KAFAMIN İÇİNDEKİ SESLER

2

Bir hikâye kaç kere anlatılabilir?

Eğer anlatılacak öykü tekse, bunu kaç değişik şekilde anlatabilirsiniz? Bir yaprağın tam zamanı geldiği anda dalından kopup kendi etrafında dönerek yere doğru süzülmesi, denizdeki dalgaların birbiri ardından sakince sahile ulaşması ve azalarak yok olması bir hikayenin en önemli noktası olabilir mi? Yoksa bunlar, sadece ayrıntı mı?

Aslında her olay dizisi, her duygu, her etkileşim kendisi gibi bir diğeriyle devam eder. Hayatın doğal akışı içinde, bir yerde başlayan ve bir noktada biten bir hikâye yok. Olaylara, daha doğrusu belli bir süre içinde olup bitenlere, hayattaki diğer sonsuz benzerlerinden farklı bir özellik katabilmek, onları seçerek diğerlerinden ayırabilmek ve ayrı bir anlam yükleyebilmek için bir anlatıcıya ihtiyaç var.

Ben bu hikâyenin Anlatıcısı’yım. Ve bu hikayeyi sonsuz defa, sonsuz değişik şekilde anlatabilirim. Bu da, o şekillerden sadece bir tanesi.

Baştan alıyorum.

Başkanlık görevimin 1380. gününde, görevi bırakmamdan 2272 gün önce yaşadıklarımı anlatacağım. Ne kadar zaman önce olduğunu bilmiyorum. Tabii, bunun aslında hiç bir önemi yok. Zaman, bu hikayenin en önemsiz kısmı. Ne demek istediğimi anlatmayı bitirdiğimde anlayacaksınız.

Önemli olan şu: O günkü hatam benim sonumu getirdi. Tabii, sadece benim de değil… Tüm insanlığı ve uygarlığımızı binlerce yıl geriye götürdü…

Baştan alıyorum.

Sabah kahvaltımı bitirip gün için hazırlandıktan sonra, evin oluşumunu değiştirmesi için benden beklediği komutu sessizce verdim. Duvarlar aynı sessizlikle inerek başka duvarlar yükselirken, masalar ve eşyalar zeminin içinde kaybolup yerlerini başka eşyalara bırakırken ve en arka duvarda oluşan Birlik’in koca arması yumuşak mavi bir ışıkla içeriyi doldururken, hiç hareket etmedim. İki saniye içinde evim, her sabah yaptığı gibi, çalışma ofisime dönüşmüştü. Kendimi zeminden yükselen rahat koltuğa bıraktım ve önümde oluşan ince ve mat masa yüzeyinin üzerinde, havada oluşan hologramlar içinde o günkü programımı kontrol ettim. Bir gün önceden planladıklarımın dışında yeni bir şey yoktu. Tabii, bu kadarı bile yeterliydi. Bir dakika bile boş vaktim olmayacaktı.

İlk randevum, Meclis üyesi Feliks ile olacaktı. Yüz yüze görüşmekte ve benim ofisime gelmekte ısrar etmişti. Onu aylardır oyalamama rağmen vazgeçmemişti. Ben de artık başımdan savmak için, yarım saatimi ayırmıştım. Bu randevuya daha on beş dakika vardı.

Günlük raporlarımı çağırdım ve hologramlar içinde ilgimi çekenleri elimle ön plana çektim. O gün raporlara ayıracak fazla vaktim yoktu; o yüzden danışmanlarımı da devreye sokarak, raporlar hakkındaki yorumlarını ve önerilerini dinlemeye koyuldum.

Seksen iki tane danışmanım vardı.

Bunların her biri, belli bir konuda uzmanlaşmıştı ve yetkinliklerini sayısız olayda, defalarca kanıtlamışlardı. Hepsine güveniyordum.

Tabii, bilinen evrendeki en gelişmiş ve güvenli programlar olmasalardı, bu kadar güvenmezdim. Başkanlık makamı için geliştirilmişlerdi, ama benim tarafımdan da zaman içinde özelleştirilmişlerdi. Benim nasıl düşündüğümü, hangi konularda ve hangi şekilde danışmanlık beklediğimi çok iyi biliyorlar ve buna uygun davranıyorlardı.

Favorim olan beş tanesinin seslerini de kişiselleştirmiştim. Raporlar havada semboller şeklinde uçuşurken, onların yorumlarını dinleyerek güncel gelişmeler hakkında fikirlerimi belirliyor ve kararlarımı veriyordum. Tabii, kararlar tamamen bana aitti. Kararlar ve sorumluluklar…

Elimin bir hareketiyle hologramları havadan sildim ve danışmanları geri gönderdim. Koltuğumda arkaya yaslanarak gözlerimi kapattım ve beklemeye başladım.

Kafamın içinde sesler duymaya başladım.

Yavaş yavaş yükselen, değişik konularda konuşan ve birbirine karışan sesler…

Kendi haline bırakırsam, kafamın içini gürültüyle dolduracak ve kendi düşüncelerimi bile duymama imkân vermeyecek olan sesler…

Başkanlığımın ilk günlerinde bu konuda çok sorun yaşamıştım. Bazı geceler baş ağrısından uyuyamadığım olmuştu. Ama artık sesleri tanıyordum. Ve ancak istediğim zaman duyuyordum.

Seslerin hepsi kafamın içindeki temsil çipinden kaynaklanıyordu. Beynimin işitme bölümüne doğrudan bağlıydı bu çip. İstediğim zaman verdiğim bir düşünce komutuyla çalışıyordu. Artık ne zaman ve nasıl çalışacağı konusunda da ustalaşmıştım.

Temsil çipi, Birlik içindeki iki trilyonun üzerindeki insanın bütün önemli ve yönetimsel konulardaki fikirlerini ve yönelimlerini bana aktarıyordu. Katılmak isteyen her bir birey, kendi istasyonları aracılığıyla, daha önceden seçilmiş olan binlerce konuda süresiz oylamalara katılarak, fikirlerini belirtiyor; istediği zaman oyunu değiştiriyor, eğer isterse kendi istediği konuları oylamaya açabiliyordu.

Bütün bu oylamaların sonucunda, her konuda devamlı değişen Kamuoyu oluşuyordu.

Ve bunların hepsi de, kafamın içine Başkanlığımın ilk günü küçük bir operasyonla yerleştirilmiş olan çipe güvenli bir şekilde iletiliyordu.

Temsil çipi sayesinde, gündemdeki konularda Kamuoyu’nun güncel halini ve hangi yönde ve hızda değiştiğini, anlık olarak izleyebiliyordum. Tabii, Birlik’teki hangi gezegenlerin veya gezegen sistemlerinin görüşlerinin birbirinden ne kadar ayrıldığını da…

Bunları seçici olarak izlemek, benim en önemli görevlerimden bir tanesiydi. Tabii ki, sonuçta en kritik kararları vermek bana kalıyordu. Meclis’in onayına tabiydim elbette; tıpkı onların kararlarında da veto hakkım olduğu gibi. Ama, bir kişinin sorumluluğu alması gerekiyordu.

O kişi de bendim. Ben ve kafamın içindeki sesler…

Feliks’in konuşmak isteyebileceği konuları tahmin edebiliyordum. Bunlara odaklandım ve Birlik’in bu konulardaki Kamuoyu görüşlerini dinlemeye başladım.

Kafamın içindeki ses, yumuşak ve dişi bir tonda anlatmasını sürdürürken vücut saatimi kontrol ettim. Randevuma bir kaç saniye kalmıştı. Sesleri susturdum ve gözlerimi açarak ayağa kalktım. Tam karşımdaki ahşap kapı da o anda açıldı.

Feliks içeri girerken gülümseyerek, “Günaydın Bay Başkan,” dedi. “Bana vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.”

Masamın arkasından dolanarak yanına gittim ve gülümsemesine karşılık vererek elini sıktım. Feliks, ellili yaşlarda gözüken ve derisinin matlığını parlak giysilerle dengelemeye çalışan bir Temsilci’ydi. Sarı saçlarını bugün kısa tutmuştu. Yeşil gözleri her zamanki gibi parıltılıydı. Tabii bütün dış görünüş, her zaman olduğu gibi göreceliydi. Dış görünüş, herhangi bir zaman bir gen terapisiyle değiştirilebilirdi. İnsanların yaşını tahmin etmekten uzun süre önce vazgeçmiştim. Sadece göründükleri yaş önemliydi. Feliks de herhangi bir yaşta olabilirdi. Bunu araştırma zahmetine girmemiştim.

“Siz de hoş geldiniz, sayın temsilci,” dedim ona. “Gezegeninizden daha iyi değilsinizdir umarım.” Bu, argo olarak ortaya çıkmasına karşın, yıllarca kullanıla kullanıla protokole yerleşmiş olan bir hitap şekliydi.

Feliks gülümseyerek, “Değilim Bay Başkan,” dedi. “Umarım siz de Birlik’ten daha iyi değilsinizdir.”

“Bu mümkün değil zaten,” diye ezberden yanıt verirken ona oturması için elimle bir koltuk gösterdim. Teşekkür ederek oturdu.

Masamın arkasındaki koltuğa dönmedim. Gösterişi hiçbir zaman sevmemişimdir zaten. Feliks’in koltuğunun birkaç metre çaprazında kendimi boşluğa bıraktım ve o anda yerden yükselen rahat koltuğa oturdum. Tam olarak o anda üretildiği göz önüne alınırsa, oldukça iyiydi bu. Gerçi, ben özellikle aksini istemedikçe, hepsi her seferinde birbirinin tıpatıp aynısıydı.

Sağ elimi hafifçe yukarı kaldırarak tepsiyi çağırdım. Üzerinde iki adet bardak olan düz bir tepsi, havada süzülerek geldi. Benim el işaretimle önce Feliks’e, sonra bana içeceklerimizi ikram etti ve yine geldiği gibi sessizce ortadan kayboldu.

Bardaktaki içecek renksiz, tatsız ve kokusuzdu. Bardağa elimle uygun şekilde verdiğim komutla, birkaç saniye içinde sentetik bir meyve suyuna dönüştü ve bir yudum aldım. Feliks’in de benim seçimimi içtiğini fark ettim.

“Evet Feliks,” dedim samimiyeti biraz ilerletmekte bir sakınca görmeden. “Aştalan’da durumlar nasıl?”

Aştalan, elbette, Feliks’in Birlik Meclisi’nde temsil ettiği gezegenin adıydı. Bin yıldan daha fazla bir geçmişi yoktu. Terraform edildikten sonra birkaç yüz yıl nüfusu daha çok göçlerle artmış ve daha sonra üç milyarın biraz üzerinde sabit kalmıştı. Diğer iki yüz gezegenin arasında dikkat çeken bir özelliği yoktu – iyi ya da kötü anlamda. Birlik’e tam üye olmasına karşın özerkliğini koruyordu, diğer pek çok gezegen sisteminin yaptığı gibi. Kendi içinde veya başkalarıyla sorun yaşadığı da yoktu.

Tabii, herkes gibi Feliks de bu durumda bile şikâyet edecek bir şeyler bulmakta uzmandı.

“Fazla zamanınızı almak niyetinde değilim Bay Başkan,” dedi. “Son yıllarda gittikçe büyüyen bir sorunumuzdan bahsedeceğim. Özkum üretimimiz devamlı azalıyor. Her geçen yıl daha az sipariş alıyoruz.”

Özkum, yapıların ve aslında üretilen her şeyin dayanıklılığını ve sağlamlığını sonsuza yakın ölçüde artıran bir üründü. Sekiz ana hammaddenin uygun oranlarda ve koşullarda karıştırılmasından elde ediliyordu. Aşkanat da bu hammaddelerin hepsinin bol miktarda bulunduğu birkaç gezegenden biriydi. Gezegenin ekonomisi büyük ölçüde bunun üretimine ve diğer Birlik üyesi gezegenlere satışına dayanıyordu.

“Peki, bunun nedeni nedir?” diye sordum. Bu konuyu toplantı öncesi araştırmamış olmaktan biraz rahatsızlık duyuyordum, ama o kadar da önemli değildi. Ne de olsa, her şeye kendi başıma yetişmem beklenemezdi.

“Artık gezegenler hammaddeleri ayrı ayrı temin edip özkumu kendileri üretmeyi tercih ediyorlar,” dedi Feliks. “Böylesi daha ucuz ve esnek oluyormuş.”

“Eh, yanıtı da kendin verdin, Feliks,” dedim. “Ekonominin kendi doğal akışı olduğunu biliyorsun. Eski sabit örgütlenmeler ve bağımlılıklar artık yok. Talep ne zaman ve nerede oluşursa, bunu karşılayacak arz mekanizmaları da kendiliğinden oluşuyor ve üretim de gerektiği zaman ve gerektiği yerde gerçekleşiyor. En uygun şartlar ve en düşük maliyet kendiliğinden ön plana geçiyor. Firmalar ya da tek bir ürüne bağlı ekonomik yapıların devri binlerce yıl önce kapandı. Bunu sen de biliyorsun.”

“Biliyorum,” dedi Feliks sesini titretmeden. “Zaten özkumun yerini tutacak kadar olmasa da, farklı sektörlerde üretimimiz kendiliğinden artmaya başladı – yine, ekonominin görünmez dengeleyici elinin yardımıyla. Fakat bu dönüşüm o kadar da yumuşak olmuyor.”

Hiçbir şey demeden ona bakmaya devam ettim. Kamuoyuna danışmam gerektiğine karar vermiştim. Uygun düşünce komutlarıyla, kafamın içindeki sesleri çağırdım. Tam da bu konulardaki Birlik genelindeki (ve Aşkanat’taki) düşünceleri ve eğilimleri öğrenmem gerekiyordu.

Feliks devam etti: “Her ne kadar emek-yoğun olmasa da, yıllarını ve bütün hayatlarını özkum üretimine vermiş insanlardan bahsediyorum. Mühendisler de var bunun içinde, sade işçiler de. Üretim azalınca, iş imkânları da buna paralel olarak azalıyor. Milyonlarca kişi, iyi bildiği ve iyi yaptığı tek işi bırakmak zorunda kalıyor. Yeni bir iş bulana ve bunu iyi yapmayı öğrenene kadar da zaman geçiyor. Bir topluma mal olmuş alışkanlıklardan bahsediyorum, Bay Başkan. Hiç iş bulamayan ve, belki daha kötüsü, aramayanların sayısı hiç de az değil. Toplumda huzursuzluk artıyor. Suç oranı da son yıllarda yükselmeye başladı.”

Birlik için bu bir sorun değildi. Kafamın içindeki seslerden bu konudaki bütün görüşleri ve oranları öğrenmiştim. Kimse, uzak bir gezegendeki yapay sorunlarla ilgilenmiyordu. Aşkanat’ta bile bunu gerçekten kritik bir sorun olarak görenler çoğunlukta değildi. Hem bu sorun gelecekte büyüse dahi, bunu çözecek yöntemlerimiz her zaman vardı.

Kafamın içindeki sesleri susturdum.

“Benden ne yapmamı istiyorsun Feliks?” diye sordum.

Feliks durdu ve gözlerimin içine baktı. “Ekonomiye müdahale etmenizi isteyemeyeceğimi biliyorum, Bay Başkan,” dedi. “Sizden sadece kısa bir süre, belki on yıl için, Aşkanat’tan yapılacak özkum alımları için bir alt kota uygulanması için destek rica ediyorum. Bu gerekirse yıllara göre azalan bir oranda da uygulanabilir. Tek istediğimiz, insanlarımız bu yeni gerçeğe alışana kadar bir geçiş süreci, o kadar…”

Bir an durdum ve bardağımdaki içecekten bir yudum aldım. Sonra tekrar tepsiyi çağırarak bardağı üzerine koydum ve koltukta sırtımı dikleştirdim. O ana kadar yüzlerce kez yaptığım gibi, gerçekleştirilmesi imkânsız bir talebi uygun şekilde reddetmem gerekiyordu. Eh, bu da benim işimdi.

“Seni çok iyi anlıyorum Feliks,” dedim. “Ama bu söylediğini yapmam imkânsız. Her ne kadar aksine inanılsa da, Birlik dahilinde hiçbir kota uygulamamız yok. Zaten bu ekonominin ruhuna ters olurdu. Senin söylediğin geçiş süreci zaten şu anda yaşanıyor. Özkum talebinin bir anda kesilmemiş olması, ekonominin size tanıdığı bir alışma süresi aslında. Bu süreci uygun şekilde yönetmek de yine sizlere kalmış.” Bir an sustum. Sonra ayağa kalkarak, “Bu da yöneticilik sanatının zorluklarından biri zaten,” dedim. “İnsanları yeni gerçeklere alıştırmak yani…”

Feliks bir an koltuğunda durarak bana baktı. Sonra, daha fazla konuşmasının başka bir sonuç getirmeyeceğini anlayarak, ayağa kalktı.

Uygun nezaket sözcükleriyle onu yolcu ettim ve kapının arkasından kapanmasını seyrettim. Daha gün yeni başlamıştı ve yapacak çok şey vardı.

Tabii, o gün olan diğer şeyleri anlatacak değilim. Çünkü onların bu hikâyede hiçbir önemi yok. Hatta, başkanlığımın kalan 2272 gününde olanların da – her ne kadar bazıları gerçekten ilgi çekici olsa da.

Hayatımda yaptığım en büyük hatayı yapmıştım ve bunun farkında değildim. Daha sonra bana uygun şekilde açıklanana kadar da farkında olmayacaktım. Yani bildiğim hayatımın sonuna dek.

Olay şu: Aşkanat’ta işini ve geçim imkânını kaybeden ailelerden birinin genç bir üyesinin başını çektiği bir grup, benim bu görüşmeyi yapmamdan uzun yıllar sonra, Birlik çapında terör eylemlerine girişmiş ve tahmin edilemeyecek, telafisi imkânsız zararlar vermiş. Tabii, bunlar başka bir hikâyenin konusu.

Bunu o gün bilebilmem mümkün değildi. Ama tabii, bu mazeret değil. Bu hatamın cezasını çekmeliyim.

Varlığım bu nedenle sona erdi.

Ama tabii, ben yalnızca bir simülasyonum. Bunu o anda bilmesem de, Seçim Fonksiyonu içinde, yani Birlik Başkanlığı seçim sürecinde, adayların gerçeğe en yakın simülasyonlarının binlerce kopyasından sadece bir tanesiydim. Binlerce kopya ve binlerce değişik senaryo… Ve bunların hepsinden toplanan ağırlıklı puanlar…

Başkanlık seçiminde başka faktörler de var tabii; ama bu da en önemlilerinden.

Diğer simülasyonlarda ne olduğunu bilmiyorum. Seçimin sonucunda ne olduğunu, yani benim aslımın gerçekten Başkan olup olmadığını da…

Bunların hiç biri önemli değil.

Gerçek dünyada bir kaç saniye süren hayatımın içinde, o gün yaptığım hatayı defalarca yaşamak ve anlatmak zorundayım. Kaydım silinene dek – belki dışarısı için bir milisaniye, ama benim için sonsuzluğa dek…

Hiç dinleyen olmasa bile.

Kafamın içindeki sesler durdu bir süredir. Ben de susarsam, tamamen sessizlik içinde kalacağım.

Bunu istemiyorum.

Bir hikâyeyi kaç kere anlatabilirsiniz?

Baştan alıyorum…

.

Orijinal görsel : "Throne Room" (*Hideyoshi)
Original visual by *Hideyoshi (http://hideyoshi.deviantart.com/)
Paylaş

2 yorum

  1. avatar

    Badahan Bey,
    doğrusu “temsil çipi” çok ürkütücü! Kendi adıma, temsil çipinin ve çağrıştırdığı teknolojilerin asla gerçekleşmemesini diliyorum.
    Kurduğunuz gerçekliği anlatışınızdaki rahatlık okuyucunun yorulmadan okumaya devam etmesini sağlıyor. Yine de bir simülasyonun böylesine insani bir yalnızlık ve çaresizlik içinde oluşunu yadırgamadan edemiyorum. Bu sözüm öykü içinde bir tutarsızlığa işaret ediyormuşum gibi anlaşılmasın; karakterin bana yaşattığı yabancılaşmayı, haydi itiraf edeyim, ürpermeyi anlatmaya çalışıyorum.
    Ellerinize sağlık…

  2. avatar

    Yorumunuz için teşekkür ederim Yıldıray Bey.

    Temsil çipi bizler için ürkütücü olabilir, ama bazı politikacılar için yararlı olmayacağını söyleyebilir miyiz? En azından, halktan kopuk yaşamamalarına yarayabilirdi.

    Simülasyonun yaşadığı bir trajedi aslında – kendini tam anlamıyla bir insan olarak bilirken ve yaşarken, simülasyon olduğunun bilincine varıyor ve (daha kötüsü) yaşadığı bir tek günü sonsuza yakın defa anlatmaktan başka yapacağı hiç bir şey yok. Gerçekten de ürpertici aslında…

    Selamlar…

Yorum yapın