CİN

0

Kendisinden nefret ediyordu. Özellikle de, ne olduğunu düşünmeye kalktığı sıralarda. O anlarda, içinden gelen bir yılgın heparin dalgasıyla, bütün kasları geriliyor, bütün hücreleri huysuzca kıpırdıyor ve vücudundaki tüyler iğrenç bir tiksinmeyle diken diken oluyordu. Belki, normal olmadığını bilmek onu huzursuz ediyordu. Ya da normal olmadığını düşünmek.

Belki de ailesinin ona anlatmaya çalıştığı gibi, bütün bunlar sadece düşünceydi, bilinçaltının kendisine oynadığı bir oyun gibi. Kendisinin sıradan bir insanda olmayan yönlerinin olduğuna kendi kendini inandırmış olabilirdi. Ne de olsa, uzun yıllar boyunca mümkün olduğu kadar insanlardan uzak kalmayı ve yalnızlığı seçmişti. Okulda geçirdiği günler boyunca, arkadaşlarıyla pek fazla konuşmuyordu. Evde de konuşmayı tercih etmiyordu. Yalnızlığı seviyordu. Hele hayal kurmayı daha çok seviyordu, gündüzün ortasında istemsizce gelen bazı rüyalara rağmen. Bu asosyal tutumu, kendisini çevresinden dışlayışı, ona normal olmadığını düşünmesini sağlamış olabilirdi. Ne de olsa, bu durum… az da olsa, hoşuna gidiyordu.

Buna inanamıyordu. Bütün tiksintisine rağmen, içinde bulunduğu duruma karşı duyduğu o hazza inanamıyordu.

Annesi onu hep uyarıyordu zaten. “Henüz ergenlik çağında, genç bir erkeksin. Fiziğin düzgün, konuşman mükemmel, zekan harikulade, iyi… Farklı olmanı ya da çevrenden kaçmanı gerektirecek hiçbir sebep yok. Hepsi, her normal ergenin yaşayabileceği, geçici bunalımlardan ibaret. Zamana bırak her şeyi. Geçecek… Bir gün hepsi geçecek ve sen arkana dönüp baktığında, bunlara güleceksin. Dikkatini insanlara çevir. Onların söylediklerine kulak ver ve dinlemeyi öğren. Böylece iç dünyandaki gerçek dışı varlıklar bir anda yok olup gidecek, göreceksin.”

Annesinin doğru söylediğinden kesinlikle emin olmayı o kadar çok istiyordu ki. Ne var ki, o beynindekiler… Bazen, çevresinde gezindiğini gördüğü o derin gölgeler… Bazen bir yol ortasında, bazen yatağında ya da baş ucunda biten, tuhaf ucubeler…

Hayır, böyle bir dünyaya ait olduğunu düşünmek istemiyordu. Hele de, onlardan biri olduğunu…

Tek tesellisi, nerede olursa olsun, gerçekle hayal arasındaki çizgiyi silen bu varlıkları, tam bir kararlılıkla görmek istemediği zaman, asla görmediğiydi. Yani, istediğinde kayboluyorlardı. Tekrar düşünmeye kalktığı, yada bilinçaltının serbest kaldığını hissettiği bir ana kadar, kayboluyorlardı. Bu, onların gerçek olmadığına bir kanıttı. Dolayısıyla da kendisinin sıradan bir insan olduğuna. Rahatlıyordu bunu hatıladığında. Her ne kadar bu ihtimal, aynı zamanda onun bir şizofren olduğu sonucuna varıyorduysa da, rahatlıyordu. Çünkü, sıradan biri olmayı, deli olmak pahasına istiyordu.

Peki ya geçmişi… O ne olacaktı? Çocukluğunda, yaşadığını gayet iyi hatırladığı o tarifi mümkün olmayan hadiseler, işleri çıkmaza sokuyordu. Ne zaman, “Hayır, ben sadece bir insanım!” diye zihninin derinliklerine emirler yağdırmaya kalksa, oradan, geçmişe ait şiddetli bir tokatla cevap geliyordu. Mesela, ilkokul sıralarındayken. Elini bir uzattığında kendisine koşarcasına gelen nesneler hatırlıyordu. Ve bunlar gerçek nesnelerdi, bir silgi, bir kalem ya da yerde gördüğü bir taş parçası. Peki ya, evinin odasındayken gördükleri, duydukları? Duvarların bir köşesine dikkatle baktığında içinde insanlar gördüğünü hatırlıyordu. Daha sonra, büyüdüğünde, bu insanların aslında yan odada oturmakta olan diğer insanlar, örneğin anne-babası ya da bir misafir olduğunu anlayıvermişti. Ve bunun düşündüğü şey olduğunu fark etmişti; bir nesnenin iç ya da arka yüzüne ait sırlarını görebildiğini. Peki ya aklı başına geldiği ilk yıllarda yaşadığı şeyler? O sıralarda, kendisini çok zinde ve enerjik hissediyordu. Olmaması gerektiği kadar zinde ve enerjik. Okuldan eve dönerken, saptığı o tenha yollar boyunca, nasıl süratle koşabildiğini hatırladı. İçindeki enerjiyle, rüzgarla yarışır gibi koşuyordu. Kollarını açıyordu ve bedeni adeta Güneşin yakıcı ışığıyla sarmaş dolaş bir hale geliyordu. Sonra gözlerini kapatıyordu; kilometrelerce koşuyordu gözleri kapalı, terlemiyordu, kokmuyordu ve yorulmuyordu. Bu normal miydi? Bir insanın, en azından tek bir yorgunluk hissi duyması gerekirken, bu kadar enerji, normal miydi?

Daha sonraki yıllar boyunca hep, neleri yapabilip neleri yapamayacağını araştırmıştı. Zihniyle, bedeniyle ya da duygularıyla. Bu, onun gibi, hayatı yeni öğrenmeye çalışan bir genç için heyecan vericiydi tabii. Ancak, bu heyecan uzun sürmedi. İçinden gelen bir ses onu durdurdu.

“Farklı olduğun kadar, yalnızsın!!!”

Yalnılık kelimesi, hissettiklerini asla karşılamıyordu aslında. Dışlanmışlık… Tarifsizlik… Kimliksizlik… Unutulmuşluk… Ve yurtsuzluk… Öyleydi. Nasıl bir dünyaya ait olduğunu bilemiyordu.

Dikkatini toplamaya çalıştı. “Düşünmemeliyim. Sadece hayatıma konsantre olmalıyım. Dışarıyı seyretmeli ve karşımdaki manzarayla yetinmeliyim.” Önündeki yola baktı.

Farkına varmamıştı, şu anda dersane yolundan çıkmış ve evinin bulunduğu sokağa çok az kala ağır adımlarla gidiyordu. Çoğu zaman olurdu bu; yürürken nerede olduğunu unuturdu. Yolda daha rahat hayallere dalabiliyordu ve aynı zamanda, o garip yaratıkları bu esnada daha çok görüyordu. Hele de, iki de bir yoluna çıkan şu tuhaf kız. Kendi yaşlarında, bir insan olsaydı çok çekici olurdu diyebildiği şu enteresan yaratık. Zihninde tasarladığı bir peri kızı olup olmadığını hep merak ettiği şu parlak vücutlu keskin yüz hatları olan, göz alıcı varlık. Parlak derken, gerçek anlamda, bir ışık kaynağı gibi parlıyordu, kız. Eh, bu da o kızın bir insan olmadığının açık bir göstergesiydi. Her zaman, hayallerinin en derin anında, tam da yolun ortasında parlayıp gözlerinin içine tuhaf tuhaf bakıyordu, hep. İşte bu yaşadıklarının en sinir bozucusuydu, kızın ansızın önüne fırlaması.

Aniden, tekrar dalıp gittiğini anladı. Ne zaman dikkatini toplamaya çalışsa başaramıyordu. Hayaller, bir yerde bitip bir yerde tekrar başlıyordu. Neden böyle oluyordu ki? Acaba gençliğinin ilk anlarında hissettiği o sıradışı enerji, yoğun korku ve yalnızlık hissinin etkisiyle beyni tarafından emiliyor muydu? Vücudundaki güç, hayallerinin bulunduğu kefeye mi kaymıştı? Zayıfladığı görülüyordu zaten. Karnının nasıl git gide inceldiğine baktı, uzun uzun. Yine dalmıştı.

Başını kaldırdığında, gözlerine ilişen kıvılcımla, sıçradı yerinden. Geri kaçtı.

Yine oydu. Parlak vücutlu, alımlı ama tuhaf olan şu kız. Yolun ortasında, şeffaf bir dalgalanmayla, yavaşça bilirginleşti. Yine her zamanki gibi korkutmuştu onu. Bunu yapmasından nefret ediyordu, hele de varlığı, hatta düşüncesi bile kendisini rahatsız ederken, böyle bir anda onu şok etmesi sinirlerini allak bullak ediyordu.

“Yapma!!!” diye haykırdı, kollarını boşlukta savurarak. Sanki, kız bir rüzgarmış gibi, o da kollarıyla bir dumanı kendisinden uzaklaştırıyor gibi sertçe bir hareket haptı.

Kaçmaya çalıştı. Kız, gözlerine kement atmış gibi, doğrultusunu onun kaçtığı yere otomatikmen çevirivermişti.

“Neden böyle yapıyorsun?” dedi kız, şaşkın şaşkın.

“Ne?”

“Neden böyle bağırıp duruyorsun? Beni rahatsız etme!”

“Asıl sen beni rahat bırak! Yoluma çıkma! Benden ne istiyorsun?”

Kız ya aptaldı ya da büyük bir yalancı. Çünkü, yüz ifadesi en az karşısına çıktığı gencinki kadar tedirgin ve kızgındı. Ve şaşkın!

“Ne demek bu şimdi!? Ben kendi yolumda yürüyorum sadece, sen benim karşıma çıkıyorsun!”

“Senin yolun mu!?”

Bir anda, etrafına doluşan yoğun bir parıltıyla çevrelendiğini gördü. Kaçamamıştı. Bir sürü garip yaratıktı ve hiçbirinin de ne olduğunu bilmiyordu. Ve korkuyordu… Titremeye başladı. Elleriyle, gökyüzünde uçuşan parıltıları kovmaya çalıştı ancak, bu yaptığı boşluğu tokatlamaktan başka bir şey değildi.

Sonra, parıltılar, durgun bir göl gibi hafifçe dalgalanıp, sakinleşti. Şekiller, tüm hatlarıyla ortaya çıkıverdi ve gelenler yüzlerini gösterdiler. Biri -ki muhtemelen en büyük olanı -ki o da fazlaca yaşlı sayılmazdı- yere doğru usulca kaydı.

“Seni ikide bir rahatsız eden, bu muydu?” dedi büyük olan yaratık. Kıza, sanki bir suçluyu işaret eder gibi kendisini işaret etmişti.

Bu tavır, şaşkın genci dehşete düşürmüştü. Kız da, o anda ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Genç çocuğun gözlerinin içine dalgın ama his dolu bir bakış atıverdi. Sonra gözlerini çekti.

“Baksana” dedi kız, büyük yaratığa, “Bu bizim dünyamızdan biri değil!”

Hepsi gözlerini gence dikti, adeta bir ucubeyi süzer gibi.

“Ne saçmalıyorsun?” dedi bir diğeri, “Tabii ki o bu taraftan biri. Baksana, ne kadar kesif bir koku yayılıyor damarlarından. Bunda ifrit kanı var. Kokusunu çok ötelerden bile duyabilirsin.”

“Ne bileyim” dedi kız. “Yüzü bana insanı andırdı, biraz”

“Ne biliyorsun ki, sen hiç insan gördün mü?”

“Şey, biraz tarif etmişlerdi.”

“Tarifle olacak iş mi bu, görmen gerek” dedi bir diğeri. “Bal gibi bir cin işte bu!”

Bu sözle beraber, “Ne dedin sen?!!!” diyerek patlayıverdi sesi boşlukta. “Ne… n… nesiniz siz?”

“Sen nesen, biz de oyuz!” Bir anda, gözlerindeki mat renk çatlayıverdi, genç çocuğun. Altından, lav kırmızısı bir parlaklık fışkırıverdi. Sonra, büyük yaratık elini umursuzca salıp, “Görmüyor musun, kendinin ne olduğunu?” dedi.

Sözcükler, ona ağır bir çan sesi gibi çınlayarak ulaşıyordu. Nefes alıp verişleri yükseldi delikanlının. Kulakları ne duyduğundan tam emin değildi. Dalga geçiyor olmalıydılar. Alay ediyor ya da hoşlarına giden sadistçe bir oyunla tanımadıkları insanlara ruhsal bir işkence yaşatıyor olmalıydılar. Başka bir izahı olamazdı. Hayır, olamazdı.

Ama eğer… Eğer onlar kendi hayaliyse, nasıl istemediği bir yalanı söylesinler; ya da gerçeklerse, niye söylesinler?

Kız birden, dikkatlice baktı ona. Ve birden, keskin yüz hatlarını belirgin bir tebessüm kapladı. Bu tebessüm, ardından kesik kesik kahkahalara dönüştü. Sonra, neşeyle açıldı gözleri, parmağını ona uzatarak kahkahalarını tutmaktan vazgeçti.

“Evet” dedi. “Görebiliyorum, damarlarındaki kanda bu var.” diyerek sertleştirdi kahkahalarını. “Ve bu aptal, bir cin olduğunu bilmiyor!”

Kızın dudaklarından çıkan sert kahkahalar, uçları sivrilmiş birer buz parçaları gibi, kalbine batıvermişti. Dehşetle açılan gözleri, baktığı boşlukta bir kaçış yolu arar gibi, titreyerek kayıyordu. Zihni, duyduklarını inkar edebilmek için bir sebep arıyordu ve acı içinde kıvranan kalbi, bunun asla mümkün olmadığını anlamışçasına suskun, bekliyordu. Kız, aniden ve utanç içinde kesti kahkahalarını. Bu, şuursuzca davranışıyla onun bilmediği bir yarasına dokunduğunu çok geç fark etti. Üzüntüyle soldu sonra ama, bunun genç çocuğa hiç mi hiç faydası yoktu artık.

En çok da midesinde hissettiği, dev bir çalkalanma yaşadı. Sebebi, vücudu ve zihniyle birlikte topyekün girdiği o dönüm noktasıydı. İradesini tamamen korkuya teslim etmeden evvel, sözcüksüz bir soru işareti… tek bir soru işaretiyle başbaşa, bir dakika daha zaman geçirdi. Vücudunun her bir hücresinin, içinde saklı olan kimliğe bürünmek için sabırsızlandığını hissetti. İstemiyordu. İzin vermiyordu. Korkuyordu. Korkuyordu…

Derken, bilinçaltına yıllar öncesinde sürülmüş ve unutuluş o telkin, tekrar dışarı çıktı:

“Neden hala diretiyorsun ki!? Sen, busun!!!”

Ve karşı koymak için ihtiyaç duyduğu son irade kırıntılarını da yitirdi. Zihnini işgal eden düşüncenin, içeride özgürce akıp gitmesine izin verdi. Yumuşak… ama çok güçlü bir dalga bütün bedenini bir kez dolaştı ve çıktı. Damarlarında akan kan, koyu bir lav kümesi gibi parlayarak kaynadı ve ince derisinin altından, kızıl bir saçakla ışıldadı. Ellerini yavaşça çevirip avuç içlerindeki lav nehrini seyretti. İyice teslim oldu. Yakıcı enerjinin, hayallerinin pençesinden kurtulup tekrar vücudunu sardığını, ölmüş sinir hücrelerini tekrar canlandırdığını, toprağa aksettirdiği yükün azaldığını ve soluduğu havanın vücudunu çektiğini, hafiflediğini, güç kazandığını hissetti. Koyu ve mat gözleri tamamen gitmişti. Damarlarındaki kan, gözlerine dolmuş gibiydi. Parlıyor, parlıyordu.

Avuçlarının içine bakıyordu hala. Oraya, zaten yıllardır orada olan bir şeye, bakıyormuş gibiydi.

Artık hayatındaki hiçbir şey, bir insanın hayatındaki gibi olmayacaktı. Aklındaki düşünceler, insanlardan kazandığı ve kendisini güvende hissettiren düşüncelerden kopacak, ait olduğu yeni dünyaya göre şekillenecekti. Hakkında hiçbir fikri olmadığı, bu yabancı dünyaya göre. Şimdiye kadar, insanların dünyasına odaklanmış olan beyni, istediği an bu yabancı dünyadan kaçmasını sağlıyordu. Ancak şimdi, beyni, odağını bu yabancı dünyaya daha çok yaklaştırmıştı. Ve kaçışı zorlaşmıştı. Korkmalıydı. Başka bir duyguya yer kalmayacak şekilde korkmalıydı, hem de her zamankinden çok.

Ancak, korkunun etrafına sarmaşık gibi dolanan tuhaf hislerle çevriliydi kalbi. Ve damarlarındaki kızgın lav kümesine eşlik eden şey, bir adrenalin dalgasıydı.

Sevdi. İnkar edercesine korkarken bile, sevdi.

Paylaş

Yorum yapın