Fantastik Hikaye Hikayeler

Şifacı

Erdal, hastanenin bahçesindeki banklardan birinde oturmuş giderek azalan bir merak ve heyecanla bekliyordu. Dedesi, yaklaşık 12 gün önce birden yere yığılmış, apar topar hastaneye kaldırılmış ve beyin kanaması geçirdiği teşhisinde bulunulmuştu. O günden bu yana yoğun bakımda yaşam mücadelesi veriyordu. Annesi ve babası, durumun giderek umutsuz bir hal aldığını düşünüyordu ancak Erdal, aynı şekilde düşünmüyordu. Dedesi eninde sonunda kurtulacaktı. 71 yaşında bir adam için ölümün yakın olduğunu söylemek kolaydı elbette. O yaşlara gelen herkesin, bir ayağının çukurda olduğu konuşulurdu. Herkes, ölümün gençleri de bulabildiğini unutmak ister gibi davranıyordu. Daha doğru bir anlatımla, belli bir yaşın üzerine ulaşan herkesin, yakında ölecekler listesinde ilk sıralarda yer alacağına inanılıyordu. Bu da gayet normaldi. Yaşlılar, ölmeliydi.

Hayır, Erdal’ın umut dolu olmasının sebebi yaşlılık veya gençlik değildi. Dedesini her şeyden çok seviyordu ve onsuz bir hayat düşünmek istemiyordu. Küçük bir çocukken dedesinin masallarıyla uyumuş, çoğu zaman babası ve annesinin (iş yoğunluğu dolayısıyla) yokluğunu dedesi doldurmuştu. Kendini bildi bileli varlığından mutlu olduğu yegâne kişi, dedesiydi. Anne, baba, kardeş vb. kavramlar elbette değerli ve önemliydi. Ancak dedesinin yeri hepsinden ayrıydı.

Hastane bahçesinde veya koridorlarındaki sonsuzmuş gibi gelen bu bekleyişin, can sıkıcı başka bir özelliği daha vardı. Beklemek, üstelik sonunda hiçbir şey elde edemeyeceğini bilerek beklemek mutsuzluğa sebep oluyordu ve bu mutsuzluk da bulaşıcıydı. Gözden göze, sesten sese ve ruhtan ruha geçiveriyordu. Ailesine göre dedesinin vadesi dolmuştu. “71 yıl, bir insan ömrü için hatırı sayılır bir vakit,” demişti babası.

Konu kendisi olmayınca, insanın böyle rahatça konuşabilmesi normaldi elbette. Kollarına serumlar, göğsüne kablolar bağlanmış olan kişi bir başkası olduğunda, her şey ne kadar basit görünüyordu. “Bekâra karı boşamak kolay,” derdi dedesi konuşabilseydi. Her zaman bulundukları duruma uygun bir deyim söyleme yeteneğine sahipti. Gerçek bir ayaklı ansiklopediydi. Bilmediği şey çok azdı ve bu bilgisini de insanlara yardım amaçlı kullanmayı severdi.

Etrafındakiler, dedesine bir şeyler danışmak için her geldiklerinde (ne durumda olursa olsun) onları kabul eder ve önce uzun uzun dertlerini dinlerdi. “İyi bir dinleyici olmazsan, hiçbir konuda başarılı olamazsın,” derdi.

“Üç dinle, bir konuş.”

Erdal, hastane koridorlarında geziniyor ve zaman geçirmek adına bazen diğer hastalara bakınıyordu. Hasta yakınlarıyla sohbet ediyor ve dedesinden çok daha kötü durumda olanların varlığına şahitlik ediyordu. Bir keresinde 13 yaşında bir erkek çocuğunu görmüştü. Çocuk, lösemi denilen kanser türüne yakalanmıştı ve kimyasal tedavi alıyordu. Saçları dökülmüştü. Erdal küçük çocuk için de, ailesi için de çok üzülmüştü. Başka insanların bakış açısını anlayabiliyordu aslında. 13 yaşında bir erkek çocuğu ile 71 yaşında bir adam arasında tercih yapacak olsa (berbat bir durum olduğu açıktı); insanların büyük çoğunluğu erkek çocuğunu kurtarırdı.

Hastaneler, binlerce filme ve kitaba konu olacak kadar hikâyeye ve drama ev sahipliği yapıyordu. Her odasında ayrı bir hüzün, ayrı bir umut yer alıyordu. İnsanların yüzündeki ifadeden aynı anda iki zıt duygunun da yer aldığını görebilirdiniz. Bir annenin gözlerinde hem korku hem de mutluluk yer alabilirdi. Ameliyata girmek üzere olan bir hastanın yakınının ses tonunda, “Ya ameliyattan çıkamazsa?” korkusu ve “Çıkacak biliyorum,” umudu aynı anda hissedilebilirdi.

Erdal ise onlardan biri değildi. Onun gözlerinde, sesinde ve aklında (en önemlisi yüreğinde) hep tek ihtimal vardı. Dedesinin iyileşip yeniden aralarına döneceği ihtimalinden başka hiçbir senaryoyu duymak dahi istemiyor, aklının ucundan bile geçirmiyordu. Etrafında konuşulanlara kulak kabartmamayı da öğrenmişti son birkaç günde. Çünkü kulak kabartır, ciddiye alır ve onlarla tartışmaya girerse; asla kendini tam olarak ifade edemiyordu.

Gökyüzünde bulutların sayısı giderek artıyordu ve zaman zaman güneşi kapatıyordu. Böyle olduğunda da hatırı sayılır bir soğuk hissediliyordu. Ama hastane koridorlarındaki soğuk, insanı daha çok etkiliyordu çünkü hava sıcaklığıyla ilgili değildi. İnsanların içinde kopan fırtınalarla ilgiliydi.

Yaklaşık 1 saat kadar önce (günlük ziyaret saatinde) annesi ile birlikte yoğun bakım odasına girmiş ve 5 dakika da olsa dedesini görebilmişti. Adamın rengi solmuş, sanki 20 yıl daha fazla yaşlanmış gibiydi. 90 yaşında olduğunu söyleseler, kim itiraz edebilirdi ki?

Onu bu halde görmek canını sıksa da, içindeki umudu kaybetmemek adına üzerinde durmamaya karar verdi. Annesinin yoğun bakım odasından çıktıktan sonra hüngür hüngür ağlamasınaysa, bakmadı bile.

Hafif bir rüzgâr esip saçlarını dağıtınca Erdal, artık içeriye girmesi gerektiğini düşündü. İkinci öğretim okumanın faydalarından biri de gündüz saatlerinde istediği yerde olabilmesiydi. Bu sayede dedesini sıklıkla hastanede ziyaret edebiliyor, annesi ve babasının işte olduğu günlerde dedesine refakat edebiliyordu.

Erdal’ın bulunduğu banka doğru yaşlıca bir kadın yaklaştı ve bir süre etrafına bakındıktan sonra gencin yanına oturdu.

“Hava biraz soğudu sanki” dedi. Erdal, yaşlı kadına bakmadan “Evet,” dedi. “Artık kasım ayındayız ve havalar soğuyor.”

İnsanlarla iletişim kurma konusunda çok sıkıntı çekmezdi. Her yaştan insanla rahatlıkla sohbet edebilir ve konu ne olursa olsun, sohbetin iplerini elinde tutabilirdi. Ama dedesinden gelecek haberleri beklediği o günlerde, yaşlı bir teyzenin muhabbetini çekmek; istediği son şeydi.

“Şuradaki adamı görüyor musun?” diye sordu yaşlı kadın. Parmağıyla yaklaşık 15 metre ötede başka bir bankta oturan hüzünlü adamı işaret ediyordu. Erdal, başını o yöne çevirdi ve yaşlı kadının sözünü ettiği adamı gördü.

“Gelini yoğun bakımda,” dedi yaşlı kadın. “Doğum için geldiler, ikiz bebekleri olacaktı ama Allah nasip etmedi. Bebeklerden biri ölü doğdu. Çok şükür diğerinin durumu iyiymiş. Şimdi doktorlar, gelinini kurtarmaya çalışıyorlar. Çok kan kaybetmiş kadıncağız.”

Erdal, kadının sözlerini bitirmesini bekledi ve hiçbir şey söylemedi. Ne diyebilirdi ki? Yaşlı kadın kısa bir bekleyişin ardından başka bir yöne doğru baktı ve “Bu kadının da küçük kızı çok hasta,” dedi. Kadın yüzünü elleriyle kapamıştı ve ağlıyordu. Erdal, bu tür sahneleri izlemeyi hiç sevmiyordu. İnsanların en savunmasız olduğu anlardan biriydi ve yüreğine dokunuyordu.

“Kanser demişler,” dedi yaşlı kadın. “Ameliyat edip tümörü alacaklarmış. Ama yaşaması mucizelere bağlı diyor kadın.”

Bu sözlerin hemen ardından gözlerini gence dikti ve “Mucizelere inanır mısın?” diye sordu. Erdal, mucizelere inanıyordu elbette. İnanmak istiyordu. Mucizeler olmasa, karanlıklardan çıkışın olmadığına inanılsa; insanoğlu nasıl yaşardı?

“Ben de inanırım,” dedi Erdal’ın yanıt vermesini beklemeden. Erdal’ın da kendisi gibi inandığını nasıl tahmin etmişti?

“Çünkü mucizeler gerçektir. Birçoğuna şahit oldum.”

Erdal, bir anda yanına gelip neredeyse hayatını anlatmaya meyilli yaşlı kadına ters bir şey söylemek istemiyordu. Zaten öyle şeyler söyleyebilecek biri de değildi. Ama daha fazla katlanmak da istemiyordu. İyiden iyiye üşümeye de başlamıştı. Ayağa kalktı ve kadına döndü.

“Geçmiş olsun teyzeciğim,” dedi. “Allah tüm hastalara şifa versin inşallah. Ben müsaadenizi isteyeyim. Hastamızın durumuna bir bakacağım.”

Erdal, tam hastanenin giriş kapısına doğru hareketlenecekti ki; “Deden hasta, öyle değil mi?” diye sordu kadın. “Yoğun bakımda…”

Erdal, şaşırmış bir halde yaşlı kadına döndü ve “Evet,” dedi. “Siz nereden biliyorsunuz?”

Yaşlı kadın acı acı gülümsedi. Gözleri uzaklara dalmış bir halde “Biliyorum evladım,” dedi. “Benim kadar yaşlı olunca bilmediğin pek az şey kalıyor. Dedeni de biliyorum, bu hastanedeki diğer hastaları da…”

Erdal, giderek tuhaflaşan bu sohbetten rahatsız olmuştu ve bir an evvel oradan çekip gitmek istiyordu. Ama bu rahatsız edici sohbetin çekici bir tarafı da vardı ve bu çekici tarafı, sohbetin kendisinden daha rahatsız ediciydi.

“Siz neden buradasınız?” diye sordu. “Sizin hastanız kim?”

Kadın, gözlerini ovaladı ve “Benim hastam yok,” dedi. “Dürüst olmak gerekirse, buradaki herkes benim hastam sayılır aslında.”

Erdal, içine düştüğü bu girdaptan bir türlü çıkamadığını fark ediyordu. Bu konuşmayı hala neden sürdürmekte olduğunu bilmiyordu. Israrla kadına başka sorular sorması gerektiğini hissediyordu.

“Buradan emekli bir doktor falan mısınız?”

“Henüz emekli olmadım,” dedi kadın gülümseyerek. “Uzunca bir müddet de emekli olamayacağım gibi görünüyor. Tam olarak bir doktor da sayılmam. Ben şifacıyım.”

Şifacı da ne demekti? Erdal iyice afallamıştı. Koca karı ilaçları yazan, eski usul bitkisel tariflerle hasta iyileştiren biri olmalıydı. Bunamış olduğu her halinden belli bu kadının ciddiye alınacak hiçbir tarafı yoktu. Ama bir şekilde Erdal, hala ayaktaydı ve kadını dinliyordu.

“Şifacının ne demek olduğunu bilmiyorum,” dedi Erdal. “Eskilerden kalma bir tabir sanırım.”

Yaşlı kadın ellerini dizlerinin üzerine koydu ve “Çok eskilerden kalma,” dedi. “Uzun zamandır bu işi yapıyorum ve bu işi yapanların sayısı iyice azaldı.”

Erdal, artık kendini tutamayacağını hissediyordu. Yaşlı biriyle dalga geçmek hiç de kendisinden beklenecek bir şey değildi ama bu kadın, kendisini zorluyordu. Birkaç küçük latifeden bir zarar gelmez, diye geçirdi içinden.

“O halde,” dedi başını bankta oturan adama çevirerek. “İyi ki buradasınız. Buradaki tüm hastaları iyi edeceğinizi düşünüyorum. Örneğin, o adamın gelini kısa sürede iyileşecektir.”

“İyileşmeyecek,” dedi kadın. “Gelin kız kısa bir süre içinde ölecek. Kalbi temiz, iyi bir kız ama fazla zamanı kalmadı. Zaten bu işler de iyiliğe saflığa falan bakmıyor.”

Erdal, kadının kafayı yemiş olduğuna artık emindi. Hala neden orada duruyor ve bu konuşmayı sürdürüyor bilemiyordu. Kendisine de sırf bu yüzden fazlasıyla kızıyordu. İçinde giderek daha da büyüyen bir öfke balonu vardı.

“Neden böyle söylediniz?” diye sordu. “Eminim doktorlar elinden geleni yapıyordur.”

Yaşlı kadın ikinci kez gözlerini Erdal’a çevirip baktı. Bakışlarında tarif edilemez bir tuhaflık vardı. Gözlerinin içinde, Erdal’ı adeta ürperten bir şey görünüyordu. Koyu karanlık göz bebeklerinde bir resim var gibiydi. Tam olarak ne olduğu anlaşılmayan, birçok duyguyu barındıran ve bu dünyadan olmadığı belli bir şeydi.

“Doktorların elinden gelenin en iyisini yaptığına eminim,” dedi. “Ama belki de doktorların elinden bir şey gelmiyordur. Ona, doktorların dışında birinin yardım etmesi gerekiyordur?”

 “Eğer daha iyi bakılacağını düşündüğünüz bir hastane varsa,” dedi. “Hastalarınızı alıp oraya götürebilirsiniz. Tabi doktorlar bunun uygun olacağını düşünürlerse…”

Yaşlı kadın gülümsedi. Bu sefer içten ve acı olmayan bir gülümsemeydi.

“Kimseyi bir yere götürmeyeceğim,” dedi. “O kadının fazla zamanı yok. Ama dedenin zamanı var. Eğer bana yardım edersen, gelini veya kanser hastası kızı kurtarabiliriz. Eminim deden de bunu yapmanı isterdi.”

Erdal, kadının sözlerine bir anlam verememişti. Ne demek istiyordu ki? Daha fazla bu maskaralığa şahitlik etmeyecekti. Arkasına bile bakmadan oradan uzaklaştı.

***

Hastanenin b blok ikinci katında yer alan yoğun bakım ünitesinin girişinde bir danışma masası bulunuyordu ve kapısı şifreli bir kilit sistemiyle kilitlenmiş durumdaydı. Öyle herkesin kolaylıkla girip cirit atabileceği bir yer değildi. Erdal, başlangıçta bu durumu garipsemiş olsa da; sonradan hasta yakınlarının saçma davranışlarına engel olmak ve yoğun bakımdaki düzenin bozulmamasını sağlamak adına bu yöntemin gerekli olduğunu anlamıştı.

Annesi, öğle arasında gelmiş ve daha sonra tekrar iş yerine gitmişti. Babası bugün şehir dışındaydı ve yarın sabah ilk uçakla dönecekti. Bu yüzden akşam 19.00’daki derse kadar hastanede bekleyecek olan kendisiydi. Geride kalan 12 gün boyunca yoğun bakım ünitesindeki çalışanlarla tanışmış, birkaçıyla yakınlık kurmuştu. Bu yüzden dedesini yanına girip göremese de; sıklıkla hakkında detaylı bilgi alabiliyordu.

Annesi ve babası, iş çıkışı saat 18.30 gibi gelecek; birkaç saat hastanede kaldıktan sonra eve gidecekler ve dinleneceklerdi. Hem çalışıyor hem de saatlerce refakatçi olamıyordunuz. İşin kötü tarafı, annesinin diğer kardeşleri başka şehirlerde yaşıyordu ve dedesiyle ilgilenme işi tamamen Erdal ve ailesine kalmış durumdaydı. Ağabeyi askerde olmasaydı, o da bu konuda yardımcı olurdu ancak Tekirdağ’da vatani görevini yapıyordu ve dedesinin durumundan haberdar bile değildi.

“Birdal’a haber verip vermeme konusunda kararsız kaldık,” demişti babası. “Annen haber verelim diyor. Zira her an dedeni kaybedebiliriz.”

Erdal, bu sözlere şiddetle karşı çıkmış ve “Dedem iyi olacak baba,” demişti. “Lütfen böyle şeyler söyleyip canımı sıkma. Ağabeyime haber vermeniz de anlamsız. Şimdi apar topar bin bir telaşla çıkıp gelmesine ve askerliği bölmesine gerek yok.”

Eğer dedesine bir şey olursa, ağabeyinin kendilerine fazlasıyla kızacağını biliyordu aslında. Dedesiyle son kez konuşmak, vedalaşmak; Birdal’ın da hakkıydı. Ancak Erdal için başka ihtimaller yoktu. Sadece dedesinin iyileşeceği ihtimali vardı.

Yoğun bakım bölümünün bekleme salonuna geçti ve 82 ekran televizyonun tam karşısına denk gelen bir sandalyeye oturdu. Televizyonda eski bir yerli film vardı. Oturup seyretmeye koyuldu.

Bekleme salonu, yaklaşık 20 kişinin aynı anda oturabileceği büyüklükteydi. Yoğun bakım bölümünün kapısı sıklıkla açılır, içeriden hemşireler ve doktorlar çıkardı. Özellikle doktorlar çıktığında hasta yakınları yeni gelişmeleri öğrenmek için hemen doktorun önünü keser ve soru yağmuruna tutarlardı. Ama yoğun bakım, öyle sürekli yeni gelişmelerin olduğu bir yer değildi. Hatta çoğu zaman bir gelişme de olmazdı. Günlerce, haftalarca ve hatta bazen aylarca hasta komada kalır; tek bir saniye dahi gözlerini açamazdı.

Geçtiğimiz günlerde dünyanın çeşitli yerlerinde uzun süre komada kalan insanlarla ilgili bir makale okumuştu. Gerçekten şaşırtıcı detayların yer aldığı makale, biraz ümit verici ama bir o kadar da can sıkıcıydı. Çünkü uzun yıllar komada kalan insanlar vardı. Amerika Birleşik Devletleri’nde Edwarda O’Bara adlı bir kadının 42 sene boyunca komada kaldığını okumuştu örneğin. 16 yaşında diyabetik komaya giren ve yere yığılan kadın, tam 42 sene boyunca komada kalmış ve sonunda hayatını kaybetmişti. Birleşik Arap Emirlikleri’nde Munira Abdulla isimli bir kadın da 27 yıl boyunca komada kalmış ve sonunda uyanmıştı.

Erdal, makaleyi okudukça dedesinin de böyle uzun yıllar komada kalabileceğini aklına getirir; sonra bu düşünceden dolayı kendisine kızardı. Komada uzun yıllar kalmasının üzücü olduğu ancak sonunda uyanmasının sevindirici olduğu çok açıktı. Fakat böylesi örneklerin de sayıca az olduğu bilinen bir gerçekti. Ne Erdal’ın dedesini uzun yıllar beklemeye ne de bu bekleyişin ardından ölüm haberini almaya tahammülü olabilirdi.

Yoğun bakımın kapısı açıldı ve içeriden Salim adındaki sağlık memuru çıktı. Salim, 32-33 yaşlarında genç bir yoğun bakım personeliydi. Uzun boylu, ince yapılı bir adamdı ve genellikle soğuktu. Fakat Erdal, adamla iletişim kurmayı becermişti. Dedesi hakkında gelişmeleri (gelişmeden ziyade gidişatı demek daha doğru olurdu esasında) öğreniyordu. Salim’in en önemli ve değerli faydası, doktorların hasta yakınlarına söylemediği bilgileri paylaşıyor olmasıydı. Hasta yakınlarının telaşlanmaması veya panikle ortalığı ayağa kaldırmaması adına; yoğun bakımdaki hastanın olumsuzluklarını kısa bir müddet gizliyorlardı. Beyin ölümü gerçekleşmeden örneğin, hasta yakınlarına hastanın durumunun “stabil” olduğu söyleniyordu sadece.

Salim, hangi hastanın gerçekten “stabil” olup olmadığını iyi biliyordu. Trafik kazası geçirmiş ve omurgası kırılmış 45 yaşındaki bir kadından söz etmişti geçtiğimiz günlerde. Ailesi, günlerdir kadının uyanmasını ve yürüyemese de (doktorlar yürümesinin imkânsız olduğunu vurgulamışlardı) yaşamasını bekliyordu. Oysa Salim “Kadının aldığı hasar, tahmin edilenden fazla,” demişti. “Doktorlar beyin ölümünün yakında gerçekleşeceğini söylediler.”

Erdal, sağlık memuruna dedesiyle ilgili böyle bir durumun olup olmadığını birkaç kez sormuştu. Salim de ısrarla şimdilik iyi olduğunu vurgulamıştı.

“Şimdilik…”

Erdal bu kelimeyi hiç beğenmemişti. Şimdilik kelimesinin kullanıldığı cümlelerin olumlu şeylere gebe olmadığını bilecek tecrübedeydi. Bir şey şimdilik iyi gidiyorsa, her an kötüye dönebilecek demekti.

Erdal içinden “Şimdilik bu ihtimali düşünmeyelim,” dedi.

***

Eve geldiğinde saat gece yarısını epey geçiyordu. Ders boyunca esnemiş, öğretmeninin anlattıklarından hiçbir şey anlamamıştı. Yorgun hissetmiyordu kendisini ama sorunun ne olduğunu tahmin edebiliyordu. Sorun beden yorgunluğu değildi. Zihni yorulmuştu. Yaklaşık iki haftadır dedesini düşünmek, iyi ve kötü ihtimalleri kafasının içinde yarıştırmak ve hastane koridorlarındaki diğer hastaları görmek, fazlasıyla yormuştu. Bir bardak kahvenin kendisine iyi geleceğini düşünerek mutfağa girdi. Cezveyi eline aldı ve içine bir tatlı kaşığını geçmeyecek kadar kahve koydu. Bunları yaparken aklına birden yaşlı kadın geliverdi. Hastanenin bahçesinde konuştuğu şeyleri düşündü. Deli olduğu her halinden belliydi. Ama diğer yandan da sözünü ettiği şeyler gerçek olabilirdi. Yani bir şifacı mıydı bundan emin değildi fakat o adamın gelini yoğun bakımda ve o kadının kızı da kanser hastasıydı muhtemelen. Peki, bunları nereden öğrenmişti? Bunca şeyi uyduruyor olabilir miydi? Öyle bile olsa, bunu neden yapıyordu ki?

“Deli olduğumu söyledin ya?” dedi bir ses. Erdal, kulpundan tutmuş olduğu cezveyi korkuyla bıraktı ve kaynamakta olan kahve ocağın üstüne döküldü. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Sesin geldiği yöne baktı ve yaşlı kadını gördü.

“Hasiktir!” dedi. Normalde ağzından çıkacak bir söz değildi ama o anda, normal şeyler yaşamıyordu.

“Senin burada ne işin var?” diye sordu. “İçeri nasıl girdin?”

Yaşlı kadın, kendisine doğru birkaç adım attı. Erdal da ürkek bir tavırla geriye doğru gitti. Korkuyordu. Hem de ölesiye korkuyordu. Kadın eve nasıl girmişti? Hırsızlık yapabilecek, kilitli kapıları açabilecek birine benzemiyordu? Daha da önemlisi ve tuhafı, kafasındakileri nasıl okumuştu?

“Sakinleş evladım,” dedi kadın. “Korktuğunu biliyorum. Korkmakta haklısın. Karşına böyle çıkmak istemezdim ama fazla zamanımız yok. Yani o küçük kızın ve yeni annenin fazla zamanı yok.”

Erdal, boğazının karıncalandığını hissediyordu. Kalbi, göğsünü parçalayacakmış gibi sertçe atmaktaydı. Suya ihtiyacı vardı.

“Bir bardak su iç,” dedi kadın. “İyi geleceğini düşünüyorsan, hemen iç.”

Erdal, biraz önce deli olduğuna emin olduğu kadının kendisini de delirteceğini düşünmeye başlamıştı. Sürahiyi eline aldı ve titreyen elleri yüzünden suyu bardağa dolduramadı. Yaşlı kadın, usulca yaklaştı ve sürahiyi gencin elinden aldı. Bir bardak suyu doldurup Erdal’a uzattı.

“İç,” dedi. “Nefesini kontrol etmelisin. Yoksa birazdan düşüp bayılacaksın ve ben, seni tutacak kadar güçlü değilim. Çok yaşlıyım, unuttun mu?”

Erdal, kadının elindeki bardağı aldı ve suyu bir dikişte içti. Kadın, mutfağın kapısına doğru yürürken, arkasına bakmadan konuştu.

“İçeri gel de konuşalım,” dedi. “Dedenle konuştum. Sana bir mesajı var. Babaanneni kaybettiğinde sana söylediği şeyleri hatırlamanı istedi. Hani şu gençlerin ve çocukların ölmemesiyle ilgili olanları…”

***

Bir yaz günü, Altınoluk’ta bulunan yazlıklarının verandasında oturmuş sohbet ediyorlardı. Erdal’ın dedesiyle ilgili en güzel anılarından biri değildi bu. Ancak en akılda kalanların başında geliyordu. 7 yaşındaydı ve babaannesini yeni kaybetmişti. Ölümün gerçek anlamını bilmediği günleri yaşıyordu. Eşini kaybetmiş olmanın acısını yaşayan dedesinin gözyaşları içerisinde verandada oturduğunu görünce yanına gitti. Oyun oynamak istiyordu ve evdeki kimse, Erdal ile ilgilenmiyordu. Annesi ve babasının birbirlerine sarılarak ağladığını görmüştü. Neler olduğunu sormuştu ama tatmin edici bir yanıt alamamıştı.

“Annenin başı ağrıyor oğlum,” demişti babası. “Canı yanıyor. Bu yüzden biraz ağladı. Ben de onu teselli ediyorum.”

Dedesi, Erdal’ın geldiğini görünce kendini toplamış ve gözlerini silmişti.

“Gel bakalım Erdal,” dedi her zamankinden uzak sevecenliğiyle. Zorla gülümsemeye çalışıyordu. Erdal, küçük adımlarla biraz da çekinerek dedesine doğru yürüdü.

“Dedeciğim?” diye sordu. “Ağlıyor musun?”

Dedesi yalan söylemeyi sevmezdi. Torunundan ağladığını saklamayı da uygun bulmazdı.

“Evet, canımın içi,” dedi.

“Annem de ağlıyor,” dedi Erdal. “Neden ağlıyorsunuz? Babaannem gitti diye mi?”

Yaşlı adam başını salladı. Yutkundu ve ağlamaklı ses tonunu kaybolmasını bekledi. Ancak içinde fırtınalar kopuyordu.

“Onun cennete gittiğini söylemiştiniz,” dedi küçük çocuk. “Cennet güzel bir yer değil mi? Neden üzülüyorsunuz ki?”

İşte tam bu soru üzerine dedesi, o muazzam konuşmayı yaptı. Erdal’ın çocuk aklına yerleşen ve bir daha asla çıkmayan sözleri söyledi. Bu sözlerden kimseye bahsetmedi. Bu sohbeti de yalnızca dedesi biliyordu.

“İnsanlar ölür,” dedi adam. “Ölüm, hepimiz için kaçınılmazdır oğlum. Bazı insanları genç yaşta yakalar, bazılarını ise çok yaşlandığında…”

Erdal, ölümün ne olduğunu bilmiyordu. Bildiği tek şey, ölen kişiyi bir daha göremeyecek olmasıydı. Babaannesini örneğin; göremeyecekti.

“Benim babam, ben çok küçükken ölmüştü. Senden daha küçüktüm ve inan bana aylarca ağladım. Onu kaybetmek çok ağrıma gitmişti. Şimdi de 40 yıldır aynı yastığa baş koyduğum kadını kaybettim ve çok üzgünüm. Şu an çok küçüksün ve bunlar sana garip geliyor, biliyorum. Ama öğreneceksin. Hayatı da ölümü de yaşayarak öğreneceksin.”

Çocuğa sarıldı ve kulağına eğilerek “Bir şeyi asla unutma oğlum,” dedi. “Herkes bir gün ölümü tadacak fakat bunun ne zaman olacağını asla bilemeyiz. Sadece önce yaşlıların ölmesini dileyebiliriz. Gençlerin ve çocukların ölmesindense, yaşlıların ölmesi daha adil olandır çünkü.”

Yaşlı kadın, dedesinden bir mesajı olduğunu söylediğinde; üzerine ağır bir havanın çöktüğünü hissetmişti. Ama bu mesajın sadece kendisinin bildiği bir hatıraya ait sözler olması, dehşet içinde kalmasına sebep oldu.

***

“Birazdan sana anlatacaklarımı aklın almayacak biliyorum,” dedi kadın. “Benim için bile (bunca senenin ardından) anlaması zor şeyler bunlar. Ama inan bana söylediklerimin hepsi gerçek. Yaklaşık bin yaşındayım ve hiç yalan söylemedim.”

Erdal, cep telefonuna baktı. Polisi aramalı mıydı? Ne diyecekti? “Evime bin yaşında olduğunu söyleyen deli bir kadın girdi ve karşısına aldı zorla benimle konuşuyor,” diyecek değildi ya? Telefonun ucundaki polisler, kim bilir nereleriyle gülerdi?

“Benim gibi onlarcası var,” dedi kadın. “Bize şifacı diyorlar. İnsanların yaşamalarını sağladığımız için bize böyle söylüyorlar ancak bildiklerinden daha fazlası var. Binlerce yıldır zamanı kontrol etmeye çalışıyoruz. Tüm zamanı değil elbette, yalnızca kişilere ait zamanı…”

Yaşlı kadın, salonun penceresinden içeri dolan ay ışığı altında gerçekten de çok yaşlı görünüyordu. Erdal, bir insanın bin yaşında olamayacağının bilincindeydi ama karşısında oturan kadın, bunun aksini ispat edercesine görünüyordu.

“Deden uzun yıllar komada kalacak,” dedi.

Erdal irkildi. Kaşlarını çattı ve kadına baktı. Anlamaya çalışıyordu. Ancak anlamaktan fersah fersah uzaktı.

“Yıllarca makineye bağlı, saksıdaki bir çiçek ne kadar yaşıyor sayılırsa; öyle yaşayacak. Öngörülerime göre tam 19 yıl daha yaşayacak.”

Erdal’ın içi ferahlamıştı. Dedesi ölmeyecekti. Ama bu kadın bunu nasıl bilebilirdi ki? İçinde çelişkiler yaşayan biri vardı. Kadına inanmak istiyordu ama inanamıyordu. Hem inansa bile, 19 yıl makineye bağlı yaşamasının dedesine veya kendilerine ne faydası olacaktı?

“Bunu bilemezsin,” dedi kadına. “Bunu bilmene imkân yok.”

Yaşlı kadın sakince baktı ve “Dedenin sana anlattıklarını nasıl bildim o halde?” diye sordu. “Babaannenin öldüğü gün olanları tüm detaylarıyla nasıl anlattım?”

Erdal’ın bu sorulara verecek cevabı yoktu.

“Bilmiyorum,” dedi.

Yaşlı kadın, gözlerini gence dikmiş vaziyette “Şimdi beni iyi dinle,” dedi. “Bu gece iki kişinin hayatını kurtarabilirsin. Kanser hastası kızı ve o yaşlı adamın gelinini kurtarma fırsatı var elinde.”

“Ne diyorsun sen?” diye gürledi. “Ne söylediğinin farkında mısın? Ben bunu nasıl yapabilirim?”

“Sen yapmayacaksın,” dedi. “Ben yapacağım. Ama bana izin vermen gerekiyor.”

Erdal’ın gözleri dolmuştu. Bu yaşanılanlar gerçek olamazdı. Birisi boğazını sıkıyor gibi hissediyordu. Nefes alıp vermek giderek zorlaşıyordu.

“Ne için?” diye sordu. Öksürdü.

“Neye izin vermem gerekiyor?”

Yaşlı kadın, fısıltıya benzer bir ses tonuyla “Dedenin,” dedi. “Ölümüne izin vermelisin.”

Erdal, hızla ayağa kalktı ve kadının üzerine doğru yürüdü. Yumruğunu kaldırdı ve yaşlı kadının suratına sıkı bir yumruk atmak için hazırlandı. Yaşlı kadın, istifini hiç bozmadan öylece bekledi. Neler olacağını biliyor gibiydi. Erdal, son anda içini saran delilikten sıyrıldı ve yaşlı bir kadına el kaldırmaması gerektiğini fark etti. Bunu yapamazdı. Geri çekildi. Pencereye doğru yürüdü ve dışarıya doğru baktı.

“Delinin tekisin sen,” dedi. “Buradan gitmeni istiyorum.”

Yaşlı kadın gidecekti. Ama son kez bir şeyler söylemesi gerekiyordu.

“Gideceğim,” dedi. “Sabaha kadar vaktin var. Bir karar vermelisin. Yaşlı adamın gelini saat 9’u biraz geçe hayatını kaybedecek. Küçük kız ise öğleden sonra ağırlaşacak. Onun da gün kararmadan öleceğini biliyorum.”

Erdal, dışarıya bakmaya devam ediyordu. “Git buradan,” dedi.

Yaşlı kadın ayağa kalktı. Dizleri ağrıyordu ve kalkarken istemsizce inlemişti.

“Deden de bunu yapmanı istiyor. 19 yıl boyunca bir makineye bağlı kalmak istemediğini söyledi. Babaannene kavuşmak için can attığını gülümseyerek anlattı. Eğer sen de razı gelirsen, yarın sabah eşine kavuşacak. Kalan 19 yılını da küçük kıza ve taze bir anneye vereceğiz.”

Erdal, aniden kafasında beliren büyük bir soru işaretiyle döndü ve “Söylediklerin doğru diyelim,” dedi. Gözlerinden yaşlar akıyordu. Artık bunu saklamasının da bir anlamı yoktu. “Buna neden ben karar veriyorum?”

“Çünkü deden öyle istedi,” dedi kadın. Erdal, daha hızlı ağlamaya başladı. Artık hıçkırıyordu.

“Gidişine en fazla senin üzüleceğini biliyor. Ölümünü kabul etmenin, sana çok ağır geleceğinin farkında. Bu yüzden ancak sen razı olursan bunun gerçekleşeceğini söyledi. Biliyorum tuhaf geliyor ama işler ancak böyle yürüyor. Rızasız hiçbir şey olmaz.”

Erdal, dizlerinin üzerine çöktü ve böğürerek ağlamaya başladı. Yaşlı kadın salonun kapısına yürüdü. Son kez arkasına döndü ve “Sabaha kadar kararını ver,” dedi. “Kararını verdiğinde, biz bunu öğreneceğiz. Senin kararına göre olacak, ne olacaksa.”

Erdal bir saniye sonra başını kaldırdı ve “Kabul edemem,” dedi.

Yaşlı kadın gitmişti.

***

Sabaha kadar ağlamakta helak olmuş, kafasının içinde dönen düşüncelerle boğuşmuştu. Yaşlı kadının bildikleri delice korkutuyor, söyledikleri içini yiyip bitiriyordu. Dedesinin gerçekten de böyle şeyler söyleyebileceğini hissediyordu. Tam dedesinin söyleyebileceği cümlelerdi duydukları. Bunu kalbinin en derininde hissediyordu.

Güneş yeni yeni doğmaya başlıyordu ve göz kapaklarını taşımakta zorlanmaya başlamıştı. Belki de, diye geçirdi içinden. Dedesi için en doğru olanı buydu. Bir makineye bağlı kalarak yıllarını geçirmesine, günden güne erimesine gerek yoktu. Uykuya dalmadan bir saniye önce razı oldu. Kelimelere döküp dile getirmedi, bağırmadı, fısıldamadı. Yalnızca o beyaz okyanusa dalmadan çok kısa bir an öncesinde, dedesini gördü. Hastanenin penceresinden Erdal’a gülümsüyordu. Hem de büyük bir huzurla…

Gözlerini açtığında saat 9’u biraz geçiyordu. Hızla toparlandı ve üzerini giyip hastaneye gitti. Hastanenin yoğun bakım bölümüne koştu ve orada önce Salim’i gördü. Yüzü asıktı. Genel hali de bu şekilde olduğundan üzerinde durmadı. Sonra hemen arkasındaki doktoru ve doktorla konuşmakta olan annesi ve babasını fark etti. Onların da yüzleri asıktı ve endişeliydi. Bir şey olmuştu veya oluyordu. Birkaç saniye sonra annesi yere yığıldı. Babası, elini ağzına götürdü ve ağlamaya başladı. Eşini yerden kaldırmak için eğildi. Doktor, elini babasının omzuna koydu ve dudaklarından o bilindik kelimeler çıktı. Erdal, bunu metrelerce öteden duyduğuna yemin edebilirdi.

“Çok üzgünüm,” dedi doktor. “Başınız sağ olsun.”

Cenaze, ertesi gün kaldırılmıştı. Abisi de askerden izin alıp gelmişti. Erdal günlerce ağlamış, kimseyle bir şey konuşmamıştı. Aradan 2-3 gün geçtikten sonra olanları düşünmeye başlamıştı yeniden. Yaşlı kadını, karar vermesi için aniden karşısına çıktığı geceyi, dedesini gördüğü ve razı olduğu anı…

Hastaneye gitti ve önce kanser hastası küçük kızı sonra da doğum yapan gelini aradı. Salim’in de yardımıyla ikisine de ulaştı. Bu, hiç de kolay olmamıştı. Kanser hastası küçük kız sayısı tahmin ettiğinden fazlaydı. Ama kızın annesini görünce tanımıştı. Doğumdan sonra hastanede yatan kadın sayısı da çoktu. Ancak ikizlerinin birini kaybeden kadın ise yalnızca bir taneydi. Erdal, bir süre daha hastaneye gidip gelmeye devam etmişti. Küçük kızın annesine de, yaşlı adama da yakınlık kurdu. Her gün durumlarını sordu, onlara küçük hediyeler götürdü. Hatta bir süre sonra küçük kıza masallar okumaya başladı. Gelinin ve bebeğinin hastaneden taburcu edilişini büyük bir mutlulukla seyretmişti. 9 yaşındaki küçük kızın kanseri yenmesi ise bu olaydan 2 ay kadar sonra gerçekleşti. Bunu da ağlayarak seyretti. Ama bu kez mutluluktan ağlıyordu.

Yaşlı kadını bir daha görmedi. Görebileceğini de ummuyordu zaten. Hastaneye gidip geldiği günlerde bahçedeki bankları dolaşıp yaşlı kadını aramıştı. Yoktu. Her şeyin bir sanrıdan ibaret olduğunu düşünmeye başladı.

Bu olayın üzerinden tam 3 yıl geçmişti ve sahildeki kayalıkların üzerinde oturmuş; parkta oynayan küçük kızı seyrediyordu. Kanseri yenip hayatına devam eden küçük kız da, annesi de çok mutluydu. Erdal da mutlu olduğuna inanıyordu. Canından çok sevdiği dedesini kaybetmişti ama daha güzel şeylere tanık olmuştu. O gece, gerçekten de dedesinin ölümüne kendi kararının sebep olup olmadığını asla bilemeyecekti. İki kişinin hayatına devam etmesini sağlayan şeyin, kendi kararı olup olmadığını ve şifacının gerçekten var olup olmadığını bilemeyeceği gibi…

Oturduğu kayalıktan kalktı ve küçük kıza doğru yürüdü. Kız kaydıraktan kayarken, “Erdal abi,” diye bağırdı.

“Beni biraz salıncakta sallar mısın?”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



Konular
avatar

Olcay ŞEKER

1984 İstanbul doğumlu, evli ve bir çocuk babası olan yazar, aynı zamanda inşaat mühendisliği yapmaktadır. Bugüne dek yazarın Avcı, Kasaba, Gölgeler, Hiçbir Zamana Ait Olmayan Adam, 7 Pencere ve Karanlık Çökerken isimli 6 romanı yayımlanmıştır. Stephen King, Dean R. Koontz, Agatha Christie, Allan Poe ve Neil Gaiman hayranı olan yazar, kendisine bu değerli isimleri örnek almaktadır.

Bilim-kurgu ve gerilim türünde eserler veren yazarın, çeşitli internet sitelerinde yayınlanmış 400'e yakın da şiiri bulunmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi