o benim” kelimelerini anlayabilmişti. “En azından savaş şerefi olan biriyle dövüşüyorum.” diye düşündü. Düşüncesini göğsüne doğru dik gelen iki hançer dağıttı. Kılıcıyla yaptığı içerden dışarıya doğru dairesel hareketle hançerlerin yönlerini değiştirdi tabii bu sırada adamın bileğine de bir kesik atmaktan da geri kalmamıştı.

Tam hücum edecekti ki bir anda herkesin gözlerini kapamasına yol açan bir ışık patlaması oldu. Her şey tekrar eski rengine döndüğünde savaş alanının yakınlarında fakat tehlikeli bölgenin dışında üç siyah cüppeli adam belirdi. Üçünün de cüppelerinin üzerinde sırmayla nakşedilmiş küçük bir ay resminin üzerinde güneş vurdukça sanki gerçekmiş gibi parlayan bir yıldız sembolü vardı. “Sabieler…” diye mırıldandı. Paralı askerlerin gelenlerin kim olduğunu fark etmediğini, ettiyseler bile umursamadıklarını fark etti.

Dalgınlığının cezasını kalkan tutan kolunun bisepsine bir çizik alarak ödedi. Eğer kendini çabuk toparlayamasaydı hançer daha da derinlere gidebilir hatta ivmeli bir saldırı olsa kolu bile koparabilirdi. Ama rakibi bunu yapmadı. Sadece ilgi isteyen çocuklar gibi dikkatini onun üzerine yoğunlaştırmasını istiyordu. Gazi bu isteği geri çevirmedi ve kılıcıyla ileri doğru bir hamle yaptı. Saldırıdan yere çökerek kurtulan adam ileri doğru ok gibi fırlayarak Oğur Bey’in dizlerini kendine as hedef olarak seçti. Son anda bu saldırıdan zıplayarak kurtulan Gazi tekrar ayakları yere bastığında arkasında kalmış olan düşmana hızla yüzünü döndü.

Tam o sırada çığlıklar atarak kervanın önüne doğru savrulan bir paralı asker gördü. Sabielerin büyüleri hayli kuvvetliydi. Bu oyunu daha fazla uzatmamaya ve bir an önce Allahsız büyücülerle ilgilenmeye karar verdi. Karşısındaki adamın çevikliğinin cılızlığına dayandığını çok evvel fark etmişti. Bedeniyle yüklendi ve adamın ona hançerleriyle kaçınılmaz olarak saldırmasını bekledi. Saldırı gecikmedi ve yaralanmamış olan sağ omzuyla rakibinin üstüne çullanan Oğur Bey üzerine doğru gelen yan yana durduğunda bir bütünmüş gibi görünen hançerlerden, kalkanını kolunun önüne getirerek sıyrıldı ve cılız adamla birlikte yere kapaklandı. Bu kör saldırıda büyük bir risk almıştı. Lakin şansı yaver gitti ve üstte kalan o oldu. Düşmanı yalvaran gözlerle ona bakarken Gazi’nin gözleri cevap olarak “Oynaşma için sağol.” dedi. Kılıç, kumaşı eti ve bir kısım kemikleri geçtikten sonra etten bir pompaya ulaşarak üzerinde kanın dışarı fışkırmasına neden olan büyük bir delik açtı.

Zırhı ve kılıcındaki kanla hayli ürkütücü görünen Oğur Bey, kılıcından destek alarak doğruldu ve savaş alanının biraz dışında büyüleriyle askerlerin kimisini fırlatan, kimini yakan kimini donduran üç büyücüye doğru döndü. Büyücülerden ona en yakın olanı bir askeri daha bu dünyaya ait olmayan alevlerle tutuştururken Gazi ağır ağır başlayan fakat gittikçe hızlanan adımlarıyla ona doğru ilerledi. Büyücü bir müddet daha Gazi’yi fark etmedi. Fark ettiğindeyse çok geçti. Gözleri yerden onu izlerken bedeni hala daha ayakta duruyor, elleri son büyüsünün hazırlığı içersinde kalmış olarak komutun devam etmesini bekliyordu.

İkinci büyücü olup biteni fark etmiş ve hedef olarak Bey’i seçmişti. Büyüsünün sözlerini mırıldanırken elleri ritüel bir şekilde kımıldıyordu. Gazi büyüsünü bitirmeden ona ulaşmayı ve az önceki rakibini yolladığı yere göndermeyi umuyordu. Fakat çok geçti. Sabie, büyüsünü tamamladı ve son kelimeyi haykırarak elini Oğur Bey’e doğru uzattı. Kıvılcımları yıldız gibi görünen alevden bir ok Gazi’nin üzerine doğru hızla geldi ve tam göğsünün üzerine çarptı.

Hiçbir şey olmadı. Ok göğsüne çarptı; ortaya parlak bir yıldız çıkararak patladı ve yok oldu.

Ne olduğunu Oğur Bey’de anlamamıştı fakat anlamadığını belirten hiçbir ifade olmaksızın büyücünün yüzüne baktı. Gülümsemesi sanki bu kavganın sonucunu açıklıyor gibiydi. “Ben” dedi sağ yani kılıç kavrayan elinin başparmağıyla kendini göstererek “bir kere öldüm.”

“Allahuekber!” haykırışı hala tepelerde yankılanırken o kalkanını önde kılıcını başının arkasında tutarak karanlık büyücüye doğru koşturmaya başladı. Büyücü çaresizce bir büyü daha yapmak için ağzını açmıştı ki bir el ağzını kapadı ve boynunu geri yatırarak adem elmasının tam altını yardı.

Gencer saldırısı yarım kalmış olan arkadaşına baktı ve omuz silkti. Nadide bir parça olan hançerini yerde yatan büyücünün cüppesine sildi ve tekrar doğrulduğunda Oğur Bey’le burun buruna geldi.

Tek kalan büyücü, kavganın tam tersi yönde çark ettiğini görünce gelirken yaptığının aynısını yaptı ve yoğun, parlak bir ışık ile birlikte ortadan kayboldu.

“Sen” dedi Oğur Bey gözleri tekrar görmeye başladığında, bir yandan Gencer’in cüppesinin salaş yakasını silkeliyordu “senin için buradaydılar. Haberleri var idi! Bir haydut grubuyla karşılaşılabilir, yırtıcı ve aç hayvanlar develeri leziz görebilir ya da köprü vergisi isteyen Dumrul’lar çıkabilir ama Sabieler!” Gencer’in yakası sıkılmaktan kırış kırış olmuştu “Dünyevi şeylere değer vermezler! Ha bir de kendileri yetmiyormuş gibi bedevileri de getirmişler. Senin peşindeydiler! Biliyorlardı!”

Gencer sakinleştirici bir ses tonuyla “Saray’da her zaman muhbirler vardır.” dedi suçlunun kendisi olmadığını anlatmak istercesine. Arkadaşının bu saldırgan tavrından biraz korkmuştu ancak zerresini belli etmedi. Saray’da kolay kolay Seçkin Kedi olunmazdı.

Oğur Bey Gencer’in yakasını bıraktı ve yaralanan deveyi hatırlayarak yanına gitti. Hayvan tuhaf sesler çıkararak yerde yatıyordu. Düşerken bütün yükünü etrafa saçmış bazı kap kacakların ise üstüne yatarak eğrilmelerine dolayısıyla değersizleşmelerine sebep olmuştu. Başını yatıştırıcı bir şekilde okşayarak deveyle konuşmaya başladı. “Tamam kızım, tamam. İyi olacaksın.”

Devenin yanından kalktıktan sonra kervan liderine seslendi. Birkaç seslenişten sonra ortaya çıkmayınca dövüşte öldüğünü düşündü. Onu, yerdeki cesetleri incelerken canlı olarak bulabileceği kırk yıl düşünse aklına gelmezdi. Emran Efendi açlıktan gözü dönmüş bir yırtıcı gibi o cesetten bu cesede koşturuyor, kılıçlarını hançerlerini ziynet eşyalarını toplayarak arkasından gelen devecilere veriyordu. Yanına gitti ve “Emran Efendi n’apıyorsun?” diye sordu. İrkilen lider cesedin üstüne doğru eğrildiyse de kısa sürede toparlandı. “Bunlar” dedi heyecanlı bir ses tonuyla “Bunlar çok değerli şeyler. Şu, kılıcı görüyor musun? Bağdat işi, en az on akçe eder bu ve baksana burada yatan ne kadar çok bedevi var!”
“Konya’ya gitmemiz gerek!” dedi Oğur Bey onun bu hevesli ses tonuna karşılık çok donuk bir şekilde “Evet biliyorum. Pazarı kaçırmamak lazım gelir. Yoksa Diyarbekir’e yetişmemiz gerekir.”
“Hayır” dedi Gazi “develerden birisi yaralandı. Konya’ya götürmemiz gerekli. Yarayı inceledim ağır aksak gider. Oraya varınca da Vukfan Âlimleri’nden yardım isteriz.” Kervan lideri “Tabii tabii” dediyse de Bey, liderin onu duyduğundan emin değildi. Çünkü o sırada ölü bedevilerden birinin parmağından üzerinde zümrüt olan bir yüzük çıkmıştı. Kafasını salladı ve ölü soyucuyla suç ortaklarını ardında bıraktı.

Gencer’i atını yemlerken buldu. Adam ya onu gerçekten görmemişti ya da az önceki davranışından ötürü görmezden geliyordu. Sebep her ne idiyse umurunda değildi. Bir avuç arpa da kendi atı için aldıktan sonra ağır adımlarla uzaklaşırken durdu ve sırtı hala genç suikastçıya dönük bir şekilde “Kusura kalma.” Dedi ve cevap bile beklemeden ilerlemeye devam etti.

* * * * * * * * * *

Konya’ya yaklaştıklarında surları aşarak onları ilk selamlayan Konya Mevlevihanesi’nin minareleri olmuştu. Pek yakınındaysa Mevlevihane’den daha gösterişsiz ama yine de yerini belli eden Vukfan Tekkesi bulunuyordu. Bu iki binanın yan yana durması belki de dünyanın en büyük tezatlarından birinin somutlaşmış haliydi. Mevleviler, Kur’an-ı Kerim’de yazan her şeye sonuna dek sadık ve bu yazılanların daimi koruyucularıyken hemen bitişiğinde kitapta geçen en önemli konulardan birisi olan büyülerle ilgili farklı görüşe sahip bir tekke inatlaşırmış gibi dikiliyordu.
Gazi bu tezadı bir süre daha gözlemledikten sonra kendi kendine Konya’yla ilgili bir şiir mırıldandı.

İndim Meram Ovasına
Yalvardım Rab’e deyu
“Al canımı”
Orada dolanırken gördüm
Cananımı
Eritti beni mum misali
Sarardım da soldum
Kimseye diyemedim meramımı

Konya surlarının kapısı, kervan kapıya dayanana kadar açılmadı. Surların tepesindeki ahşap kuleden sırmadan sarığıyla aşağı doğru sarkan muhafız bir süre onları izledikten sonra kervan liderine seslendi
-Ne yüklüsünüz?
-Kap kacak, kılıç kalkan ve nadir güzellikteki zırhlar diye seslendi cevap olarak pinti kervan lideri.
Muhafız bir süre daha kervanı süzdükten sonra kapının açılmasına izin verdi. Aslında girişler bu denli kolay olmazdı fakat ahşap kuledeki orta yaşlı muhafız lideri daha önce pek çok kez Konya’da görmüştü. Bu yüzden ona karşı içinde doğal bir güven oluşmuştu.

Develer içeri deveciler tarafından çekilirken develerin sağında ve solunda ilerleyen kervan muhafızları surların tepesinden üzerlerine doğru çevrili birkaç tatar yayı olduğunu fark ettiyseler de hiçbir tepki vermeden seyirlerine devam ettiler.

Konya’da kalınacak iki kervan vardı. Birisi Şehr-i Gaza, diğeriyse Yandım Allah idi. İkisinin de isimlerinin birer hikâyesi vardı. Şehri- Gaza Hanı’nın sahibi, hacı olmak için Mekke’ye giderken yolda Gaza şehrine uğramış ve bu şehrin adının anlamını öğrendikten sonra buraya resmen aşık olmuştu. Gaza “barış yaşayacaktır” demekti.

Yandım Allah Hanı ise adını bir tür komediden alıyordu. Buranın eski adı Araf’tı. Konya’da ikamet eden Cem Sultan’la ilgili ileri geri konuşan bir Bayezid yanlısına sinirlenen han sahibi bir kebap yaptırarak içine kıymadan bol isot doldurmuş ve hiçbir şey söylemeden bu adama ikram etmişti. Adam, kebabı iştahla yedikten sonra “Yandım Allah!” diyerek haykırmış; kafasını hanın ortasındaki çeşmeli havuza batırmış ve nefes almak haricinde kafasını uzun süre çıkarmamıştı. Bu olay sadece Konya’da değil pek çok civar yerleşimlerinde de bilinir dilden dile anlatılırdı.

Lider her ne kadar adından dolayı Yandım Allah’a sempati duysa da uzun yıllardır süren tüccarlık hayatında hep Şehr-i Gaza’da kalmıştı. Buranın sahibiyle de –iki tüccar ne kadar çıkar gütmeden dost olabilirse o kadar- dost olmuşlardı.

Hanın açık kapılarından avluya doluşan yedi sağlam ve bir yaralı toplam sekiz deve ağır ağır dizleri üstüne çökerken atlı muhafızlar ahıra giderek atlarını bağladılar. Develerin az ötesinde tüttürülen nargilelerin ve çalınan hoş ney seslerinin arasında yorgunluklarını fark eden kervancılar yamaktan birer ayran istediler. Pişmiş topraktan çanaklara doldurulan ayranları hızla tükettikten sonra bir süre dinlenmek için odalarına çekilirken, Oğur Bey Gencer’in dibinde hatta normalin daha fazla dibinde yürüyordu. Bir şey söylemek için ağzını açmıştı ki

-Sol çapraz masadaki adam ve sağ yanımızdaki adam, fark ettim. Dedi.
Gazi’nin şaşkınlığı uzun sürmemişti, çünkü onlara verilen eğitimin bir parçası da buydu.
-Dikkat et, tekin insanlar değiller. Dedi. Gencer ona sesli olarak hiçbir şey demediyse eğer gözleri dile gelip konuşsaydı “Yapma Allasen, ben de kendimi koruyamayacaksam artık” derdi kesinlikle.

* * * * * * * * * *

Odasındaki koyun yününden yatağında uzanan Bey, pabuçları hariç hiçbir alet edevatını çıkarmamıştı. Ahşap zeminli koridordan gelebilecek ayak seslerine dikkat kesilmiş başka hiçbir şeyi duymuyordu. Onca günün yorgunluğu göz kapaklarıyla savaşırken kulakları bunca yıllık savaş tecrübesine saygı gösterisi yaparak hiçbir başka sesi duymadan tamamen koridoru işitmesini sağlıyordu.
Bir an kendini uykuya yenik düşer gibi hissetti ve tam o sırada koridordan tangırtılar yükselmeye başladı. Hemen yatağında doğruldu ve kılıcını çekerek beklemeye başladı. Birisi deliler gibi koşturarak tüm kapıları zorluyor bir yandan da “Oğur Bey! Yiğidim! Beyim! Gazim!” diye haykırıyordu. Bir terslik vardı, bu onları öldürmek üzere gönderilen bir suikastçı olsa bu şekilde asla bağırmazdı. Oysa şimdi bir o yana bir bu yana kendisini atıyor –bunu ahşap zemin ve duvarlardan yükselen gümbürtüden anlıyordu- ve avazı çıktığı kadar onun adını çığırıyordu. Kafası bu adamın kim olabileceği düşünceleriyle karışıkken odasının kapısı savrularak açıldı ve kapıdaki adam aradığını birden bulunca ne yapacağını bilemeyerek bir süre öylece kaldı. Aynı şekilde Gazi de elinde kılıcıyla hiçbir şey yapamadan öylece adamdan gelecek bir tepkiyi bekliyordu.

Kapıdan vuran gün ışığı, pencerede perdeler tarafından engellenmiş olduğundan adamın yüzünü göremiyor, sadece üzerinde beyaz bir cüppe olduğunu belli belirsiz seçiyordu.

“Gazi’m!” diye bir kez daha haykırdı ve ağlayarak dizleri üzerine çöktü. Oğur Bey bir an ne yapacağını bilemeyerek kımıldamadan durmaya devam etti. Sonra kılıcını yatağın üzerine bırakarak adamın yanına çöktü ve omuzlarından kavrayarak doğrulmasına yardım etti. Bu kadar yakına gelince adamın yüzünü fark etti ve o an içinde ne kadar yaşam enerjisi varsa hepsinin sanki bir canavar tarafından emildiğini zannetti. Beyaz cüppeli ve cüppesiyle aynı renkte sakalıyla, kısık kırışık gözlere sahip bu adam Bey’i Tebriz seferinde dirilten Vukfandan başkası değildi.

Gazi bir an adamı bırakmak istedi. Yere çöküşünü izlemek ve yerdeyken onu bir güzel pataklamak dürtüsünü bastırmamak için direndi. Sonra mantıklı tarafı kontrolü devraldı ve adamı omuzlarından tutmaya devam ederek yatağın üzerine oturttu. Kendisi de bir sandalye çekip karşısına oturdu. Birkaç dakika adamın hiçbir şey söylemeden ağlamasına izin verdi.

“Ocağına düştüm Bey’im” dedi hıçkırıkları devam ederken “Yardım et bana! Yalvarırım! Konya’ya geldiğini duyar duymaz koştum geldim. Bana ancak sen yardım edebilirsin!” Oğur Bey söylediklerini bölük pörçük duyuyor daha çok kılıcıyla bu adamı kesip biçme arzusunu bastırmaya gayret ediyordu. Kafasını sallayarak kendini biraz olsun topladı.
—Ne oldu? Sakinleş de anlat hele
— Oğlum… Oğlum gitti! İşittim ki en son Bağdat’ta görmüşler. Orada mahpusmuş, evladımı iblis deyu içeri almışlar! Salmazlarmış!
Yaşlılıktan kırışmış göz kapakları adamın gözleri yokmuş gibi görünmesine neden oluyordu. Bunun yanında kapı tarafından gelmekte olan ışık huzmesi adamın çizgili yüzünde gölgelenmeler yapıyor onu bir ermişten çok bir zebani gibi gösteriyordu. Üstelik ağladığı için kasları iki kat buruşmuştu. Oğur Bey söylenenleri kafasında tartarken yaşlı ermiş devam etti.
— Neyzendir. Cihanı gezer, ney üfler. Bilmeyenlere İslam’ı tanıtırdı. Her kim ki şer için karşısına çıkar kılıç savurmaktan geri kalmazdı. Ne ettilerse Bağdat’ta mahkûm etmişler canımı!
— Daha ne bilirsin?
— Bu kadar, bu kadar bilirim… Bağdat’ta zindana atmışlar bunu bilirim tek. Yalnız gidemeyecek kadar yaşlıyım. Birisini tutacak kadar akçem yok. Tek çarem sensin.

Oğur Bey bir müddet daha düşündü ve ne kadar nefret dahi etse bu adam bir can borcu olduğu gerçeğini göz ardı edemezdi. Bunu gururuna yediremiyordu. Elini güven verici bir şekilde adamın omzuna koydu ve “Tamam” dedi “Oğlunu sağ salim alacağız Allah’ın izniyle” dedi. Vukfan Âlimi, kırmızı gözlerle ona baktı ve “Allah senden razı olsun yiğidim” diye mırıldandı. “Allah senden de razı olsun hoca” diye pek de istekli olmayan bir karşılık verirken gözleri kalın kadife perdenin üzerindeydi. Dışardan deve ve çeliğin çeliğe vururken çıkardığı sesler geliyordu. Develer bir hal olduğunu düşünen Bey, oturduğu yerden kalktı ve hışımla perdeyi çekerek gözlerini avluya dikti. Hanın kapısı açılmış bir başka kervanın develeri avluda miskinlik eden diğerlerinin arasına katılıyordu. Koruduğu hanın develerinin kafalarını kaldırmaları ve birbirlerine böğürerek sanki “Bunlar da kim?” diye sorması Oğur Bey’in bir an gülümsemesini sağladı. Erman Efendi yeni gelen lidere bir şeyler anlatıyor ellerini öfkeyle sallayarak bir şeyler anlatıyordu. Muhtemelen aynı handa kalmasını istemediğinden bahsediyordu.
— Pazar güzel olacak. Dedi Gazi Vukfan Âlimi’ne. Gaziyle konuşmasından sonra bir nebze de olsa içi rahatlayan yaşlı adam yerinden kalktı ve pencereden avluda yaşanan hengameyi seyre daldı.
— Konya pazarı Osmanlı toprakları dışında da pek meşhur bir pazardır.

Oğur Bey “pek meşhur” lafını duyunca bıyıklarını burma ihtiyacı hissetti. Zira onun bıyıkları da “pek meşhur”du.

* * * * * * * * * *

Tebriz’in dışarıdan bakıldığında sıradan görünen fakat ağaç kökleri gibi yeraltında genişleyen bir evin balkonunda kirli sakalıyla bir adam yıldızlara bakıyordu. Öfkeyle korkuluğu yumrukladı ve halısına binerek yıldızlar tarafından işgal edilmiş gökyüzünde süzülmeye başladı. Bir süre daha uçmaya devam ettikten sonra tipik İran mimarisini gözler önüne seren; ucu giderek sivrilen bir kubbesi olan binanın İran’ın masalsı gece güzelliğini izlemek için inşa edilen balkonuna yumuşak bir iniş gerçekleştirdi.
Hızlı adımlarla ilerliyor, kim olduğunu bilen ve ondan korkan kişiler tarafından süratle açılan kapılarda duraksamıyor hedef tayin ettiği odaya ulaşamadan geçirdiği her saniyeyi Mısır hazinesinin en değerli parçalarından eksiliyormuş gibi değerlendiriyordu.

Odaya vardığındaysa sanki bedenine ikinci hatta üçüncü ruhlar doluşmuş gibi oldu. Hiçbir keskin hattı olmayan ve oval bir şekilde yükselen odanın duvarları Arap alfabesinden binlerce yazıyla doldurulmuştu. Tavanda altından yapılma dev bir yıldız, ona zarar vermeyecek kadar uzakta yanmakta olan bin kadar mumun ışığını odaya yansıtarak kusursuz bir aydınlık sağlıyordu.

Odanın ortasında Akdenizlilerden alınan mermer bir sunağın üzerinde cildi pars derisiyle kaplanmış siyah bir kitap bulunuyordu. Sunağa doğru ilerlerken dudaklarından kelimeler dökülmeye başladı. Kitabı açmak için elini koydu ve açmadan önce “Yaratıcı yıldızların kudreti için” diyerek ihtiyacı olan sayfayı aramaya koyuldu. Kısa bir arama sürecinden sonra aradığı sayfayı buldu ve gözleri tepedeki altından yıldızı kıskandırırcasına parladı.

Kollarını havaya kaldırdı ve gözlerini yıldızdan bir an bile ayırmadan büyülü sözlerin ağzından çıkmasına izin verdi
— ve uyandırıldı onlar tarafından. Kimseye acımadı. Kiminin aklını zehirledi, kiminin ruhunu ve sonra dedi ki “Babil’in Belası’nı uyandırmaya kim cüret etti!” o zaman çekildi yolundan herkes ve işaret ettiler onu çağıranı…

Odanın içi hiç pencere olmamasına rağmen bir çöl rüzgarı tarafından işgal edilmişken mum alevleri sönmemek için birbirine sarılıyordu.

— dedi ki: “Ben çağırdım seni ve itaat edeceksin dediklerime! Yoksa şer’in manası değişir senin için!” Bunun üzerine korktu Babil’in Belası ve dedi ki “Beni çağırana hizmet ederim!” Cüppesi, saçları ve odadaki diğer her şey savrulurken kitabın sayfası hiçbir şekilde kımıldamıyordu. Gözlerindeki iris sönmüştü, sanki gözü akmış gibi duruyordu.
— Gel Babil’in Belası! Gel! Emrediyorum sana gel!

Babil’in Belası yüzlerce yıl sonra gözlerini tekrar açtı ve başka bir boyuttaki perdeye bakarak dünyanın o kadar da değişmemiş olmasına sevindi.

Paylaş

Yorum yapın