20.00 – 24.00

8

Gözlerini açtı. Kül rengi naylon bir çuvalı paçavralar ve kâğıt parçalarıyla doldurarak oluşturduğu yer yatağından doğruldu ağır hareketlerle. Elini ağzına kapama gereği duymadan uzun uzun esnedi. Dışarı kulak kabarttı sonra: Müzik sesi inceden inceye duyulmaya başlamıştı. Başucuna koyduğu Hong Kong malı masa saatine çevirdi gözlerini: 19:51. Daha dokuz dakika var, diye geçirdi aklından.

Dizlerinden güç alarak doğruldu.  Elleriyle beline destek verip geriye kaykılttı vücudunu. Kemikleri gürültüyle kütürdedi.

İçinde bulunduğu, tek odadan oluşan barınak bir harabeden farksızdı. Yere serdiği ve hiç toplamadığı yatağın hemen yanındaki küçük dolabın üzeri defalarca göz atılmış, resimlerine bakılmış, ama asla tamamı okunmamış dergi ve kitaplarla doluydu. Yatağın yanında, yerde, sırtını dolaba dayamış olan masa saatinin fosforlu rakamları usulca dağıtıyordu loşluğu.

Oda duvarları düzensizce yanyana getirilmiş tahtalardan oluşmuştu ve aralıklardan dışarıyı rahatça görmek mümkündü. Şöyle bir baktı. Yok, başlama belirtisi yoktu henüz. Hoş, zaten ne bekliyordu ki? Bir mucize mi? Hadi canım!

Çıplak ayaklarına dolaşan iri toz kütlelerine aldırmadan giriş kapısının yanındaki demir raflara yöneldi. İri siyah beneklerin lekelediği çinko tas içindeki suya batırdığı parmaklarını gözlerine sürdü. Yerdeki plastik bidona baktı endişeyle. Neyse ki hâlâ biraz su var, diye düşündü. Bunu idareli kullanmalıyım.

Su temin etmek tam bir eziyetti. Bu bidondaki de biterse nasıl yürüttüğüne pek şaştığı pedallı arabaya binip kilometreler süren bir yolculuk yapmak ve küçük bir birikintiden ibaret olan kaynağa gitmek zorunda kalacaktı. Of, çekilir dert değil! Öylesi zor bir işti ki bu.

Yüzeyi kara lekelerle beneklenmiş ayna parçasını yüzünün hizasına gelecek şekilde yerleştirdi raflardan birine. Yüzünü inceledi. Düzensizce orasından burasından kesilmiş saçları yağlanmış ve darmadağınıktı.  Kahverengi bir ton alarak iyice şişen göz altı torbaları bir haftalık sakalıyla birleşince iyice korkutucu bir hal vermişti yüzüne. Neyse ki eskiden olduğu gibi görünüşüyle değerlendirmiyordu insanlar onu. Yolda yürürken tekme atan çocuklar, küçümseyici gözlerle bakarak ‘ayyaş, pis serseri, alkolik’ diye hakaret eden yetişkinler yoktu artık. Tüm dünyayı yerle bir eden nükleer savaşın ardından geberip gitmişti hepsi. Yani, neredeyse hepsi. Fazlalıkları tıraşla! Kalan bize yeter! Hasat zamanı! Hasat zamanı!

Yerkürede bir zamanlar çok arzulanan ütopik yaşam hüküm sürüyordu şimdi: Huzurlu Âlem. İnsan olmayınca savaş olmuyordu; keder, elem, cinayet, ırza tasallut olmuyordu; haksızlık, hukuksızluk, huzursuzluk olmuyordu. Zamansızlık oluyordu sadece. Ama ona da katlanılıyordu işte. Bu değilse nedir ki Huzurlu Âlem?

Aynaya yansıyan yüzünü incelerken, Tüm yerkürede değil, diye düşündü. Uzaklarda, gidemediğim yerlerde yaşayanlar olabilir. Hâlâ ölmeyenler olabilir. Hâlâ geberip gitmeyenler olabilir. Bunun olmaması daha iyiydi tabii. Herkesin öldüğünü kabullenmek daha iyiydi — şüphesiz daha iyiydi, karmaşadan kurtarıyordu zihni — ama tüm yerküreyi araştırma şansı yoktu. Hoş, gerek de duymuyordu buna. Kendi insanları yanındaydı. Tüm kötücül duygulardan arınan kendi insanları. Bir dediğini iki etmeyenler. Onların tanrısıyım, diye geçirdi aklından. Aynadaki sefil yüz bir tanrıya aitmiş gibi durmasa da bu gerçekti, öyle değil mi?

Ben onların tanrısıyım!

Öyle miydi gerçekten? Onları yaratmış mıydı? Hayır. Kaderlerine müdahale edebilir miydi? Hayır. Öyleyse?

Benim tanıklığım anlamlandırıyor onları. Bu yeterli. Bu-ye-ter-li! Ben olmasam kimse gözlemleyemeyecek onları!

Tanrıydı, evet. Aciz ama tanrı. Aciz bir tanrı.

Evet, bu doğru!

Tüm yerkürenin değilse de kapısının hemen ardında başlayıp kilometrelerce karelik alana yayılan o küçük kasabanın tanrısıydı. Dünyanın diğer bölgelerini bilmiyordu. Savaşın ardından geçen uzun yıllar boyunca hiç gelip giden olmamıştı. Üstelik kendisi de — su temin etmek için katettiği yol sayılmazsa — hiç çıkmamıştı sınırların dışına. Buna gerek yok! İnsanlarımdan başkasına gerek yok!

Aynadan uzaklaşarak saate baktı: 19:59.

Birden heyecanlandı. Her gün bu saatlerde böyle oluyordu. Gözlerini kapayıp bir fısıltı gibi duyulan müzik sesini dinledi. Birkaç saniye kalmıştı — sadece bir kaç saniye.

Birden uzun uzun, kulakları sağır eden tonda bir borazan ötmeye başladı. Bir trampetin aralıksız vuruşları izledi onu. Kalın, sevimli bir erkek sesi uzun uzun bir şeyler söyledi bağırarak ve sonra, biraz önce fısıltı halinde duyulan müzik sesi çınlamaya başladı her yanda. Barakanın aralık tahtaları arasından rengârenk ışıklar doldu içeri. Her yan aydınlandı.

Kasaba canlanmıştı. Renkli ışıkları, parıltılı reklam panoları, düzenli sokakları, el ele, kol kola dolaşan, gülüşen, konuşan insanlarıyla birkaç adım ötesindeydi kasaba. Onun kasabası.

“Tamam,” diye fısıldadı gülümseyerek. Kapıyı örten brandayı kaldırıp uzunca bir çiviye tutturdu. Üstündeki paçavralara, çıplak ayaklarına, titreyen ellerine son bir kez bakarak kapıdan dışarı adımını attı.

“Ooo, Sercan Bey, sizi görmek ne büyük mutluluk!”

Başını kaldırıp sesin geldiği yöne baktı.  Şık giyimli bir beydi bu cümleyi sarfeden. Adı neydi? Adı? Adı? Of, bir tanrının işi ne de zordu! Herkesi tanımak zorunda olmak! Adı? Adı? Hah! Son anda da olsa hatırladı. Kollarını iki yana açmış, yüzünde şen gülücüklerle yaklaşan adama aynı samimiyetle sokuldu hemen. Kucaklaştılar.

“Teşekkür ederim Levent Bey,” dedi neşeyle. “Sizi görmek de pek güzel. Nasılsınız?”

“Sağ olun azizim, nasıl olalım, her zamanki gibi.”

“Eh, mutlusunuz o zaman.”

“Pek tabii azizim, pek tabii. A, durun bakayım, elbiseleriniz ne hoş. Yeni mi?”

Kaçamak gözlerle üzerine baktı: Dikine beyaz çizgili lacivert bir takım sarmalıyordu ince bedenini. Yeni boyanmış simsiyah ayakkabıları ışıldıyordu.

“Evet,” diye yanıtladı soruyu, “az önce aldım.”

“Pek yakışmış, güle güle giyin.”

Ayaküzeri birkaç şey daha konuştular, vedalaşarak ayrıldılar sonra.

Müzik derin derin, kesintisiz devam ediyordu. Sokaklara dağılmış şık giyimli insanlar — kadın, erkek, genç, yaşlı — yüzlerinde huzurlu ifadelerle dolaşıyor, bir şeylerle uğraşıyor, konuşuyordu. Aralarına karıştı.

“Aşkım!”

Sesin geldiği yöne döndü. Neşeyle ışıldadı gözleri. “Gülsevi,” diye mırıldandı gülücükler saçarak “Canım!”

Bir düş gibi yaklaştı genç kadın. Üzerindeki uzun beyaz elbise esintinin dingin nefeslerine uyarak usul usul dalgalanıyor, sapsarı saçları sokağın ışıklarında hınzırca parıldıyordu.

Hasretle kucaklaştılar.

“Seni öyle özledim ki,” diye fısıldadı Gülsevi.

“Ben de,” diye karşılık verdi adam. “Saatler oldu. Bitmek bilmez saatler.”

Dudakları birleşti. Dakikalar boyu öpüştüler tutkuyla.

“Çabuk olalım,” dedi Gülsevi. “Zaman öyle çabuk geçiyor ki.”

“Tut elimi aşkım.”

Hırçın bir nehre atılır gibi girdiler yaşamın renklerine. Başını yıldızlara açmış bir çay bahçesinde sohbet ettiler dostlarıyla. El ele, gönül gönüle dolaştılar kasabanın sokaklarını. Ağaçların yemyeşil dallarını berrak göl sularına eğdiği bir koruda rüzgârın türkülerini dinlediler. Seviştiler. Zamanı anmadıkları uzun konuşmalar yaptılar hevesle. Yine ve yine ve yine seviştiler.

Ansızın — bir karabasanın gerçekleşmesi gibi — hiç sevmedikleri o ses yankılandı her yanda: Borazan uzun uzun öttü.

Korkulu gözlerini saatine çevirdi adam: 23.55.

“Hayır,” diye inledi. “Ne çabuk geçti Tanrım! Ne çabuk!”

Narin parmaklarıyla sevdiği adamın temiz yüzünü okşadı Gülsevi. Küskün, ağlamaklı bir dalga dolaştı gözlerinde. “Üzülme,” dedi. “Yarın… Yarın…”

Trampetlerin aralıksız vuruşu izledi borazanın sesini. Dört saat önce neşeli başlangıcı duyuran tatlı erkek sesi yine aynı tonda, ama bu kez hiç istenmeyen cümleler kullanarak konuşmaya başladı sonra: “SEVGİLİ ZİYARETÇİLERİMİZ, ÜTOPYA EĞLENCE KENTİ’NİN DÖRT SAATLİK MESAİSİ BU GECE DE SONA ERDİ. SİZİ YARIN YİNE HOLOGRAM KENTİMİZ VE İNSANLARIMIZLA YAŞAYACAĞINIZ GÜZEL DÜŞLERE DAVET EDİYORUZ. GÖRÜNTÜLERİN GERÇEKÇİ OLMASI İÇİN BEYNİNİZE GÖNDERİLEN DUYUALTI SİNYALLER BİR DAKİKA SONRA KESİLECEKTİR. KISA SÜRELİ BİR ŞOK YAŞAYABİLİRSİNİZ. TELAŞLANMAYIN.”

Kucaklaştı iki sevgili. Gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarında birleşti. Aynadaki bir görüntü gibi silikleşmeye başladı Gülsevi. Önce gözleri, sonra elleri, beyaz elbisesi, saçları… Ve sonra uyanılan bir düşün tatlı anısı gibi tüm kasaba — renkli ışıkları, pencerelerden taşan müzikleri, sokakları, evleri, ağaçları, gölleri ve insanlarıyla — tüm kasaba yok oldu.

Rüzgâr yalnızlığını akıtmaya çalışırcasına ağlayan çıplak ayaklı adamın gözyaşlarını kirleterek kurak arazinin sarı tozlarını yıldızlara doğru üflemeye çalıştı. Başardı da. Yine de yıllar önce yok olan bir medeniyetten miras kalan ve her akşam toprak altındaki onlarca düzenleyici tarafından yeniden hareketlendirilen hologramik kasabanın anılarına dokunmadı. Çünkü o anılar aciz bir tanrının kullarıyla sonraki buluşmasına dek kuşanacağı yaşam ilmeğiydi.

Aşkın Güngör

Orijinal görsel ~FredG ‘e aittir.
Original artwork by ~FredG

Paylaş

8 yorum

  1. avatar

    Kayıp Dünya’ya kayıp bir dünya öyküsüyle başlamak… Keyif verici, güzel bir öyküydü. Kalemine sağlık Aşkın abi.

  2. avatar

    Hikayenizi bir gün geç okumuş bulundum ve “neden dün KD’ye girmedim ki?” diye hayıflanmama sebep oldu 🙂

    Elinize sağlık. Çok güzel olmuş!

  3. avatar

    Aşkın abi, okudum ve çok beğendim.
    Betimlemelerin, olayları anlatışın çok güzel.
    Her zamanki gibi akıcı yazmışsın ve insan okurken hiç sıkılmıyor. Sonunu merak ede ede okumaya devam ediyor.
    Aşk hikayeleri en çok sevdiğim hikayeler. Ama beni daha çok mutsuz sonla biten aşk hikayeleri daha çok sarıyor.
    Neyse… Lafı uzatmaya gerek yok.
    Yeni hikayeni bekliyorum 🙂
    Sevgiler.
    Ceren Oktay

  4. avatar

    Çook beğendim 🙂 Meğer ben bilim kurgu severmişim de haberim yokmuş!

    Teşekkürler Aşkın bey ve kayıp dünya

Yorum yapın