Fantastik Ön Okuma Mitoloji Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Loki’nin Müjdesi” – Joanne M. Harris

Loki’nin Müjdesi

Yazar: Joanne M. Harris
Orijinal Adı: The Gospel of Loki
Çevirmen : Cihan Karamancı
Sayfa Sayısı : 320
İthaki Yayınları – Kasım 2019

Genel İnceleme Puanı

Mythopoeic En İyi Fantastik Roman Ödülü Adayı

Odin’in bir sürü ismi var. Benim de. Ve birazdan okuyacaklarınız benim sırlarımı ortaya çıkaracağı için gelin bu seferlik söze benden başlayalım. Ötekiler olayların kendilerince bir versiyonunu anlatma fırsatı zaten buldular.

Bu naçiz anlatım hakkında bilmeniz gereken ilk şey, ortada gerçek bir başlangıcın olmadığı. Aynı şekilde gerçek bir sonun da; ama elbette her ikisinden de bol bol mevcut. Sonlar, başlangıçlar, kehanetler, destanlar, öyküler, efsaneler ve yalanlar…

Yalan demişken… Yalanların Babası olarak aklınıza benim gelmem doğal. Loki… bu benim. Işık Yaratan, yanlış anlaşılan, kaypak, bu teferruatlı yalanlar silsilesinin yakışıklı ve mütevazı kahramanı. Eserime şüpheyle yaklaşabilirsiniz ama en az resmi versiyon kadar doğru ve hatta bana kalırsa daha eğlenceli. Tarih, şimdiye dek yazıldığı haliyle bana gayet küçük düşürücü bir rol biçti. Sahneye çıkma sırası artık bende.

Loki’nin Müjdesi’nde Joanne M. Harris, tarihin en oyunbaz tanrısının Kaos’un içinden çıkıp nasıl Asgard tanrılarının yanına yerleştiğini, Odin’le nasıl kan kardeşi olduğunu, Thor’un ve diğer İskandinav tanrılarının başına ne tür dertler açtığını ve bunları yaparken aslında ne kadar “masum” olduğunu esprili bir dille, bizzat Loki’nin ağzından anlatıyor. Loki’nin her numarasıyla, Ragnarök bir adım daha yaklaşıyor.

Loki’nin Müjdesi kusursuz ve büyüleyici bir roman.” –Tor.com
“Marvel filmlerindeki Loki’yi sevenler bu kitaptan büyük keyif alacak.” –Guardian

Ön Okuma

1.DERS

Ateş ve Buz

Asla bir geviş getirene güvenme…

Lokabrenni

Hepimiz ateş ile buzdan geldik. Kaos ile Düzenden. Işık ile karanlıktan. Başlangıçta -veyahut vakti zamanında- buzdaki bir delikten fışkıran ateş beraberinde bozulma, kargaşa ve değişim getirdi. Değişim her zaman rahat değildir ama hayatın bir gerçeğidir. Ve bildiğimiz kadarıyla hayat orada, Aşağı Dünya’nın ateşlerinin Yukarı Dünya’nın buzunu deldiği yerde başladı.

Ondan önce Orta Dünyalar diye bir şey yoktu. Tanrılar, Ahali, vahşi yaşam da. O zamanlar yalnızca saf ve bozulmamış halleriyle Düzen ve Kaos vardı.

Fakat Düzen de Kaos da pek yaşanılır değildir. Kusursuz düzen hareketsizdir; donuk, değişmez ve sterildir. Mutlak Kaos kontrolsüzdür; dengesiz ve yıkıcıdır. İkisinin ortası —esasen ılık su- donmuş Yabandiyar’ın ve buzun altında patlayan volkanların arasında başka tür bir yaşamın ortaya çıkması için mükemmel çevreyi yaratmıştır.

Kâhin’in de desteklediği Resmi Versiyon şöyle söyler: Düzen ile Kaos’un buluşmasından Ymir adlı dev bir varlık (Buz Halkı’nın babası) ile Audhumla denen ve buzdaki tuzu yalayarak ilk insan Buri’yi yaratan bir inek doğdu. Sanırım buna dayanarak ineğin o hadiseyi izleyen her şeyin – savaş, Çile, Dünyaların Sonu— başlıca azmettiricisi olduğu sonucuna varabiliriz. Birinci Ders: Bir geviş getirene asla güvenme.

Buri’nin oğulları ile Ymir’inkiler daha en başından itibaren birbirlerinden nefret ederlerdi ve savaşa tutuşmaları uzun sürmedi. Buri’nin üç torunu, yani Bor’un oğulları -isimleri Odin, Vili ve Ve’ydi- sonunda ihtiyar Ymir’i öldürüp ondan Kalanlarla Orta Dünyaları (kemiklerinden kayaları, etlerinden toprağı, dumanı tüten kanından da nehirleri) yarattılar. Kafatası Gökkubbe, beyni bulutlar, kaşları da İçdiyar ile Dışdiyar arasındaki ayrım oldu.

Tabii -açık konuşalım- pek mümkün olmayan bu hipotezi ispatlamanın bir yolu yok. Odin hariç muhtemel tüm tanıklar ortadan kayboldu. O savaştan yalnızca artık Ata Çağı dediğimiz şeyin mimarı ve tarihçisi olan Yaşlı Adam sağ çıktı ve tesadüf bu ya, Dünyalar henüz taze ve yeniyken Mimir’in Başı tarafından dile getirilen o vahim kehaneti (benim dışımda) bir tek o duydu.

İsterseniz bana kuşkucu deyin. Fakat tüm bunlar kulağa biraz fazla basit geliyor. Olayların Resmi Versiyonu, Yaratılışçıların yok sayarmış gibi gözüktükleri çok sayıda ayrıntıya değinmiyor. Şahsen benim bazı kuşkularım var -hele ki dev inekle ilgili- ama şimdilerde bile bu düşünceleri nasıl ifade edeceğinize dikkat etmelisiniz, Bir zamanlar Odin’in yaşananlar hakkındaki öyküsünün kelimesi kelimesine doğru olmayıp mecazi olabileceğini ileri sürmek bile kâfirlik haykırışlarıyla sonuçlanır ve Bendeniz’in başını epeyce ağrıtırdı. Dolayısıyla o zamanlar bile kuşkularımı kendime saklamaya hep özen gösterirdim.

Fakat dinler ve tarihler dünyaya o şekilde —savaşlarla ve fetihlerle değil de nesilden nesle aktarılıp âlimler ve kâtipler tarafından kaleme alınan şiirlerle, benzetmelerle ve şarkılarla— yayılır. Zaten beş yüz yıl kadar sonra yeni bir tanrıya sahip yeni bir din o şekilde – savaşla değil de kitaplarla, öykülerle ve kelimelerle – gelip yerimizi aldı.

Sonuçta her şey olup bittiğinde geriye yalnızca kelimeler kalır. Kelimeler, imanı darmadağın edebilir, bir savaş çıkarabilir, tarihin gidişatını değiştirebilir. Bir öykü, kalbinizin daha hızlı atmasına yol açabilir, surları yıkabilir, dağları aşabilir — hey, hatta bir öykü ölüyü bile diriltebilir. Zaten Öyküler Kralı o sayede tanrıların Kralı haline geldi: çünkü tarih yazmak ile tarih yapmak arasında sadece bir sayfanın kalınlığı kadar mesafe bulunur.

Tabii Odin, Buz Halkı’yla savaşırken ondan pek yoktu. O zamanlar yazacak rünler ve kayalardan başka üstüne yazılacak bir şey bulunmazdı. Fakat benzetme olsun veya olmasın ben şu kadarına inanırım: Dünya Kaos’un hizmetkârı Değişimden ortaya çıkmıştır ve ancak Değişim sayesinde varlığını sürdürmüştür. Yani tıpkı Mütevazı Anlatıcınız gibi şartlara uyum sağlamıştır.

Kar tavşanı kışın gözükmemek için kürkünü beyaza çevirir. Dişbudak ağacı soğuğa daha iyi karşı koyabilmek için sonbaharda yapraklarını döker. Tüm canlılar -tanrılar bile- aynını yaparak dünyadaki mevsimlerin değişimine uyum sağlamak için kürklerinin rengini değiştirirler. Bu tür bir şeye kendince has bir ad koyulmalı — aslına bakarsanız benim adlarımdan biri koyulmalı. Gelin ona Devrim diyelim.

2.DERS

Aesir ile Vanir

Bilge birine asla güvenme.

Lokabrenna

Dünyalar devamlı değişir. Med cezir doğalarında vardır. Eski zamanlarda Orta Dünyalar o nedenle bugünkünden küçüktü daha sonra, Kış Savaşı yıllarında genişlediler, ardından buz dağları gibi tekrar küçüldüler, Düzen gelip onlara sahip çıktığındaysa bir kez daha genişlediler. İşler – Düzen ile Kaos arasındaki o gidiş-geliş- hep böyle yürüdü. Ve ikisi arsasında bazılarının Dünya Dişbudağı, bazılarınınsa Odin’in Küheylanı olarak bildiği Yegdrasil. yani Dünyaları birbirinden ayıran sırık yer aldı. Zaten Yaşlı Adam her zamanki gibi adını bir yerlere yazmasaydı şaşardım. Oysa ki o ağaç (eğer gerçekten bir ağaçsa) Ymir henüz Aydhumla’nın gözündeki bir parıltı bile değilken dikilmişti.

Bazılarına göre Yggdrasil bir ağaç değil de bir tür kozmik metafordu. Köklerinin Öbür Dünya’ya, suların Rüya’nın ana kaynağından doğan efemera ile kaynadığı Nehirler Kazanı’na kadar indiği söylenirdi. En üst dalı, bulutsuz gecelerde gökyüzünden geçen yıldızlar dalıydı. Yetişmediği hiçbir Dünya yoktu; yılanların ve iblislerin canlı köklerini sökmek için dur durak bilmeden çalıştıkları Kaos’a bile tutunmuştu. Sincap Ratatosk koca Ağaç’ın dallarından tüm Dünyalara haber taşırdı. Tabii aynı şey haberleri biriktirip dağıtmakta kimsenin aşık atamayacağı en büyük haber toplayıcısı Odin Tek-Göz için de geçerliydi.

Bazıları Yaşlı Adam ile Ratatosk’un aslında aynı kişi olduklarından şüphelenebilirler; sonuçta Odin’in işi tamamen bilgi toplamaya ve yaymaya dayanıyordu. Bildiğiniz üzere, efsanesi o sayede doğdu ve bu kadar uzun bir zaman canlı kaldı. Yine mevsimlerin değişimini -nüfuzumuzun azalışını ve sonumuzun başlangıcını- o sayede ilk o gördü.

Çünkü elbette ki tüm bunların bir gün sona ermesi gerekir. Her şey ölür – Dünyalar bile; tanrılar bile: Mütevazı Anlatıcınız bile. Dünyaların vücut bulduğu andan itibaren Ragnarök, yani Her Şeyin Sonu, yaşayan her hücreye hiç bilmediğimiz kadar karmaşık rünlerle yazılmıştır. Yaşam ve Ölüm tek bir bohçada gelmiştir; Düzen ile Kaos birbirine zıt iki kuvvet olarak değil de idrak edemeyeceğimiz kadar engin tek bir kozmik kuvvet olarak faaliyet gösterir.

Bunları size bu öykünün nasıl biteceğini -yani hiçbirimiz için iyi bitmeyeceğini— bilin diye söylüyorum. Her şey büyük bir umutla başlar; fakat kendimiz için inşa ettiğimiz bu Dünyalar aslında akşam dalgalarını bekleyen kumdan kalelerden ibarettir. Bizimkiler de farklı değildi. Odin bunun bilincindeydi. Yine de inşa etmeyi sürdürdü. Bazı kimseler bir türlü ders almazlar.

Böylelikle…

Ymir’in (hem gerçek hem de mecaz anlamdaki) kalıntılarından Dünyaları biçimlendirdikten sonra Odin ile Bor’un oğulları onu bölgelere ayırmaya koyuldular. Buz Halkı donmuş Dünyaların Kuzeyi’ndeki Dışdiyar’ı sahiplendi. Kaya Halkı İçdiyarda bir omurga gibi uzanan dağları sahiplendi. İnsanoğlu —artık Ahali dediğimiz grup- Orta Dünyalar’ın göbeğindeki vadileri ve ovaları yurt belledi. Tünel Halkı (onlara “Solucanlar” derdik) kıymetli metaller çıkardıkları Aşağı Dünya’nın karanlığına yerleşti. Daha gizemli yaratıkların -kurtinsanların, acuzelerin ve Rüya Nehri’nden çıkan isimsiz şeylerin- yolu Demirkoru’na, yani İçdiyar’ın büyük bölümünü kaplayan ve gitgide küçülerek bataklıklara, tuz düzlüklerine ve en sonunda Tek Deniz’e dayanan uçsuz bucaksız ormana düştü.

Göğün de kendi bölgeleri vardı. Odine göre Kaos’un demirci ocaklarından fışkıran ateşin parçaları olan Güneş ile Ay birbirlerini geride bırakmaya çalışarak savaş arabalarıyla gökyüzünü arşınladılar. Gece göğü sessiz, düzenli ve durgun yıldızlarla parıl parıldı. Tanrılar içinse -çünkü Odin artık kendini ilahi bir mevkiyle ödüllendirmişti- Asgard vardı. Başı bulutları delen kale Güneydiyar’a tepeden bakar, Bifrost’la -gökyüzünde bir gökkuşağı gibi ışıldayan uzun ve dar bir taş köprüyle Orta Dünyalara bağlanırdı.

Tam olarak tanrı değillerdi elbette. Henüz. Başka bir kabile -Vanir- de tanrılığa özenirdi. Vanir, Kaos’un artıklarından ve İnsanoğlu’nun tutarsızlığından doğmuş piç bir Ateş Halkı’ydı ama Odin’in halkının – Aesir’in- ne akıl erdirebildiği ne de kopyalayabildiği güçlere sahipti. Dahası tarihin kendilerince bir versiyonunu yazdıkları rünleri vardı. Bu rünler kurnazca kullanıldığında kabilelerinin ebediyen hafızalarda yaşamasını sağlayabilirdi.

Kendi hırsları da o yönde yatan Odin daha en başından o gizemili rünlere -gizli bir alfabenin harflerine- ve onlarla beraber gelen güçlere göz koymuştu. Fakat tahmin edilebileceği gibi Vanir paylaşma heveslisi değildi.

Bunu bir dizi çatışma izledi. Aesir sayıca az olmasına rağmen taktik konusunda çok daha üstündü. Yine de Vanir sahip oldukları tılsımları ve rünleri sayesinde onlara direnmeyi becerdi. Yaşlı Adam rünlere karşılık altın teklif ederek pazarlık yapmaya çalıştı ve bir süre barışçıl bir anlaşmaya varacaklarmış gibi gözüktü.

Vanir şartları görüşmeye başlamak için Asgard’a bir elçi yolladı. Bahsi geçen elçi Efsuncu Gullveig-Heiddi ve tanrıları soyup soğana çevirmeye hazırdı. Ateş’in bir efendisi, tüm Vanir gibi bir cadı, bir biçim değiştiren, bir rün oynatıcısı, bir kâhin, bir tılsım kullanıcısıydı. Sanırım belki Odin hariç onları biraz korkuttu. Yaşlı Adam ise elçinin güçlerini giderek artan bir hayret ve kıskançlıkla seyretti.

Gullveig tepeden tırnağa altına bürünmüş bir dilber olarak karşılarına çıktı. Açık saçlarında da altın vardı, el ve ayak parmaklarına takılı yüzüklerde de. Arzu’nun bir ışıltısı ve tecessümü gibiydi.

Ve içeri girdiğinde Odin bile arzuladı onu.

Gullveig avuçlarına dövmelenmiş Ata Alfabesi rünleri Odine gösterdi. Hatta rünlerle onun ismini bir taş levhaya yazdı. Ardından Odin’e rünlerin başka ne yapabildiğini gösterdi ve onu eğitmeye söz verdi — tabii bir bedel karşılığında. Eh, Gullveig söz konusuyken hiçbir şey bedeli olmadan gelmezdi. Açgözlülük onun doğasında vardı. Vanir’le barışın bedeli altındı; hem de Aesir’in sahip olduğu tüm altın. Yoksa, dedi Efsuncu, Vanir tılsımlarını -rünlerini— kullanarak Asgard’ı yerle bir edecekti. Gullveig bunun ardından suretini bir dilberden sırıtkan, gedik dişli bir kocakarıya çevirip Aesir halkının suratlarına güldü ve onlara dedi ki:

“Eee, hangisini seçiyorsunuz, çocuklar? Altın kızı mı, yoksa engerek yılanını m? Sizi uyarıyorum. İkisinin de dişleri vardır ama tahmin ettiğiniz yerlerinde değil”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar