EKİM

0

İkinci bir işaret bulmuş olmalılar, ikisi de durdu. Uzaklardan gelen bir sesi dinler gibi, başlarını yana yatırdılar. Sonra, daha uzun ve sanırım daha yaşlı olanı başıyla yolun sağını işaret etti. Diğeri hemen onayladı, tekrar yürümeye başladık. Onlara telepatik yeteneklerim olmadığını bir kez daha hatırlatmak istemiyorum. Bu beni rahatsız ediyor, hatta şu anda ne tarafa, neden gittiğimizi bilmememden daha çok. Çünkü onlara bunu söylediğimde yüzlerinde o aşağılayıcı ifade beliriyor. Sıradan bir insan olmanın ezikliğini duyuyorum. Oysa eski standartlara göre oldukça iyi konumdayım. Ne var ki bu deliler ortaya çıktığından bu yana, benim yeteneklerimin; zekamın yada beden gücümün hiçbir önemi kalmadı.

İlk kez onlardan birinin doğumu, benim doğumumdan 17 yıl öncesine denk geliyor. 2000’lerin sonuna. Ben 3011 yılında aralık ayında doğdum. İlk ‘deli’ (ben onlara böyle diyorum, tuhaf oldukları ve anlamsız cümleler kurdukları için) 2994 yılında dünyaya geldi. Tuhaf pek çok çocuk dünyaya geliyordu o yıllarda. Bu yüzden onu fazla önemsemediler. Ancak 3 yıl içinde yeni doğan bebeklerin %60’ı aynı özellikleri gösterdiğinde bilim adamları ve doktorlar, hatta din adamları ve filozoflar konuyu araştırmaya başladı. Ben doğduğumda, sıradan insan nüfusu hemen hemen tükenmek üzereydi. Buna getirilen açıklama ise, bizim için tüyler ürperticiydi; insanlık için yeni bir evrim başlamıştı! Benim atalarımın ataları; buzul çağı insanı, Cro-Magnonlar, Momkorlar ve diğerleri değişen dünyada ayakta kalamamıştı. Şimdi de sıra bizdeydi. Yeni çocuklar bize de aynı gözle bakacak; biraz hayranlık, biraz saygı ve daha çok merakla.

Son panda Hikaru iki hafta önce öldü. Bu nedense çok acı verdi bana. Yaşamımın böyle bir noktaya gelebileceğini hiç düşünmemiştim. Gittiğim yere gitmek zorunda olacağımı hayal bile edemezdim. Dünya üzerindeki son ‘eski insan’ benim. Yanılmıyorsam Poma-Soubon’da 7 kişi daha varmış. Ama onlar benim gibi değil. Bazı onarımlar yapılmış bedenlerinde. Yapay solunum sistemleri var. Üstelik daha uzun yaşamaları için pek çok fiziksel fonksiyonları kısıtlanarak, zihinsel uyarılara daha uzun süre cevap verebilmeleri sağlanmış. Bir sürü bilimsel ıvır zıvır daha anlatıldı bana. Bunları dinlerken neler hissettiğimi anlayabilecek hiç kimse yok. Ben sonuncuyum! Bu öyle korkutucu ki…

Yine durdular. Gizli bir radar sistemleri falan var. Nasıl çalıştıklarını bilemiyorum. Evet, onları insan olarak kabul edemiyorum hala. İlk doğanlar sıradan annelerin ve babaların çocuklarıydı. Oysa bunlar…beni korkutuyorlar; son olma fikrinden daha da çok. Uzun boylu ve esmer olanın saçları tuhaf derecede siyah. Kara cisim kuramını duyan biri, bu saçlara baktığında kör olabilir. Oldukça somurtkan biri. Adı Ekim. Adımlarını ağır ağır atıyor, suda hareket eder gibi. Koyu renkli bir pantolon ve yine koyu renkli bir gömlek var üzerinde. Benden çok uzun. Diğeri açık kahverengi saçlarının öndeki tutamlarını yeşile boyamış. Ara sıra bana bakıp, onları takip ettiğimden emin oluyor. Yorulduğumu gördüklerinde dinlenmemizi öneren de oydu. Adı Jeray. Şimdi ikisi de birbirlerine bakıyorlar. Bir sorun var sanırım. Tabii bu sadece benim yorumum. Onların ne düşündüğünü anlamak mümkün değil. Jeray, uzun ve düzgün parmaklarını saçlarının arasına daldırdı. Saçlarını tarıyormuş gibi yapıyor. Normal insanların da pek çok kez düşünürken, farkında olmaksızın bu hareketi tekrarladığını gördüğümden, anlatamayacağım bir his sardı içimi.

Ekim, soğuk bir rüzgar gibi bana doğru döndü. Kendi düşüncelerime dalmış olduğumdan aniden yerimde sıçradım. Sesi boğuk, biraz da metalik. Sanki ağzına bir avuç kurşun atmış ve bir yandan onları çiğnerken diğer yandan benimle konuşuyor.
“Burda bir süre bekleyceiz. Okyan-us akıntılar hızlanmış.”
Öyle yavaş konuşuyor ki, belki de benim anlayabileceğim bir şekilde cümle kurmaya çalıştığı için. Birbirleriyle konuştuklarına bir iki kez tanık oldum. Ancak konuşulanlardan hiçbir şey anlamadım. Bunun farkında olduğu için dikkatle sürdürdü konuşmasını;
“Bir fırtın beklenyor.” Jeray’a dönerek kısa bir an baktı. Sonra;
“Uyu. Dinlen. Fırtından sonra devam edeciz,” diye bitirdi sözlerini.
Atlas Okyanusu’nun dibinde, yer altı tünellerinde sürüyor bu yolculuk. Bunu nasıl da unutmuşum. Şimdi yanımda iki deliyle beraber, tonlarca su kütlesinin altında ve içimde tarif edilemez korkularla, ve acılarla, ve sonuncu olmanın farkındalığıyla başbaşayım.

Yola 8 saat kadar önce çıktık. Ne kadar yürüdük bilemiyorum. Tünellerde öyle çok sağa sola döndük ki, hem yön duygumu hem de zaman kavramını yitirdim. Saatim olmasaydı, burada günlerdir dolandığımıza inanabilirdim. Yaşama dair hiçbir iz yok. Ama yüksek bir teknoloji hemen göze çarpıyor. Bu benim bile alışık olmadığım kadar fazla. Gördüğüm pek çok aletin ne işe yaradığı hakkında fikrim yok. Doğrusu tahmin yürütmek de istemiyorum. Bu tuhaf yaratıklar (soyumun devamı!) kim bilir neler düşündüler bunları yaparken. Tünellerin sağında ve solunda dikdörtgen biçimli girintiler var. Bunlar, yolculuk yapanlar için konforlu mola yerleri, ayrıca beyaz, yumuşak, ne olduğunu hala çözemediğim bir kumaşla kaplanmış oturma gruplarının yanında bulunan paneller tünel içindeki ilerleyişimizde bize teknik bilgileri de veriyor. Yalnız çok uğraşmama rağmen (bundan önce iki kez mola verdik, her seferinde delileri izleyip panelle ne yaptıklarını anlamaya ve onları taklit etmeye çalıştım) bu panelde herhangi bir işlem yapmayı başaramadım. Tünelin tam ortasında ‘Ejderha Dili’ için ayrılmış bir yol var. Ne yazık ki bizim bir araç kullanmamıza izin verilmedi. Zaten buraya gelişimiz oldukça gizli tutulduğundan, yer yüzeyinde rahatlıkla izlenebilecek bir taşıt kullanmamız akıllıca olmazdı. Ekim ve Jeray’ın bundan şikayetçi olduğunu sanmıyorum. Ne de olsa çok zeki ve dayanıklılar. Uzun ve zarif görünen bedenleri hiç yorulmayacakmış gibi itaatle uyuyorlar isteklere. Benim bacaklarım ise içeri girdikten 3 saat sonra sızlanmaya başladılar. Aslında ben de güçlüyüm. Ama tünel onların solunum sistemine göre tasarlanmış ve üstelik aydınlatma sistemleri de onların gözlerine göre ayarlanmış. Bana mor ötesi görüş gözlükleri verdilerse de bu sadece tüneller arasındaki bağlantı bölgelerinde işe yaradı.

“Fırtın uzun sürecekiş.” Ekim homurdanarak bu yeni haberi bana bildirdi. Beyaz ve rahat koltuğa gömülmüş, yarı düşüncelere dalmış, yarı uyukluyor olduğumdan sözlerini anlayıp anlamadığımı öğrenmek için tuhaf gözlerini bana dikti. Normal insanın gözünün görebileceği dalga boyu aralığı yaklaşık 3500- 7000 Ao dalga aralığıdır. Oysa yeni nesil, bu aralığı her iki yönde 2000 Ao kadar genişletebilen ‘Duyum Yükseltici’ halkalara sahip. Göz bebeklerinin etrafında kalın bir hale var. Bu hale farklı dalga boylarında genişleyip daralarak, yada gözbebeğini sararak, bazen de tüm gözü kaplayarak görme duyusunu maksimuma çıkarıyor. Şimdi Ekim’in laciverdimsi gözlerinde, halelerindeki dalgalanmaları görebiliyorum. Bana biraz daha böyle bakarsa çıldıracağım. Fırtınanın uzayacağını anladığımı belirtmek için başımı “tamam,” anlamında salladım ve ardından “o halde bir süre daha buradayız, ne yapalım” der gibi omzumu silktim. Onlar benimle konuşmaktan hoşlanmadığı ve gerekmedikçe benimle konuşmadıkları için ben de aynı yolu izliyorum.

Oysa yukarıdayken, “Sistem Merkezi”nde bir hafta kalmıştım. Orada herkes bana iyi davranmış, anlayamadığım yoğun bir saygı ile bakmışlardı bana. Son kalan olduğumdan belki. Bu ikisi ise beni hep küçümsüyor. Sanırım yukarıdakiler bilim adamları oldukları içindi bu. Bana yüzyıllar önce ilk dinozor kemiğini bulan insanların, bu yaratığa baktığı hayranlıkla bakıyorlardı. Merkezden ayrılırken, orada kaldığım süre boyunca benimle çok yakından ilgilenen Dezen, gülümseyerek Ekim’e bakmıştı. Sinir bozucu telepatik konuşmalarını yaptılar. Sonra Ekim bana dönerek bir süre beni süzdü. Benim hakkımda konuşulduğunu o an anladığım ve onları duyamadığım için onlar kadar deli oldum. Dezen’den hoşlanmıştım çünkü. Kısa süre böyle bakıştık, ben öfkeli gözlerimi ondan kaçırmadığım gibi, Ekim de küçümseyen bakışlarını benden kaçırmadı. Bizi görenler, yeni doğanların metodu ile sohbet ettiğimizi, dahası kavga ettiğimizi sanabilirlerdi. Nihayet bu an sona erdiğinde Ekim, kıza gülümsedi. Böylece konu kapandı. Ama orada olanları bir türlü kafamdan atamadım.

Bir süredir yakınlarda olmayan Jeray ortaya çıktı. Oturduğum koltuğun önünde ayakta dikilen Ekim’e yaklaştı. Benim öyle zavallı olduğumu düşünüyor ki, ona ihtiyacım olur kaygısıyla benden uzaklaşmamaya çalışıyor. Bu da beni daha çok kızdırıyor. Neyse ki Jeray biraz daha farklı. O da zayıf olduğumu düşünüyor ama bana karşı nazik olmaya çalışıyor. Yol boyunca küçük bir sırt çantası vardı. Kendileri yolculuk süresince acıkacaklarını yada bir şeye ihtiyaç duyacaklarını düşünmedikleri için yanlarına bir şey almadılar. Ancak ben ‘zavallı’ olduğumdan ve susadığımdan, ve acıktığımdan, üşüdüğümden, çantayı benim için sırayla taşıdılar. Yanıma gelip oturan Jeray çantayı kucağıma bıraktı;

“Aç isan, yemek ye?”
“Acıkmadım.”
Anlayışlı bir ifade takınarak, çantayı kucağımdan alıp yere bıraktı. Tam bana bir şey söyleyecekken aniden Ekim’e döndü. Sanırım arkadaşı önemli bir şey söylemişti. Jeray’ın yeşil haleleri titreşti. Göz bebekleri biraz büyüdü. Yine bir şeyler oluyordu ve ben yine olayın dışındaydım. Bir eşyaymışım gibi beni sürüklüyorlardı. Bu hiç hoş değildi. “Son İnsan” biraz daha saygıyı hak ediyor olmalıydı değil mi?

Öfkeyle uflayıp puflayarak yerimde debelendim. O zaman Jeray bana döndü. Dikkatle, ağır ağır, konuşmayı yeni öğrenen bir çocuğun kelimeleriyle bana anlatmaya başladı;
“Fırtın hızlanmış. Burad tahminden uzun kalabiliz. Ama çok zaman yok,” durup saçlarını düzeltti. Göz bebeklerini oynatarak Ekim’e baktı. Ekim başıyla onayladığını belirten bir işaret yapınca devam etti;
“İki saat bekleyciz. Fırtın sona ermediysa devam edeciz. Çünku zaman yok.”
Başımla “tamam” dedim.
O konuşmasını sürdürdü;
“Eldivenden geçerken, dikkat olmak lasım. İyice dinlen o zaman. Orda güçlü olmak lasım.”
Yine başımla “tamam” dedim. Memnun memnun sırıttı. Sonra ayağa kalkarak Ekim’in yanına gitti. Başlarını eğerek, sohbete daldılar. Ben de kendi düşüncelerime geri döndüm. İki saat sonra ‘Eldiven’den geçeceğimizi düşünmemeye çalışıyordum. Eldiven, tünelin okyanus dibine çok fazla yaklaştığı bir ara bölgeydi. Biz eldiven ağzından, yolun üçe ayrıldığı bölgeye çıkacaktık. Bu üç yolun üçü de 100’er metre boyunca, okyanus dibinde, cam tüneller halinde ilerliyordu. Yukarıyı görmeden, sadece varlığını bilerek ilerlemek, tonlarca su kütlesinin tüm ağırlığını hissederek dipte yürümekten kolaydı. Üstelik bizim yolculuğumuz sırasında fırtına hala sona ermediyse, korkunç dalgalar, hortumlar yaratan mekanizmalar faaliyetteyken geçecektik eldivenden! Bir fırtına sırasında okyanusun dibi nasıl görünür tahmin edemiyorum, ama korkunç bir görüntü olsa gerek. Üstelik yanımda bu ikisi olacak. Kendimi sakinleştirmek için düşünebileceğim tek şey, eldivenden çıktıktan sonra; yani aşağı yukarı 150-200 metrelik kısa bir yürüyüş sonunda “sığınak”a çok yaklaşmış olacağımız. Oraya ulaştığımda bu ikisinden kurtulacağım.

Paylaş

Yorum yapın