Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Tebessüm – Ray Bradbury

Ray Douglas Bradbury (22 Ağustos 1920 – 5 Haziran 2012) 
Korku ve bilimkurgu tarzlarında yazan Amerikalı bir yazardır. En çok bilinen kitapları 1950’de yazdığı kısa hikâyeler kitabı ve bir roman olan The Martian Chronicles, ve 1953’te yazdığı başyapıtı olan Fahrenheit 451‘dir.

Bu hikâye ticari bir kaygı olmaksızın, paylaşım amacıyla yayınlanmıştır.

 

Kasaba meydanına giden kuyruk daha sabahın beşinde, uzaklardan horoz sesleri gelirken oluşmuştu. Harabelerin çevresinde biraz pus vardı ama saat yediye geldiğinde o da dağıldı. Yolda hala ikişer üçer gruplar halinde pazara gelen insanlar görülüyordu. Pazar kurulduğu gün aynı zamanda festival günüydü. Küçük oğlan iki adamın tam arkasında duruyordu. Adamlar yüksek sesle sohbet ediyorlardı. Berrak hava ve soğuk sanki bütün sesleri daha da güçlendirmişti. Çocuk önündeki uzun kuyrukla bekleşen kirli paçavralara bürünmüş kadın ve erkekleri seyrediyordu. Bir taraftan da durduğu yerde zıplıyor ve soğuktan çatlamış, kızarmış ellerini nefesi ile ısıtmaya çalışıyordu.

Arkasındaki adam, “Hey çocuk! Bu kadar erken burada ne işin var’!” dedi.

“Kuyrukta sıra kapmak için” diye yanıtladı çocuk.

“Bence çekil de yerini bu işten anlayan birine bırak.”

Çocuğun önündeki adam birden başını çevirip, “Çocuğu rahat bırak” dedi.

Arkadaki adam elini çocuğun başına koyarak, “Şaka yapıyordum” dedi. Çocuk seri bir şekilde onun elini başından silkeledi.

Adam, “Ben sadece bu kadar erken saatte bir çocuğun burada ne işi var diye merak etmiştim” dedi.

“Bu çocuk sanal meraklısıdır” dedi çocuğun savunucusu. Adı Grigsby’ydi. “Adın ne delikanlı?”

“Tom.”

“Tom çok iyi tükürecek, değil mi Tom?”

“Hem de nasıl!”

Kuyrukta gülüşmeler duyuldu. İlerde bir adam çatlak fincanlar içinde kahve satıyordu. Tom ateşin üzerinde paslı bir çaydanlığın kaynadığını gördü. Gerçek kahve değildi tabii. Kasabanın ötesindeki çayırlarda yetişen bir çeşit böğürtlenden yapılıyordu ve mideleri ısıtmak için bir peni karşılığı satılıyordu, Ama pek alıcısı yoktu çünkü parası olan pek fazla insan yoktu. Tom Herdeki bombalanmış bir duvarda kuyruğun başladığı yere baktı.

“Gülümsüyormuş diyorlar” dedi.

“Ya, öyle” dedi Grigsby.

“Bez üzerine yağ ile yapılmış diyorlar.”

“Doğru. Bu yüzden orijinal olmadığını düşünüyorum. Aslının çok uzun zaman önce tahta üzerine yapıldığını duydum.”

“Dört yüz yaşında diyorlar.”

“Belki de daha fazla. Zaten hangi yılda olduğumuzu kesin olarak bilen yok.”

“İki bin altmış birdeyiz!”

“Bu onların dediği evlat. Yalancılar! Üç bin de olabilir beş bin de. Nereden bileceğiz? Bir ara her şey o kadar karma karışık olmuş ki. Elimizde yalnız bölük pörçük bilgiler var.”

Sokağın soğuk taşları üzerinde ayaklarını sürüyerek ilerlediler. Tom kaygı ile, “Onu görmemize ne kadar kaldı acaba?” diye sordu.

“Bir iki dakika daha. Önüne dört bronz çubuk dikmişler, çubuklara da kadife ipler geçirmişler. İnsanlar fazla yaklaşmasın diye herhalde.”

“Evet efendim.”

Güneş gökyüzünde biraz daha yükseldi ve ortalık biraz ısındı. İnsanlar yağdan ve kirden renkleri koyulaşmış pırtık paltolarını ve şapkalarım çıkardılar.

“Neden böyle kuyruğa giriyoruz” diye sordu Tom, “Neden tükürmek için buraya toplanıyoruz’?”

Grigsby başını kaldırmış güneşe bakıyordu. “Şey, Tom, bunun pek çok nedeni var” dedi. Dalgın bir şekilde elini giysisinin üzerinde dolaştırarak çoktan sökülüp gitmiş cebinde olmayan sigara paketini aradı. Tom büyüklerde bu hareketi milyonlarca kez görmüştü.

“Bunun nedeni nefret. Geçmişe ait her şeye karşı nefret. Sorarım sana Tom, biz bu duruma nasıl geldik? Şehirler harabe halinde, yollar bombalardan çarpılmış ve mısır tarlalarının yarısı radyoaktif yüzünden geceleri büyüyor. Sence bundan daha beteri olabilir mi, sorarım sana!'”

“Olamaz sanırım efendim.”

“Seni yıkan, harap edenden nefret edersin Tom, bu böyledir. İnsan doğası böyle. Belki düşüncesizlik ama yine de insan doğası.”

“Nefret etmediğimiz kişi ya da şey yok gibi” dedi Tom.

“Doğru! Geçmişte dünyayı yöneten tüm o Allah’ın cezası insanlardan nefret ediyoruz. Onların yüzünden biz bağırsaklarımız bel kemiğimize yapışmış, soğukta, mağaralarda yaşıyoruz. Onların yüzünden sigaramız yok, içkimiz yok, hiçbir şeyimiz yok. Yalnız festivallerimiz var Tom. Bu yüzden bu Perşembe sabahı burada toplandık.”

Tom geçmiş yıllardaki festivalleri anımsadı. Kahkahalar atıp bütün kitapları yırtıp sonra yaktıkları gün herkes sarhoştu. Bir ay önceki bilim festivalinde son otomobili iterek meydana getirmişlerdi. Sonra aralarında kura çekmişlerdi. Kurada kazanan talihliler arabaya bir balyozla bir kere vurma hakkını elde etmişti.

“Nasıl unuturum Tom? Nasıl unuturum? Ah, o gün ben arabanın ön camını kırmıştım, ön camı, bunu anlayabiliyor musun? Tanrım ne harika bir şangırtıydı o! Şanguur!”

Tom cam parçalarının parıltılar saçarak yere dökülürken çıkardığı sesi yeniden duyar gibi oldu.

“Ve Bili Henderson, o da motoru parçalama şansına erişmişti. Oh, ne kadar da iyi yapmıştı bunu! Büyük bir ustalıkla! Gümbür!”

“Ama hepsinin içinde en iyisi” dedi Grigsby, “Hala uçak yapmaya çalışan bir fabrikayı yok ettiğimiz gündü. Tanrım, onu havaya uçurmak ne büyük mutluluktu! Daha sonra gazete basımevi ve cephaneliği bulmuş ve ikisini birden havaya uçurmuştuk. Anlıyor musun Tom?”

Tom pek anlamamıştı, “Sanırım” dedi.

Artık öğle olmuştu. Harap şehrin kötü kokusu sıcakta iyice hissediliyordu. Yıkık binaların arasında bir şeyler sürünüyordu.

“Artık hiç geri gelmez mi efendim’?”

“Ne? Medeniyet mi? Kimse geri gelmesini istemiyor ki. Hele ben, hiç!”

Arkasından bir adam, “Ben birazcık medeniyete hayır demezdim” dedi. Güzel bazı yanları vardı.”

“Boşuna kafanı yorma” diye bağırdı Grigsby, “Burada hiçbir güzelliğe yer kalmadı.”

Daha arkalardan bir adam, “Ah” dedi, “Günün birinde hayali geniş biri çıkar ve parçaları birleştirir. Bu sözüme inanın. Bir gün yürekli biri çıkacak.”

“Asla” dedi Grigsby.

“Ben çıkacak diyorum. Ruhunda güzellikler taşıyan biri. Bize şöyle sınırlı bir medeniyet verebilir. Barış içinde tadına varabileceğimiz türden.”

“Daha ilk adımda savaş çıkar!”

“Ama belki bu sefer her şey farklı olur.”

Sonunda ana meydana ulaştılar. Uzaklardan kasabaya doğru at üstünde bir adam geliyordu. Elinde bir kağıt parçası tutuyordu. Meydanın ortasında kadife iplerle çevrili alan vardı. Tom, Grigsby ve diğerleri ağızlarında tükürüklerini biriktirerek ilerliyorlardı. Evet hazırdılar, gözleri heyecanla açılmıştı. Tom ‘un kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Ayaklarının altındaki toprak ısınmıştı.

“Haydi Tom, fırlat!”

İplerin oluşturduğu dörtgenin köşelerinde dört polis duruyordu. Kollarına sardıkları sarı renkli sicimler yetkilerini simgeliyordu. Taş atılmasını önlemek için oradaydılar.

“Bu tarafa” dedi Grigsby en son anda, “Bizden öncekiler kadından hırslarını aldılar. Haydi, şimdi sıra bizde!”

Tom resmin önünde durdu ve uzun uzun onu seyretti.

“Tom, tükür!”

Tom ‘un ağzı kurumuştu.

“Haydi Tom, Kıpırda!”

Tom usulca, “Ama” dedi, “Çok güzel.”

‘”Anlaşıldı, ben senin için de tükürürüm!” Grigsby’nin tükürüğü güneş ışığında mermi gibi uçtu. Tablodaki kadın gizlice dingin bir tebessümle Tom’a gülümsedi. Tom ona yüreği çırpınarak baktı. Kulaklarına bir müzik doldu.

”Çok güzel” dedi.

“Çabuk ol, şimdi polis … ”

“Dikkat !”

Kuyruktaki insanlar birden sessizleşti. İlerlemediği için Tom ‘a söylenen insanların dikkatleri at üstündeki adama çevrilmişti.

“Bunun ismi ne efendim?” diye sordu Tom, usulca.

“Resmin mi? Mona Lisa sanırım. Evet, evet, Mona Lisa.”

Atlı, “Bir bildirim var” dedi. “Yetkililer bugün öğle vakti meydandaki portrenin halka teslim edilmesine karar verdiler, böylece herkes onun yok edilmesine katıla… ”

Tom çığlık atmak için ağzını bile açamadan haykırarak, birbirini ezerek tabloya hücum eden kalabalığın arasında sıkıştı. Bezin yırtılma sesleri duyuldu. Kalabalık kendinden geçmişti, elleri bir sürü aç kuşun gagaları gibi resmi didikliyordu. Tom neredeyse tablonun içine doğru itildi. Otomatik bir hareketle diğerlerini taklit ederek yağlı tuvalden bir parça çekip kopardı. O anda yere düştü, tekmelendi ve yuvarlanarak insan çemberinin dışına savruldu. Kan içinde kalmış, giysileri yırtılmıştı. Bir kenara oturarak tuvalden kopardıkları parçaları ağızlarında çiğneyen yaşlı kadınları, çerçeveyi parçalayan, bez kalıntılarını tekmeleyen erkekleri seyretti. Tablonun parçaları konfeti gibi etrafa saçılmıştı.

Meydanda sadece Tom sessiz ve hareketsiz duruyordu. Göğsüne bastırdığı eline baktı. Avucunda tuvalin parçasını sımsıkı gizlemişti.

“Hey Tom, buraya bak!” Seslenen Grigsby’ydi.

Tom yanıt vermeden döndü, hıçkırarak koşmaya başladı. Hiç arkasına bakmadan, eli paltosunun altında yumruk olmuş durumda, otoyoldaki bomba çukurlarının iniş ve çıkışlarında koştu. Sonra araziye daldı, kuru bir nehir yatağından geçti. Güneş batarken küçük bir köyün içinden geçti. Saat dokuzda bir çiftlik evinin yıkıntısına ulaştı. Evin arkasındaki yarısı sağlam kalmış silonun üzerine tutturulmuş tentenin arkasında ailesi uyuyordu; annesi, babası ve ağabeyi. Küçük aralıktan çabucak içeri sızdı. Nefes nefese yere çöktü.

Annesi karanlığın içinden, ”Tom?” diye seslendi.

“Efendim.”

Babasının kızgın sesi duyuldu. “Nerelerdeydin? Sabah olunca seni döveceğim.”

Birisi onu tekmeledi. Bu, ufacık arazilerinde çalışmak zorunda kaldığı için onunla kasabaya gidemeyen ağabeyiydi.

Annesi, “Yat ve uyu!” dedi halsiz bir sesle.

Bir tekme daha. Tom yere uzandı. Sessizlik çökmüştü. Elini sımsıkı göğsüne bastırdı. Ay gökte yükseldi. Silonun içine ışıktan bir kare sızarak yavaşça Tom’un üzerine geldi. Ancak o zaman Tom yumruğunu gevşetti. Herkesin uyuduğundan iyice emin olduktan sonra yavaşça, çok yavaşça elini kaldırdı. Bir an durakladı, sonra nefesini tutarak avucunu açtı ve buruşmuş minik tuval parçasını dikkatle düzeltti.

Tüm dünya ay ışığında uyuyordu. Ve Tebessüm onun avucunda duruyordu.

Gökyüzünün gece yarısı ışığı altında ona baktı. Ve kafasının içinde sessizce aynı şeyi tekrarladı.

Tebessüm, güzel Tebessüm.

Bir saat sonra dikkatle katlayıp sakladıktan sonra bile onu görebiliyordu. Gözlerini yumduğunda Tebessüm karanlığın içindeydi. Uykuya daldığında ve sabah olup ay soğuk gökyüzünde yolculuğunu bitirdiğinde hala oradaydı, tatlı ve yumuşak.

 

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar