UÇURUMUN EFENDİSİ

13

Uçurumun Efendisi, Kayıp Dünya’da pek sık rastlamadığımız uzunca hikayelerden olsa da, anlatım ve maceranın içinde kendinizi kaybedeceğiniz bir akışı var. Aşkın Güngör’ün, hayata ve insanlığa dair öğütlerle bezediği bu güzel hikayeyi keyifle okuyacağınızı umarım.

– Altuğ Gürkaynak (KD Editörü)

 

Aznamıc’ın kalın dudaklarındaki kıvrımları hatırlatıyor uçurumun kenarındaki eğimli taş yığını. Onun gibi kavisli, keskin, ürkütücü ve ömrün ansızın noktalanabileceğini hatırlatacak kadar acımasız. Ayağın kayıverir ve hop, yüzlerce metre aşağı, sayısız hurda mekiğin üst üste istiflendiği zemine çakılırsın.

Hava kararıyor. Kentin girintili çıkıntılı siluetinin doğurduğu gölgeler uçurumun kenarından yavaşça süzülerek aşağı, paslı hurdaların üzerine akıyor. Ay gölgeli gözlere sahip yuvarlak yüzüyle usulca parıldıyor kızaran gökte. Yıldızlar bir arada görünmelerine karşın yalnızlığı hatırlatıyor.

Nedense bir romanın son sayfalarını çeviriyormuş gibi hissediyorum kendimi. Efsaneler tanrısı Zeus beyaz sakallı yüzünü bulutların arasından çıkarıp, “Hayat kitabının kapağını kapıyorum, ey faniler!” dese şaşırmayacağım.

Ve böyle hissetmemin nedeni Aznamıc. Daha doğrusu onu tanımış olmam.

Hayatın olağan akışı içinde devinip dururken, örneğin yemek yerken, holovizyon izlerken, havabüsü beklerken, tuvaletteyken, ya da kahrolası başka sıradan bir şeyle meşgulken defalarca olduğu gibi yine aklımda çakıp söndüğü bir an yaşadım birkaç dakika önce. Evet, çakıp sönmek olarak tanımlayabiliyorum bunu. Çünkü hatırlamak diyemeyeceğim kadar bölük pörçük şeyler var zihnimde onunla ilgili: Karanlık bir galeri, keskin hatların çevrelediği devasa bir surat, kan içen zebanilerin cirit attığı kurak bozkırlar, beyni patlayan gencecik insanlar… ve savaş. Büyük, karanlık, eskilerin Kıyamet dediği türden bir savaş.

Fazlasını düşünmek istediğimde delirecek gibi oluyorum. Hani, aklınızda bir şey vardır. Oradadır. Orada olduğunu bilirsiniz. Siz koymuşsunuzdur yerine çünkü. Küçücük bir çaba ile hatırlayacağınız anılar yığınıdır o ve nedense – nedense – gereken çabayı göstermek istemezsiniz. Korkarsınız belki. Belki korkuyla da değil, çok daha evrensel başka bir olguyla ilintilidir bu hatırlamama tercihi. Her ne haltsa işte, hayatınızın köküne kadar yaşanmış bir anını zihninizin kapalı kapıları ardına kilitlersiniz ya, işte öyle bir bulanıklık perdesi ardında benim için Aznamıc.

Kimi zaman bir şeyler hatırlıyorum. Daha doğrusu, az önce andığım çakıp sönme hadisesinden biraz daha fazlası diyebileceğim görüntüler buluyorum zihnimde. Ama bunlar gerçekten Aznamıc’la ilgili yaşadıklarım mı, yoksa zihnimdeki eksikliği tamamlamak adına farkında olmadan uydurduğum şeyler mi, emin olamıyorum.

Size anlatacaklarım tam da bunlar işte. Gerçekliğinden emin olmadığım bir yığın zırva. Anladınız ya, size gerçeği vaat etmiyorum. Ah, hayır, tamamen uydurma bir öykü de vaat etmiyorum size. Keşke bunu yapabilseydim. Ama bir yanım derinden derine biliyor hiçbir öykünün sanıldığı kadar uydurma olamayacağını.

En iyisi binlerce yıldır milyonlarca öykü anlatıcısının yaptığını yapmak ve kararı dinleyenlere bırakmak.

Başlayalım mı?

Başlayalım.

Aznamıc’ı bulduğumuzda on dört yaşımdaydım — hayatın ortaya koyduklarından çok daha fazla giz barındırdığına inanan bir delikanlı. Yanlış hatırlamıyorsam – ki, sanmıyorum – o gün küçük grubumuza ormanı keşfetmeyi öneren de bendim.

Yaz kampındaydık — hani, kim bilir hangi planlarını gerçekleştirmek isteyen ebeveynlerin çocuklarını bir ya da birkaç aylığına yolladığı paralı toplama kampları vardır ya, işte onlardan birinde. Dört yanımız ağaçlarla çevriliydi. Ah, ağaçlar demek yeterli değil. Dört yanımız ormanla çevriliydi. Bir aklıevvel koskoca ormanın ortasına kalaslardan oluşma barakalar inşa etmiş, ÇOCUKLARINIZ HAYATI DOĞANIN KUCAĞINDA ÖĞRENSİN sloganıyla ebeveynlerin aklını çelmeyi de başarmıştı.

Kampta beş kişiydik. Ah, kahretsin, fazlasıyla yetersiz anlattığımın farkındayım. Elbette beş kişi değildik. Yetmiş ikisi katılımcı, dokuzu eğitmen, altısı hademe, üçü de yönetici vasfında toplam doksan kişi vardı kampta. Bu kişi enflasyonunda – ki inanın bir ormanın göbeğindeyseniz doksan kişi gerçekten kalabalık demektir – birbirine yakınlık duyan ve zamanlarının çoğunu bir arada geçiren beş kişiydik biz: Elizabeth, Merve, Nevin, Selçuk ve ben. Gerçi birbirine yakınlık duyan diye nitelediğim bu grupta Nevin’i neden andığımı bilemiyorum. O gün bizimle ormana geldiğinden olsa gerek. Başka ihtimal yok. Çünkü hiçbir şeyden memnun olmayan, durmadan arıza çıkaran, arkadaşlarını birbirine düşürmek için itinayla laf taşıyan o göğüssüz cılız yer cücesine biz dâhil kimsenin yakınlık duyabileceğini sanmıyorum.

O gün kampın 16. günüydü. Bir kampta neler yapılırsa hepsini yapmış yetişkinler olarak – ki kamp denen o paralı toplama kampında yedi sekiz yaşındaki veletlerin de cirit attığı göz önüne alınırsa gerçekten bir avuç yetişkinden birkaçıydık – canımız fazlasıyla sıkılıyordu. Göz alıcı bir maceraya atılmazsak on beşinci yaş günlerimizi görmeden sıkıntıdan ölebilirdik. En azından ben öyle hissediyordum. Ormanı keşfetme önerisini ortaya atma nedenim de buydu zaten.

Sırt çantalarımıza gerekebilecek şeyleri doldurup kamptan gizlice tüymek üzereyken yakalandık Nevin’e. Onu da yanımıza almazsak firarımızı eğitmenlere bildireceği tehdidiyle gözümüzü korkutmasa doğaldır ki yüzüne bile bakmayacaktık. Ancak Selçuk’a karşı derin bir yakınlık ya da takıntılı bir aşk besleyen göğüssüz cılız yer cücesi şakasının olmadığını hepimizin gözlerine soktuğu küçümseyici gülücükle kanıtlayınca boyun eğmekten başka çaremiz kalmadı. Ormanın gizemli ve nemli karanlığına beş kişi girdik böylece.

Eğlenecektik. O güne dek yaşamadığımız şeyleri yaşayacak ve umut ki çok büyük gizlerle yüz yüze gelecektik. Kaldı ki orman, derinliklerinde bir giz – karşılaşmayı tercih etmeyeceğimiz denli uğursuz bir giz – barındırdığını belli edercesine kasvetli ve sessizdi.

Ağaçları anlatamam. Kelimeler onları anlatmakta fazlaca yetersiz çünkü. Anlamın demeye çalıştığımı çok da karşılamadığını bilerek, sadece konuştuklarını söyleyebilirim, fısıldadıklarını ve şimdi size ne kadar inanılmaz da gelse dallarını önümüze eğerek bizi yolumuzdan çevirmeye çalıştıklarını. Ah, hayır dostlarım, hayır, kafam güzel değil. O zaman da değildi. Ne benim ne de diğerlerinin. Gerçi şimdi derin bir nefes alıp düşününce Nevin’in bakışlarının her zamankinden daha boş olduğunu hatırlar gibiyim, ama pek tabiidir ki ona karşı hiç de sıcak olmayan hislerimin yarattığı bir yanılsama da olabilir bu. Anlayacağınız, ne kadar inanılmaz da görünse o keşif gününün daha ilk adımlarında başladı gariplikler ve kim bilir ne zaman ormanın bitiminde eğitmenler tarafından boş birer çuval gibi bulunduğumuz ana dek bitmek bilmedi.

Madem ağaçlar o denli tehditkârdı, neden devam ettiniz, diyorsanız hiç on dört yaşında olmamışsınız demektir. Nasıl, ne şekilde yaptınız bilemem, ama o meşum yaşı bir şekilde atlamış olmalısınız. Çünkü hayatınızın bir evresinde gerçekten on dört yaşında olduysanız yeni yetmelere özgü gözü karalığın ne menem bir şey olduğunu bilirsiniz. Göğüs kafesinizde olduğunu sandığınız kalbiniz boğazınızda çarpadururken, hele de korkudan patlayacak hale gelmişken, ileri, ileri, kahrolası hep ileri demenin, gerçekte var olmayan sesler duyarken topuklarınızla kıçınızı döve döve gerisingeri kaçmamanın bir nedeni varsa – ki var – o da öz beninize ispat etmek zorunda olduğunuz cesaretinizdir.

Sanıyorum artık devam edebilirim.

Tüm garipliğine karşın ormanda ilerlemeye devam ettik. Dedim ya, ileri, ileri, kahrolası hep ileri. Ağaçların fısıltısına, derisi sıyrılmış iskelet kollara benzeyen lekeli dallarıyla yolumuzu kesmeye çalışmalarına karşın hep ileri.

Ne kadar sonra emin değilim, ama bir an geldi ki ağaçlar bizimle ilgilenmez oldu. Burnumuzun dibine dek inmiş dallar geride kaldı. Ağaçların tuhaf lisanı esintiyle birbirine sürtünen yaprakların hışırtısına dönüştü. Bu değişimi coşkuyla kabullendiğimizi, dahası çevremizi saran doğal örtünün yine alabildiğine doğal seslerinin atıldığımız heyecanlı kaçış nedeniyle algılarımızca çarpıtıldığını düşündüğümüzü, aslında başından beri duyduğumuzun hep bu doğal sesler olduğuna bir çırpıda inandığımızı söylememe bilmem gerek var mı? Ve tabii dostlarım, köküne kadar yanıldığımızı…

Her şeyin normale döndüğünü düşündüğümüz anda geniş mi geniş bir patikaya ayak bastık. Beş yetişkin adamın el ele tutuşsalar da çevresini kavrayamayacağı kadar geniş gövdeli, başı göklere uzanan ağaçların iki yanına dizildiği, sonu görünmeyen, üzerindeki çalı çırpı, sararmış yapraklar, kırılmış dallar kim bilir hangi melun yaratıklar tarafından çiğnenmiş toprak bir yoldu bu. Hafif bir eğimle yükselip, geniş bir kavisle süregittiğinden ucu görünmüyordu. İtiraf edeyim, biraz aklı olan biri hiçbir şeyden olmasa da ileride karşısına çıkması muhtemel bir yabani hayvan barınağından sakınır, geri dönerdi. Biz devam ettik. Lütfen şunu aklınızın bir kıyısında duran SAĞLIKLI ŞEKİLDE YAŞLANMAK İSTİYORSAM BUNLARI YAPMAMALIYIM adlı listeye ekleyin: GİZEMLİ BİR ORMANIN DERİNLİĞİNDE KARŞIMA ÇIKAN VE SONUNDA NE OLDUĞUNU BİLMEDİĞİM PATİKALARDA YÜRÜMEKTE İNAT ETMEYECEĞİM.

Kaybolduğumuzu anladığımızda hava kararıyordu. Kahrolası patikada yürümüş, yürümüş, yürümüş… öyle ki bir süre sonra geri dönme fikri bile gözümüze işkence çekmekle eşdeğer görünmeye başlamıştı. Patikanın sonu gelmiyordu. Yetmezmiş gibi ağaçlar birbirine gittikçe daha çok benziyor, daima ileri gittiğimize emin olmamıza karşın sanki aynı yerde tur atıyormuşuz hissi uyandırıyordu. Dostlarım, gerçekten boka batmıştık. Yine de Merve ağlamaya başlayana dek bunu idrak etmek mümkün olmadı.

Kız başını Selçuk’un omzuna gömmüştü. “Bamam neni dümdürecek,” dediğini duyuyor, “Babam beni öldürecek,” demeye çalıştığını farz ediyordum. Diğer türlü Merve’nin kafayı sıyırdığını kabul etmek gerekecekti ve inanın, içinden nasıl çıkacağınızı bilemediğiniz bir ormanda arkadaşlarınızdan birinin delirdiğini kabullenmek hiç kolay değil.

Selçuk elini kızın gece siyahı saçlarında gezdirerek “Korkma,” diye fısıldadı. “Eninde sonunda çıkacağız buradan.”

“Kaybolduk!” diye hıçkırarak burnunu çekti Merve. “Aman Tanrım! Buraya geldiğim için babam beni öldürecek!”

Böylece az önceki tespitimde yanılmadığımı görsem de kendimi kutlama gereği hissetmedim. Alın size bir itiraf daha: O an bu ayrıntı aklıma bile gelmedi. Çünkü Merve’nin kapıldığı umutsuzluk benim ruhuma da karanlık bir gece gibi çökmüştü. Mermerden oyulma bir heykel gibi ifadesiz, hatta kıpırtısız durmama karşın içimde suları asit olan bir okyanus kabarıyor, kalbimin kıyılarını erite erite içimde çalkalanıyordu. Hani insanüstü bir gayretle irademi zorlamasam Selçuk’un diğer omzuna kapanıp hıçkırmam işten bile değildi. Ondan sonra da bu ormandan kurtarılmam için bir sebep kalmazdı zaten. Kahramanlıktan olduğu gibi erkeklikten de aforoz edilir, kendi sefilliğimde boğulur giderdim nasılsa.

Diğerlerine, özellikle de neredeyse keyifli bir tatminle beni izleyen Nevin’e belli etmemeye çabalayarak korkumu gizlemeyi denedim. Başardım da işin garibi. Kendimden emin bir tavırla, neredeyse yeni kıtaların keşfi için yola düşen Kristof Colomb edasıyla sırt çantamı düzeltip tekrar yola koyuldum. “Gidelim! Burada kalmakla bir yere varamayız!” demeyi de ihmal etmedim nasıl olduysa.

Elizabeth hızlı adımlarla ardımdan gelip kolumu tuttu. “Geğriye döensek deaha iğyi olmaz mi Akığn?” dedi yarım yamalak Türkçesiyle. “Biğrazdan ağıkşağım olacak ve korkacak çok biz.”

“Düz gitmeliyiz,” diye direttim. “Bu yolun birileri tarafından açıldığı belli. İlerlemeye devam edersek bir köye falan çıkabiliriz.”

“Yağ çığkamazsak?”

“Çıkacağız!”

Çıkamadık. Cehennemin dibine dek gidiyorum a dostlar patikası bitmek bilmiyordu. Ağaçlar birbirini taklit etmekte gittikçe ustalaşıyor, birkaç saat önce doğanın bildik sesleri olan hışırtıları yine fısıltılara, konuşmalara, iç çekmelere ve hatta kahkahalara dönüşüyor, saçlarımıza değerek uçmaktan sapıkça bir haz aldığına inandığım kocaman böcekler çevremizde fır dönüyor, uzaklardan – belki de cehennemin dibinden – gelen ulumalar arttıkça artıyor, tüm bu kahrolası işkenceler yetmezmiş gibi ortalık an be an biraz daha kararıyordu. Merve – göz pınarları kuruduğundan olsa gerek – susmuş olsa da Elizabeth ile Nevin’in hıçkırıkları onu hiç aratmıyordu.

Birkaç saat kadar önce, karşımıza çıkacak köye adım basacak ilk kişi olma hayallerimin beslediği vakarla takındığım Kristof Colomb tavrını yüzlerce kilometre önce yitirmiş olsam da hâlâ önde yürüyordum. O andığım köyü bulamayacağıma çoktan ikna olmuştum, ama hiç değilse karşımıza bir kulübe – daha olmadı başımızı sokabileceğimiz bir kovuk – çıkarıp geceyi güven içinde geçirmemizi sağlaması için Tanrı’ya sessizce yakarmaktan da geri durmuyordum.

Sanıyorum beni duydu.

Ama dileğimi tam olarak anladı mı, emin değilim.

Akşama değil de gecenin yarısına yakışan karanlık dört yanımızı sardığında ne yapacağımızı bilemeyerek duraksadık. Görüş mesafesi o kadar azalmıştı ki birkaç metre ötemizi göremiyorduk.

Başımı çaresizce iki yana sallayarak sırt çantamı indirdim. Yolun kıyısındaki tümseğe atıp yanına oturdum.

Nevin zehirli dilini yuvasından çıkarmak için bu hareketimi beklermiş gibi atıldı o zaman. “Oh! Oh!” dedi. “Beyimiz dinlenecek mi?”

“Birkaç parça bir şeyler yiyelim,” demekten başka şey gelmedi elimden. Anlayın a dostlar, yorgundum, belli etmesem de korkuyordum ve mahcuptum. Olmayan bir köyün hayaline kapılarak ben sürüklemiştim onları buraya dek. Ve gerçekten acıkmıştım. Sabahtan beri tek lokma inmemişti boğazımdan. Yoksa göğüssüz cılız yer cücesine haddini bildirmekten haz duyacağım ortadaydı.

Ancak Nevin susmadı. O ana dek doğduğum güne, geçmişime ve sülaleme yönelik gizli sövgülerle yetinmiş olması bile başlı başına garipti, ama tamam artık, daha fazla öfkesini yutmayacaktı. Çantamdan çıkardığım bisküvi paketini küçük bir çocuk beceriksizliğiyle açamamama karşın en küçük bir merhamet göstermeksizin hakarete başladı. Benim ne koca kafalı bir gerzek olduğumdan girip beceriksizliğimden çıktı, sarsaklığımdan girip kıçımı bir ayının kucağında büyütmem gerektiğinden çıktı, kokmuş domuz oluşumdan girip korkak tavşan oluşumdan çıktı, beyinsizliğimden girip… nereden çıkacağını merakla bekliyordum ki ışığı gördüm. Ayağa fırladım.

Işık belki de cehennemin dibine gitmiyorumdur patikasının kavis yaptığı uçta parıldıyordu. Yaklaşık yüz metre ötede. Holovizyon görüntülerinin yaydığı ölgün pırıltıyı andırıyordu. Mavimsiydi, ama durağan değildi. Akla kalp vuruşlarını getiren bir tempoda maviden yeşile, yeşilden maviye dönüşüyordu. Dar bir alandan yayılırcasına göğe doğru uzanan şuaları gittikçe zayıflıyor, parçalanan örümcek ağlarına öykünür gibi kendi üstüne kapanıyordu.

Güçlü bir ışık değildi, ama – kahretsin – ışıktı işte.

Sırt çantamı kapıp koşmaya başladım. Gözümü bir an bile ayırmamaya çalışıyordum ışıktan. Sanki başka bir yere bakarsam yitirecektim onu.

Çocuklara ışıkla ilgili tek söz etmemiştim, ama kör değillerse – ki değillerdi – onların da bu merhaba işte buradayım ışığını gördüğüne emindim. Kaldı ki birkaç metre ardımda patırdayaduran ayak sesleri peşim sıra koştuklarını anlamama yetip de artıyordu.

Işık bizi mağaraya getirdi. Ah, gene tam olarak ifade edemiyorum. Işık bizi olmaması gereken yere getirdi. Ya da olmamamız gereken yere. Ki, her iki durumun da hayrımıza olduğunu söylemek kolay değil. Gene olmadı, değil mi? Neyse, nasılsa ne demeye çalıştığımı birazdan anlayacaksınız.

Mağara diyerek pek yetersiz tanımladığım yer, girişi kim bilir hangi zamanın makineleri tarafından düzenlenmiş, pürüzsüz, oval tepesi nedeniyle fazlasıyla kapıyı andıran genişçe bir yarıktı. Patikanın sağ yanına düşen bir tepeciği ortasından ikiye bölmüştü. Bizi ona getiren ışık yarığın içindeki bir noktadan yayılıyor gibiydi. Kabul edersiniz ki yabani hayatın düzensiz gelişimine fazlasıyla aykırı bir yerdi burası, ama yine de ormanın tekinsizliğinden kurtulmamızı sağlayacak bir sığınak da olabilirdi. En azından o an ben – o gün defalarca verdiğim yanlış kararlardan birine daha imza attığımı bilmeden – böyle düşünmüştüm.

Diğerlerine dönüp içeri girmemizin iyi olacağını söyledim. Selçuk suratını ekşitse, Nevin ne olduğunu merak bile etmediğim birkaç homurtu savursa da itiraz etmediler.

Kapıya benzeyen yarıktan böylece geçtik.

İlerilere doğru tavanı alçalan, çok da geniş olmayan bir tünele bastık ayaklarımızı. Az önce andığım makineler burada da iş görmüş gibi tavan ve zemin pürüzsüzdü. Duvarlar da benzer şekilde düzeltilmiş olmasına karşın ek olarak garip geometrik şekillerle bezenmişti. Kalp vurularını taklit eden mavi−yeşil ışığın bir kaynağı yoktu görülebilen. Fosforluymuşçasına parlayan duvarlardan yayılıyor gibiydi.

İlerledik.

Bunu neden yaptığımızı bilmiyorum. Sanki bir çağıran vardı, duymadığımız, ama bir şekilde hissettiğimiz. Sanki sadece bu tünelin sonuna varabilmek için girmiştik ormana. Ve sanki – farkındayım, fazlaca anlamsız gelecek ama – sadece bu amaç için doğmuştuk seneler önce.

Sonuna yaklaştıkça tavan alçaldı. Öyle ki dizlerimizin üzerine çöküp emeklemek zorunda kaldık sonunda.

En öndeydim. Hemen ardımda Selçuk vardı. Sonra Merve, Elizabeth ve Nevin. Bu dizilimin ters yönde kaderlerimizi de biçimleyeceğini ne bilirdim.

Tünel ansızın bitiverdi. Devasa bir mağara açıldı gözlerimin önünde. Kendimi tavşan deliğinin sonsuzluğuna bakan Alice gibi hissetsem de bunu dile getirmedim. Dönüp de, fazlasıyla meraklı olduğu için başı beladan kurtulmayan bir kız gibiyim sanki, diyecek halim yoktu herhalde.

Mağaraya açılan delikten geçerek ayaklarımı zemine basınca görüş alanım genişlemiş oldu. Yüksek tavanlı bir mağaranın içindeydim. Ellerimi yakınımdaki duvardan ayırmadan ağır adımlarla yürümeye başladım. Parmaklarımın değdiği yüzeyin de geçtiğim tüneldekilere benzeyen geometrik şekillerle bezeli olduğunu ayrımsadım çok geçmeden. Bu keşif içimdeki huzursuzluğu arttırmaktan başka işe yaramadı.

Hemen arkamdan mağaraya giren ve neredeyse ayak izlerimin tam üzerine basarak ardım sıra yürüyen arkadaşlarıma baktım. Çakıp sönen mavi yeşil ışık nedeniyle gölgelere bulanmış olsalar da en az benim kadar şaşkın oldukları ortadaydı.

“Ee, ne düşünüyorsunuz?” diye seslendim.

Kızların boynuma atılıp, oh Akın, sen olmasan halimiz haraptı, geceyi rahatça geçirebileceğimiz bir mağaraya getirdin bizi, artık kahramanımız sensin, demesini beklemesem de hiç değilse kabullenişlerini belirten bir sessizlik içine gireceklerini ummaktaydım. Göğüssüz cılız yer cücesini hesaba katmamıştım tabii.

“Ne dememizi bekliyorsun acaba?” diye terslendi Nevin. “Senin aklına uymanın başımıza açacağı başka bok kaldı mı diye düşünüyoruz!”

Neyse ki Elizabeth duvarlardaki garip geometrik şekilleri işaret ederek, “Bunlah nedığ acbağ?” diye sordu da hiç ihtiyaç duymadığım bir tartışmaya girmekten kurtulmuş oldum.

Nevin, yeni bir hedef bulmanın heyecanıyla, “Bunlar mı?” diye atıldı. “Vahşi uzaylıların dünyamızda bıraktığı kalıntılar bunlar!” Ellerini pençe gibi kaldırıp, yüzüne korkunç bir ifade vermeye çalışarak – ki bana kalırsa bunun için çabalamasına hiç gerek yoktu – devam etti. “Birazdan saklandıkları yerden çıkacak ve tapınaklarının kutsallığını kirlettiğimiz için bizi kurban edecekler! Anladın mı geri zekâlı!”

Elizabeth’in her zamanki hazırcevaplığıyla Nevin’e haddini bildirmesini beklesem de avucumu yalamam gerekti. “Amağın Nevin,” dedikten sonra garip bir suskunluğa büründü Elizabeth. Göğüssüz cılız yer cücesinin söyledikleri kelimenin tam anlamıyla doğruymuş da az sonra uzaylılar fırlayacakmış gibi endişeyle süzmeye başladı mağarayı.

Neyse ki onun kadar kabullenici davranmayarak, “Saçmalama!” diye çıkıştı Merve. “Nereden uyduruyorsun bu salakça şeyleri!”

Kıçını işaret ederek, “Buradan!” dedi Nevin. “Yakından bakmak ister misin?”

Kızın ustaca yönettiği gerilim saç saça baş başa bir kavgaya doğru ilerliyordu ki Selçuk’un seslenişi girdi araya. Kaşla göz arasında yanımızdan ayrılmış, mağaranın karanlığına girmişti. “Hey!” diyordu şimdi de. “Gelin! Bunu görmeniz gerek!”

Tanrı biliyor ya, Aleaddin’in Sihirli Lambası’yla karşılaşacak bile olsam Selçuk’un keşfini görmek istemiyordum. Ensemdeki tüyler diken diken olmuştu. Boğazımda vuruyordu kalbim. GÜM GÜM… GÜM GÜM… Yetmezmiş gibi kulaklarım uğulduyor, gözlerimin önünde beyaz ışık noktacıkları uçuşuyordu. Vücudumdaki gerilim bir tehlikeye karşı uyarıyordu beni. Ah dostlar, duvarları garip geometrik şekillerle bezeli karanlık bir mağarada başka türlüsünü hissetmek o kadar zordu ki.

Ne var ki bu gerilimi hisseden de sadece benmişim gibi görünüyordu. Kızlar daha sesinin yankısı sona ermeden koşturmuştu Selçuk’a doğru. “Aaa!”, “Ooo!” gibi hayret nidalarıyla merakımı kamçılayıp duruyorlardı.

Sonunda kabullenişimi belirtir şekilde başımı yana eğdim. Zemindeki – gerçekte var olmayan – bir taşı tekmeleyerek kaderime doğru yürüdüm.

Selçuk mağaranın ortasında, büyük bir kütlenin yanında dikiliyordu. Keşfi buydu işte: Karanlık nedeniyle ayrıntıları seçilmeyen, en az üç yetişkin insan boyunda, kaya yığıntısını andıran bir kütle.

Küçümseyici bir ses takınarak, “Büyük keşif bu mu?” diye söylendim.

“Duvardaki şekillerden burada da var,” dedi Selçuk.

“Ee? Ne olmuş?”

Elizabeth, “Bu… Bunar…” diye kekeledi. “Hağrket ediğyo!”

“Ne?”

Ansızın garip bir uğultu duyuldu. Zeminin altındaki bir makinenin binlerce yıldır uyuklayan dişlileri çığlığa benzer sesler çıkararak, ıhlayıp oflayarak çalışırmış gibiydi.

Heyecanla birkaç adım geriledik.

Gözleri kamaştıran bembeyaz ışıklarla aydınlandı kütle. Ellerimizi yüzümüze siper ederek bakmayı denedik, ama ışık öyle güçlüydü ki bu bile mümkün olmadı.

“Allah kahretsin!” dedi Selçuk. “Bu da ne?”

“Bi… bilmiyorum…” diye kekeledim. “Bilmiyorum!”

Kızlar yoğunluklu ışıkla sersemletilen tavşanlar gibi kıpırtısızdı. Olabildiğince sokulmuşlardı birbirlerine. Işık onların bu haline acımışçasına yavaşça azaldı. Bakılabilecek düzeye geldi çok geçmeden.

Bir süre tedirginlik içinde durduk olduğumuz yerde. Işığın azalmasıyla birlikte yerin altından gelen uğultunun kesildiğini fark etmemiz uzun sürmedi. Gerçi buna kesilmek demek ne derece doğru, bilmiyorum. Çünkü uğultuyu duymasam da ayaklarımın altında zeminin titreşmesinden oluştuğunu sandığım bir kıpırtı vardı. Çok cılız, belli belirsiz, varla yok arası bir kıpırtıydı bu, ama şiddeti ne olursa olsun kıpırtıydı işte.

Belki artık çığlıklar atarak gerisin geri kaçmanın tam vaktiydi, ama merakımız ağır bastı — dedim ya daha önce de, on dört yaşındaydık. Az önce gölgelerle sarmalanmış olan, şimdiyse ışıl ışıl parıldayan kütleye yaklaştık.

“Vay be!” dedi Selçuk, “Bu bir uçan daire!”

“Ola… Olağmaz!” diye mırıldandı Elizabeth.

Bence de olağmazdı. Hiç bildiğimiz uçan dairelere benzemiyordu ki bu. Tamam, gümüş gibi parlıyordu, ama gezegenler arasında yolculuk edebilecek bir araca göre fazla küçüktü. Ah, hayır dostlar, hayır, o güne dek gezegenler arasında yolculuk eden bir araç görmüş değildim, ama bilirsiniz, yazılmamış da olsa kabullenilmiş bir takım kurallar vardır. Eh, bu karşımdaki kütle de benim kabullendiğim uçan daire normlarına hiç mi hiç uymuyordu.

Duvardaki şekillerin benzerleri bu uçan daire normlarına hiç uymayan kütlenin yüzeyini de kuşatmıştı. Göz kamaştıran ışık o şekillerin çevresini ince bir şerit gibi saran saydam yüzeyden yayılıyordu. İşte buyurun, bu tuhaf yerin doğal sebeplerle oluşmadığına bir kahrolası kanıt daha!

İçimdeki tedirginliği yenmek için çabalarken bir şey çekti dikkatimi. Kütlenin arka cephesinde, görüş alanımızın dışında kalan garip bir çıkıntıydı bu. O gün yaptığım salaklıklar yetmemiş olacak ki bu yeni keşfe yöneldim. Ne bulacağımı umuyorsam artık! Attığım her adımda şaşkınlığım biraz daha artmasına karşın durmadım. Ağır ağır, neredeyse yapışkan bir rüyanın içindeymiş gibi yaklaştım çıkıntıya, yaklaştım, yaklaştım, yak…

Aznamıc’ı ilk görüşüm öylece oldu.

Hayır, yanlış tanımlıyor değilim. Bütün o ağır adımlara, temkinli sokulmalara, dikkatimi çeken çıkıntıya karşın sanki Aznamıc bir anda belirdi. Sihirbaz numarası gibi. PÜF! İşte karşınızdayım geri zekâlılar! Burada hiçbir şey yok sanıyordunuz, değil mi?

Tabii ki Aznamıc bunları söylemedi. Başka şeyler de söylemedi. Bir göz boyamacılıkla aniden ortaya çıkmış da değildi. Oradaydı hep. Belki binlerce yıldır aynı yerdeydi.

1 2 3
Paylaş

13 yorum

  1. avatar

    Öncelikle selamlar,
    Kayıp Dünya’da sizi görmekten çok memnun oldum.

    Hikayenizi az önce okudum ve uzun bir okuma oldu. Ama şikayetçi değilim. Hikayenin ortalarındaki aşırı şiddet ve dehşet sahneleri acaba biraz fazla mı kaçmış dediğim oldu, ama sonlara yaklaştıkça amacını anladım. Yine de her yaştan insanın hoşuna gitmeyecek bir bölümdü o bölüm.

    Elinize sağlık, çok keyifli (ve dersler olan) bir hikayeydi 🙂

    Saygılarımla…

  2. avatar

    Sevgili Gürgen, ilgin ve yorumun için teşekkürler.
    Uçurumun Efendisi her ne kadar bilgisayar başına oturanların bir tık uzağında olsa da “her yaş tarafından okunsun” diye değil, yetişkinler tarafından okunsun diye yazıldı, şiddet sahnelerinin metinde yer almasının nedeni budur. Kaldı ki “çocuk ve gençlerin” oynadığı PC oyunlarını, izlediği korku filmlerini bir kenara bırakın, sadece Harry Potter filmlerinde bile (kitaplarında değil, filmlerinde) bundan daha sert sahnelerin olduğuna katılırsınız sanıyorum.

  3. avatar

    Anlıyorum. Haklısınız tabii, çocukların oyunları ve filmlerinde daha fazla şiddet olduğu doğru. Ben biraz geri kafalı kalmış olabilirim 🙂

    Tekrar elinize sağlık, birkaç arkadaşıma da önerdim hikayenizi, keyifle okudular sanıyorum.

    Saygılarımla..

  4. avatar

    İlgi ve beğeniyle okudum. İçimden bir ses şiddet sahneleri yaşanırken sadece hayal görüyor olsun, arkadaşları ölmesin diye geçirdim ve öyle oldu. İnsan bir şeylere tutunmak istiyor, bir hikâye okuyor olsa bile.

    “A dostlar”ı fazla kullanmışsın gibi geldi sadece. “cehenneme giden patika” ya da belki cehenneme gitmiyordur patikası” gibi içsel konuşmalar hikâyeyi daha okunası kılmış.

    Sarıp sarmalayan, sonra sürükleyip götüren ve en önemlisi düşündüren; içimizdeki iyiyi harekete geçmeye zorlayan çok güzel bir hikâye. Tebrikler ve teşekkürler.

  5. avatar

    Sevgili Utkan, derinlikli eleştirin için teşekkür ederim.
    Yazı aracılığıyla siz değerli dostlara ulaşmak, görüşlerinizi, düşüncelerinizi öğrenmek pek keyifli.
    “A dostlar” hitabı kontrol okumalarımda beni rahatsız etmemişti, senin gözüne batmış demek ki, o da kusurumuz olsun nazar boncuğu misali :))
    Sevgiler…

  6. avatar

    uçurumun efendisi aznamıc gohor kıyametten sora kitabındada geçiyor fakat bir kütle olarak bahsediliyor gohor kıyametten sonrada cin saldırısı nezaman çıkacak acaba sabırsızlıkla bekliyorum

  7. avatar

    Aslında Gohor’daki söz konusu ‘kütle’yle öyküde geçen Aznamıc aynı varlık sevgili Mete. Kitabı tekrar gözden geçirirsen, öyküdeki tanımlarla kitaptakinin eş olduğunu fark edeceksin sanıyorum.

    Cin Saldırısı muamma oldu, editörlükten zaman bulup kitabı tamamlayamıyorum maalesef. Yazım tamamlandığında ilk olarak Kayıp Dünya okurları duyacaktır diye umuyorum.

    Selamlar, sevgiler…

  8. avatar
    Mehmet Canpolat -

    Aşkın Bey öykünüzü zevkle okudum, okurken de kendi düşüncelerimi buldum ve sadece kendimin fazlaca karamsar olmadığını görmek bana gelecekle ilgili yazmak istediğim bazı hikayelerim için cesaret verdi. Ben de gelecek için oldukça karamsar tablolar çizen biriyim. Olumsuz tecrübeler mi insanı, gelecek konusunda karamsar düşünmeye itiyor yoksa gelecek gerçekten öykü de çizilen tablo gibi karamsarlıklarla mı dolu olacak? Bunu gerçekten bilmiyorum ama karamsar senaryolar gün geçtikçe gözlerimizin önüne durmadan seriliyor. Bu gerçeklere değindiği ve kendi düşüncelerime çok yakın bir öykü olduğu için Uçurumun Efendisi’ni çok sevdim. Kaleminize sağlık! ((Göğüssüz cılız yer cücesi=))

  9. avatar

    Sevgili Mehmet Canpolat, keşke “insan” bize daha iyisi için umut verse, ama dünyanın bugünkü haline bakmak bile gelecekle ilgili ütopyalar tasarlamayı imkansızlaştırıyor.

    Öyküyü beğenmenize sevindim. Başka öykülerde buluşmak dileğiyle…

    Dostlukla…

  10. avatar
    Mete Can Soyöz -

    okumak isterim “Gohor Kıyametten Sonra” kitabınızıda okudum oradada geçiyor o “Uçurumun Efendisi (Aznamıc’tı sanırım)” ile yapılan konuşmanın altını çizdim bazen dönüp tekrar tekrar okuyorum ve cin saldırısını sabırsızlıkla bekliyorum…

Yorum yapın