Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Uçan Mabet” – Çiğdem Erkal

Uçan Mabet

Yazar: Çiğdem Erkal
Sayfa Sayısı : 152
İthaki Yayınları – 1. Baskı Ağustos 2019 – 2. Baskı Aralık 2019

Uçan Mabet, Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisinden Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz’ine kadar dünya edebiyatının önde gelen fantastik ve bilimkurgu eserlerini dilimize kazandıran Çiğdem Erkal’ın ilk romanı.

Yaşadığımız dünyaya hiç benzemeyen ama içinde kendinizi yabancı hissetmeyeceğiniz bir gezegenin, duygularını kaybetmiş bir halkın ve bir şeylerin yanlış gittiğine inanan bir avuç insanın hikâyesini anlatıyor Çiğdem Erkal.

Kişisel bir öykünün paralelinde, tarihin çarpıtılması sebebiyle özünü kaybeden bir halka yardım etmek isteyen insanların mücadelesini distopik öğelerle kaleme alan Çiğdem Erkal’ın, edebi birikimini satır satır aktardığı roman hem fantastik hem de bilimkurgu okurları için tatmin edici bir okuma vadediyor.

Pangea Serisi’nin ilk bilimkurgu kitabı olan Uçan Mabet’in, okurların başucu kitapları arasına gireceğine inanıyoruz.

“Taşın makamını yakala. Sen bir katunkızsın, müzik nedir bilirsin. Taşın makamını yakala. Taş, ışıkların bir kısmını geçirip, bir kısmını geçirmez. Taştan geçen ışık yedi renk olur, yedi renk de yedi ses. Taşın makamını yakala. Söylediği şarkıyı dinle. O bıkmadan usanmadan söylüyor şarkısını, bir gün, olur da birileri dinler diye.”

Ön Okuma

1

“Neredeler?” diye sordu Kara en sonunda.

İçerideki sıkıntılı sessizlik hiç bitmeyecek gibi uzamıştı. Bu basit soru, sessizliğin mutlak boşluğuna atılan bir taş gibi hepsini yeniden harekete geçirdi. Onları karşılamaya gelen olmamıştı. Karanoktaya girmeden önce, zihin irtibatı kurduklarında Karonluların karşılamaya geleceklerini net olarak hatırlıyordu Kara.

“Onlarla konuşmuştun, burada olmadıklarına göre demek ki şehirde bekliyorlar,” dedi Taluy. “Hava araçları var nasıl olsa altlarında, kendileri gelsin diye düşünüp bizi karşılamaya gerek görmediler herhalde. Yani şehre bizim gitmemizi bekliyorlar.”

Söylediği şeyin gereksizliği kendi kulaklarını da tırmalamıştı daha söyler söylemez. Sonra ekledi: “Karonlu olan sensin, bir şey söylesene.”

Kara, doğar doğmaz ayrılmıştı Karondan. Karonlular hakkında çok fazla bilgisi de yoktu aslında. Herkesin eğitim sırasında aldığı bilgiden fazla olarak duygusal bir bağ, o kadar. Ama bu tarz saygısızca bir tutumun bir anlama gelip gelmediğini bilemiyordu. Bu aleni bir başkaldırı mıydı, bir reddediş miydi? Yoksa onların gelmelerini istemedikleri için bir tepki miydi? Ya da gerçekten sadece düşüncesizlik miydi?

“Sizden daha fazla bir şey bilmiyorum Karon hakkında,” diye cevap verdi aksilenerek. Doğduğu gezegene gelmeyi kendi istemişti. İstese başka bir gezegene de gidebilirdi. Duygusal davranmıştı bu konuda. Ama şimdi, bu yeni gördüğü dünya karşısında tahayyül etmiş olduğu gibi heyecan duymuyordu. Tabii bunun nedeni karşılaştıkları bu tuhaf durum da olabilirdi. Herhangi yabancı bir gezegen gibi algılıyordu burayı. Aslında ne beklemişti ki? O da bilmiyordu. Garip bir his vardı içinde. Onu huzursuz eden bir his. Karonluların hisleri çok kuvvetli olurdu.

Her şeye rağmen yeni geldikleri gezegene hayranlıkla bakmaktan kendilerini alamadılar. Hava araçları bilrle yapılmış olduğundan içeriden bakıldığında her yer görülebiliyor fakat dışarıdan bakıldığında içerisi görünmüyordu. Aracın dışında, açık havada duruyorlarmışçasına etrafı görebiliyorlardı. Bir duvar değil de, gözlerindeki hafif bir çapak ayırıyordu sanki onları dış dünyadan. Bir kez konuşup sessizliğin üzerlerine basan kötü büyüsünden kurtulduktan sonra bütün mürettebat, bu yeni dünya karşısında duyduğu heyecanı hep bir ağızdan konuşmaya ve birbirleriyle hayatlarında ilk kez gördükleri ağaçlar ve bitki örtüsünün tuhaflığını paylaşmaya başlamıştı. İlk şaşkınlığı atmışlardı üzerlerinden.

Sistemleri mükemmeldi. Hesapları kesin. Nasıl olsa bu aksaklık her ne idiyse, bir şekilde hâllolurdu. En kötü ihtimalle, istenmiyorlarsa gerçekten, geri dönerlerdi hemen, işlerini bitirmeden. Böyle durumlar da olmuyor değildi. Gezegenlerin reddetmesi durumunda çekip gitmek zorunda kalırlardı. Rahatlayıp, iradelerini ellerine alıp, duruma hakim olmaya başladıklarını zannettiler.

Ne farklı renkleri vardı bu gezegenin. Alışılmışın dışında renklere sahip ağaçlar. Yeşilin muhtelif tonlarında yaprakları olan farklı farklı ağaçlar. Çok iri yapraklı! Rüzgârda nazlı nazlı sallanan iri yapraklı, iri ağaçlar. Ne olursa olsun yeni bir yer, değişik bir gezegenin kendi iç ahengini görmek hoştu. Kendilerini kandırmak çok tatlı. Karonluların onları karşılamaya gelmeyişini önemsemediler. Ellerinde gidecekleri şehrin koordinatları vardı. Eğer gezegenler arası bir sıkıntı, bir protesto, bir sürtüşme söz konusu olsaydı haberleşme ağları çoktan vızır vızır çalışmaya başlardı. Bir tepki gelmemesi Karon’un tuhaflığından kaynaklanıyor olmalıydı. Her gezegen farklı bir kültür, farklı bir dünya, farklı algılar, Çok da büyütmemek lazımdı. Hava araçlarına gidecekleri şehrin koordinatlarını yükleyip uçuşun keyfini çıkarmaya başladılar. Ne gezegenle ilgili ne de güzergâhları ile ilgili fazladan bir bilgi istediler bilgisaklarlarından. Ne de Karonlularla zihinsel bir irtibat kurmaya çalıştılar.

Kısa bir süre sonra hava aracı deniz üzerinden gitmeye başladı. Başlarda bu yeni gezegenin büyüsüne kapılan dokuz kişilik mürettebat, gözlerini oyalayan tabiat harikalarından uzaklaşıp denizin engin, tekdüze, kütlesel hareketsizliğiyle, uzayan zaman içinde, huzursuzluklarını yeniden hissetmeye başladı. Deniz üzerindeki yolculukları uzadıkça endişeleri de katlanarak artmıştı. Onlara verilmiş olan koordinatlara göre hava aracının on beş saat sonra şehre varması gerekiyordu. Bu on beş saatin on dört saati deniz üzerinde geçmişti bile, insana nihayetsiz görünen deniz üzerinde. Belli ki hava aracının inmiş olduğu karanokta ya küçük bir adadaydı ya da bir kıtanın okyanus kıyısında. Karon’un coğrafyasını neredeyse hiç bilmiyorlardı.

Kara dâhi pek bir şey bilmiyordu. Annesinin anlatmış olduğu birkaç masal dışında. Kullandıkları hava aracı ticari bir araç, görevleri de ticari ilişkiler olduğu için Karon ile ilgili bilgisaklarlarındaki bilgiler çok yüzeyseldi. Genel olarak gezegenler arası sistem mükemmel çalışırdı, Mürettebat, bu tür ticari yolculuklarda, özel bir merakları yoksa, gidecekleri gezegenle ilgili coğrafi bir eğitim almazdı.

Zaten çoğu zaman gittikleri gezegende pek bir zaman geçirmez, muhatap oldukları ticari heyet dışında pek kimseyle irtibata geçmezlerdi. Gezegenin temel bir haritası ve gezegenle ilgili genel bilgiler vardı bilgisaklarlarında, o kadar. Denizin üzerindeki yolculukları uzayıp endişeleri arttıkça bilgisaklarlarına müracaat etmişler, bulabildikleri bütün bilgileri değerlendirmişlerdi. Mevcut olan harita ile aldıkları yolu bağdaştıramıyorlardı.

On dört saat gittikleri halde ne bir gemiye ne de bir hava aracına rastlamış olmaları endişelerini doruk noktasına getirmişti. Endişeleri arttıkça ellerindeki verilerle, gördüklerini bir kez; bir kez daha karşılaştırmaya başladılar. Mevcut verilere göre karanokta ile gidecekleri şehir arasında deniz vardı ama bu kadar engin değildi. Bilgisaklarlarındaki Karon haritasına göre çoktan bir karaya varmış olmaları gerekiyordu.

“Belki de hava aracının yön tespit edici aletinde bir arıza vardır,” dedi Taluy.

“Hayır,” diye cevap verdi Gökçe, “hiçbir hata yok. Hava aracının tamamını inceledim, herhangi bir arıza yok. Zaten yönümüzü şaşırmış olsak bile yine de şimdiye kadar çoktan karaya varmış olmamız gerekirdi. Düşünün, biz doğuya doğru gideceğimize tam ters yöne gitseydik zaten hep kara içinde ilerlemiş olacaktık. Bu haritaya göre ne yöne gidersek gidelim şimdiye kadar bir karaya varmış olmamız gerekirdi.”

Yine düşünceyle ağırlaşmış derin bir sessizlik.

“Belki de geldiğimiz karanokta, haritadaki karanokta değildir. Bu gezegende başka karanokta yok mu?” diye sordu Safir.

“Hayır, Karon küçük bir gezegen olduğu için tek bir karanoktası var,” diye cevap verdi zarif bir kadın olan Eci, hava aracının bilgisaklar uzmanlık işini o üstlenmişti.

“O halde Karonlularla zihin irtibatı kuruncaya kadar tam olarak ne olduğunu anlayamayacağız,” dedi artık endişesi iyice telaşa dönüşen Safir.

Hareket halinde oldukları için Karonlularla zihinsel bir iletişim kuramıyorlardı ve inebilecekleri bir yer yoktu. Hava aracının yedek yakıt tankerindeki yakıtını da kullanmak zorunda kaldılar. Yorum yapmıyorlardı, iyice sessizleşmişlerdi, söyleyecek bir şeyleri kalmamıştı. Göz alabildiğine uzanan deniz, ürkütücüydü. Yakıtları ise onları ancak üç saat daha götürebilirdi. Bir yanlışlık olduğu, bir şeylerin ters gittiği artık kesinleşmişti. Eğer kendilerine verilen şehir koordinatlarında yanlışlık varsa ve üç saat sonra karaya rastlamazlarsa, bu onlar için sorun yaratacaktı.

Hava araçlarını denize indirebilirlerdi. Hava sakin olduğu için hava aracı deniz üzerinde kalabilirdi. Ayrıca hareket durduğu için Zihinsel İletişim kurup Karonlulara yerlerini bildirip, onlardan yakıt isteyebilirlerdi. Çareleri tükenmiş sayılmazdı. Ama bunlara hiç gerek kalmadı. On dört saat deniz üzerinde gittikten sonra kara göründü ve bir saat sonra verilen koordinatlara vardılar.

“Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Gökçe.

Hava aracı, küçük bir koya inmişti. Burası bir iç denize dantel gibi kıyısı olan bir kara parçasıydı. Kara parçasının ne kadar büyük olduğunu bilmiyorlardı. Saatlerce deniz üzerinden uçtuktan sonra üç büyük ada üzerinden geçmişlerdi. Üç büyük adayı geçtikten sonra tekrar on dakika kadar deniz üzerinden gidip bir buruna varmışlardı. Burun denize bir çekiç gibi uzanmıştı. Kısa saplı bir çekiç. Çekicin sap kısmıyla bağlandığı yerde biri kuzeyde, biri güneyde olmak üzere iki büyük körfez vardı. Onlar, güneydeki körfeze açılan bir koyağın ağzına inmişlerdi. Etrafta hiç yerleşim yoktu. Artık ellerindeki Karon haritasıyla gördüklerinin hiçbir ilgisi olmadığını biliyorlardı en azından.

“Keşke araştırma-tarama amaçlı bir hava aracımız olsaydı. Bize Karon’un doğru haritasını çıkarırdı,”dedi Safir telaşla, nefes bile almadan konuşuyordu.

“Elimizdeki harita Karon’un gerçek haritası, Safir,” dedi Taluy, “Safir”i vurgulayıp, bir balyoz ağırlığıyla başına indirircesine söyleyerek.

Bazen Safire tahammül edemiyordu. Telaşla, düşünmeden konuşması onu sinir ediyordu. Gezegenler arası görev almak için verilen eğitimi nasıl geçtiğini merak ettiğini birkaç kez yüzüne karşı da sormuştu. Safir’in telaşı çoğu zaman soğukkanlılığına galip gelir, yanlış sonuçlar almasına neden olurdu. Sırf onun yüzünden başka bir ekipte çalışmak için başvuruda bulunmuştu.

Onları duymazlığa gelerek, “Ben Karonlularla zihin bağlantısı kurup neler olduğunu soracağım,” dedi Kara; iri, güçlü bir kadındı, hava aracının kaptanı oydu. Boş tartışmaların sonunu getirmek lazımdı. İdrak Lisanı’nda mesaj yollamaya başladı zihninden. Fakat bir cevap alamadı.

“Cevap gelmiyor,” dedi.

Dokuz mürettebatın dokuzu da suskundu. Hepsi onun İdrak Lisanı’yla yaptığı çağrıyı duymuştu. Çünkü mesaj gezegendeki tüm canlılara yollanmıştı. Ve hepsi merakla cevabı bekliyor fakat herhangi bir cevap duyulmuyordu. İdrak Lisanı tüm evrenin ortak dilidir. Yüksek bilinç düzeyine erişmiş canlılar iki yolla iletişim kurarlar, Birincisi kendi aralarında kurdukları Basit İletişimdir. Bu ses dalgaları aracılığıyla kurulan bir iletişim yoludur. Evrende iyi kötü bir bilince sahip olan her canlı varlık ses çıkararak konuşur. Basit İletişim’de değişik lisanlar, diller vardır.

Hatta hayvanlar arasında bile farklı lisanlar vardır. Bazen bir gezegende yüzlerce ayrı dil olur. Bazı gezegenlerde ise tüm gezegende tek bir dil konuşulur. Fakat evrende birbiriyle aynı dili konuşan iki gezegen dâhi yoktur. Basit İletişim aynı gezegende yaşayan, aynı dili bilen canlılar tarafından kullanılır. Bunun için ayrıca bir konsantrasyona ihtiyaç yoktur. Bu doğuştan olan değil de sonradan geliştirilen bir yetenektir. Ses tellerinin titreşmesiyle canlıların birbirlerine yolladıkları ses dalgaları olur bunlar genellikle.

Hava aracının mürettebatı – Kara hariç – Sünbüle gezegeninden oldukları için o gezegenin en yaygın dili olan Sünbül dilinde konuşuyorlardı aralarında. Kara bu dili sonradan öğrenmişti. Bir de Zihinsel İletişim vardır. Bu, bilinç düzeyi arttıkça öğrenilebilen bir yoldur. İnsanların düşüncelerini kontrol edebilmeleriyle başlar. Bütün düşünen varlıkların düşünceleri beyin dalgaları halinde evrene yayılır, Fakat bilinç düzeyi daha yüksek olan canlılar bu beyin dalgalarına bir yön verebilir ve bu sayede bir iletişim kurabilirler. Bu konsantrasyon isteyen bir iştir, Bu şekilde bir iletişim kurulduğunda, iletişim kuran kişiler – sayıları kaç olursa olsun – zihinlerini birbirlerine kilitlerler. Ve verilen mesajları ancak yollayanın istediği kişiler duyabilir. Önemli ve gizli konular bu yolla konuşulur.

Zihinsel İletişimde dil farkı olmaz. Zihinsel İletişim’in tek bir lisanı vardır o da İdrak Lisanı. Mesajı yollayan kendi dilinde düşünse bile, karşısındaki verilen mesajı kendi dilinde algılar, Ayrıca beyin dalgaları, ses dalgalarından daha hızlı olduğundan ve her yere neredeyse anında dağılabildiğinden Zihinsel İletişimde uzaklık bir sorun yaratmaz.

Yalnız, gezegenler arası iletişim için kullanılan beyin frekansları ancak bilinç düzeyi çok fazla gelişebilmiş ve bu bilinçleri irfanlarla biçimlendirilmiş kişiler tarafından yayılabilir. Sadece ses dalgalarıyla konuşabilen canlılar bilinç düzeyleri fazla gelişmemiş olduğundan beyin dalgalarını bilinçli olarak yönlendiremezler, onlara ulaşan zihinsel mesajları da kendi düşünceleri olarak algılarlar. Bunların bir başkasının düşüncesinden kaynaklanan beyin mesajları olduğunu idrak edemezler. Bunları benimserler. Aslında kendilerine ait olmayan bu mesajlarla, kendilerine ait olan düşünceleri ayırt etmeye başlayınca, onlar da İdrak Lisanı’nı kavramaya başlarlar ve zamanla Zihinsel İletişim’i öğrenirler.

İleri bilinç düzeyine sahip olan canlılar dâhi genellikle ses dalgaları aracılığıyla konuşurlar. Çünkü İdrak Lisanını kullanırken insan bütün dikkatini sadece iletişim kurmaya verir, başka bir iş yapamaz. Beyin kendini tamamen düşünce alışverişine verir,

“Bu gezegende bilinçli canlı yok!” dedi Safir dehşetle.

“Mümkün değil, her gezegende bilinçli canlı vardır,” diye cevap verdi Taluy tekdüze, cansız, ruhsuz bir ses tonuyla; Safir’in telaşıyla sinirlenme sınırını aşmıştı.

“Evet, bu gezegende yüksek bilinçli kimse yok!” Bunu Engin söylemişti. Aslında hepsi bunu anlamıştı ama nasıl olduğunu anlayamıyordu. Sistemlerine o kadar güveniyorlardı, bu uzay yolculuğunda herhangi bir yanlışın yapılamayacağından o kadar eminlerdi ki, yaşadıklarını algılayamıyorlardı. Etrafın güzelliğinin büyüsü kaçmıştı.

“Yani burası Karon değil,” dedi Fesleyen. Fesleyen hava aracıyla Karon’a giden heyetin ticari başdanışmanıydı. Hava aracı Karon’a, Sünbüle ile Karon arasındaki ticari anlaşmayı yenilemek için gelmişti.

“Karon olması mümkün değil. Karonlular İdrak Lisanı’yla konuşabilirler. Gelmeden önce Karonlularla konuşmuştuk. Daha önce sözleşmeler yapılmış. Gelinip gidiliyor sürekli. Ama burada kimse cevap vermiyor.”

“Bir felaket mi yaşanmış? Topluca ölmüşler mi?” dedi Safir.

Cevap alamayınca devam etti. “Yanlışlıkla başka bir gezegene gelmiş olabilir miyiz? Henüz evrimini tamamlamamış bir gezegene?”

Yine kimse cevap vermedi. Derin bir sessizlik oldu.

“Bunun nasıl olduğunu anlamış değilim,” dedi Kara bir süre sonra, “fakat en kısa zamanda tekrar karanoktaya gidip geri dönmemiz gerek. Evrimini tamamlamamış bir gezegene gelmekle yeterince karışıklık yarattık zaten.”

“Biz mi yarattık?” dedi alay edercesine Eci.

Kara duymazdan geldi, “Ben Divan’la zihin irtibatı kurarak neler olduğunu, ne yapmamız gerektiğini, nerede olduğumuzu soracağım.” Aralarında Divan ile zihin irtibatı kurabilecek irfan düzeyine sahip olan bir tek o vardı.

Divan’ın cevabı netti. Onlara hatanın kendilerinden kaynaklanmadığını bildirdiler. Ne olduğunu da açıklamadılar. Yaft’taydılar. Kara’ya verdikleri talimat kesindi fakat gerçekleşmesi mümkün değildi. Gezegeni terk etmeleri gerekiyordu. Gezegeni terk etmeleri içinse karanoktaya dönmeleri. Gezegenden ancak kendi olanaklarıyla kurtulabilirlerdi; çünkü her ne olursa olsun Yaft’a bir hava aracı veya insan daha yollanması söz konusu olamazdı. Bu konudaki kurallar kesindi. Eğer geri dönemezlerse bu onların sorunu olacaktı.

Ne yazık ki yakıtları hava aletlerini geri götüremeye yetmezdi. Ve bu vahşi doğa içinde Karataş bulmalarını hayal bile etmek çocukluk olurdu. Yalnız aletlerin bir kısmını nesnelerdeki ışıközünden elde ettikleri enerji ile çalıştırabilirlerdi o kadar. Aldıkları cevap kısa ve net ama önlerindeki günler uzun ve sıkıntılıydı. Gelmiş oldukları bu yeni gezegen bambaşka bir kimliğe büründü gözlerinde. Ne iri yapraklı iri ağaçların rüzgârla salınmaları ne bitki örtüsünün, taşların kayaların renklerinin aykırılıkları ne de gökyüzünün beyaza yakın uçuk maviliği onları heyecanlandırıyordu artık, Bir düşman gibi görmeye başlamışlardı gezegeni. Yenmeleri gereken bir düşman. Aşmaları gereken bir sorun. Huzursuzlardı.

Uzun süren tartışmalardan sonra oy birliğiyle, kalan Karataş yakıtının yarısıyla üzerinde bulundukları kara parçasını araştırmaya karar verdiler. Hava araçları bir kez daha havalandı. Gördükleri kadarıyla üzerinde bulundukları kara parçası çok büyüktü. Hava araçları bir araştırma aracı olmadığı için ayrıntılı bilgi alamıyorlardı. Bu yabancı gezegende onlara yol gösterecek, işlerini kolaylaştıracak tek alet, çeviri aletiydi.

2

Hava araçlarını, etrafında hiçbir yerleşim merkezi bulunmayan büyük körfezin korunaklı bölgesine indirdiler. Sırtlarını körfeze hakim minik bir tepeye vermişlerdi. Biraz ileride, aşağılarında genişçe bir dere sakin sakin denizle kucaklaşıyordu. Bulundukları noktadan tüm körfezi görebiliyorlardı. Tepe onları, gerilerinde uzanan, irili ufaklı yerleşim yerlerinin olduğu ovadan gizliyordu.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar