Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Aşk Algoritması” – Murat K. Beşiroğlu

Aşk Algoritması

Yazar: Murat K. Beşiroğlu
Sayfa Sayısı : 246
İkinci Adam Yayınları – Kasım 2018

Genel İnceleme Puanı

 

Kuzenim Demir, Suna’dan sonra on santim uzamış gibi görünüyordu; omuzları dikleşmiş, bakışları kararlı hale gelmiş, enikonu yakışıklı bir adam olup çıkmıştı. Yengemizin önceki hallerini bilmediğim için karşılaştırma olanağım yoktu ama o göz göze bakışmalar, beyaz gelinlik içinde bir sülün gibi süzülmelere bakılacak olursa, Suna da belirli bir psikolojik eşiği aşmış olmalıydı. Her ikisinin de yüzlerine dikkatle bakmış, yüz ifadelerini en ince detaylarına kadar hafızama kaydetmeye çalışmıştım. Bana öyle geliyordu ki mutluluklarının sırrı yüzlerinde gizliydi. Daha önce bu sırrın deşifre edilmemiş olması hayret vericiydi. Nasıl da herkes “eşler yıllar içinde birbirine benzer” savını hiç sorgulamadan kabullenmişti.

Ön Okuma

Aşk Algoritması

Güneşin dışarıda ışıl ışıl parladığı güzel bir pazar günüydü. Gece galiba güzel rüyalar görmüştüm, yataktan zımba gibi kalktım, kısa bir gerinme faslından sonra yatak odasından çıktım, koridoru hızla geçerek salona yöneldim. Zeynep salonun köşesindeki minderlerin üzerinde uyuyordu. Arada sırada dudak dudağa öpüşmelerine bakılacak olursa Zeynep ile ev arkadaşım Tuğ sevgiliydi. Kendilerinin böyle bir iddiası olmasa da, Zeynep’in kendi evinden daha çok bizim evde kalması, sevgili oldukları kanısını güçlendiriyordu.

Zeynep tam bir kitap kurdu, Tuğ ise ödünsüz bir bilgisayar faresiydi.  Genellikle birbirleriyle ilgili görünmüyorlardı; aynı odada uyuduklarına hiç tanık olmamıştım, seviştikleri bile şüpheliydi. Zeynep gece kitap okurken uyuyakalmış olmalıydı; karnının üzerindeki e-kitap okuyucuyu alıp kenara koydum, evinde de bir eşi olduğunu bildiğim Mini Mouse desenli battaniyesi ile üzerini örttüm. Üzerinde uyguladığım işlemleri fark etmedi, maşallah kütük gibi uyuyordu. Mutfağa geçip ev ahalisi için kahvaltı hazırlamaya giriştim.

Kendimi müthiş enerjik hissediyordum; buzdolabından domates, salatalık, biber, tere otu ve havuç çıkardım. Zeytinyağı, limon ve tuz ekleyerek kocaman bir salata tabağı hazırladım. Küçük tabaklarda otlu peynir, yeşil zeytin, eski kaşar, tereyağı, kaymak ve bal hazırlayıp salondaki masaya taşıdım. Çayın altını yaktım, kahvaltı tabaklarını, çatal ve bıçakları salona götürüp özenle masaya yerleştirdim.

Tuğ ve Zeynep’i çağırmadan önce kahvaltı soframıza alıcı gözle baktım. Sofra fakir insanlara aitmiş gibi durmuyordu, ben de kendimi işsizmiş gibi hissetmiyordum. Yataktan zımba gibi kalkmama bakılacak olursa enerjimin üst düzeyde olduğu bir devreye girmiştim. Bu dönemi çok iyi değerlendirip sorunlarımı çözebilirdim. İşsizlik insanı uyuşukluğa sürüklüyor ve bu bezginlik hali işe girmene engel olduğu için bedbaht oluyorsun. Bedbaht olunca hiçbir şey yapasın gelmiyor,  parasız ve yalnız, serseri  mayın gibi ortalıkta dolaşıyorsun.

Çaydanlıktaki kaynamış suyun bir kısmını demlikteki çayın üzerine acele etmeden, gezdirerek döktüm. Çay on dakika sonra demlenmiş olacağına göre bizimkileri uyandırmanın vakti gelmişti; ancak yüzlerini yıkayıp ayılır, sofraya oturmaya hazır hale gelirlerdi.

Zeynep’e sadece “Hadi Zeynep kalk” demem yeterli oldu. Kibar ve düşünceli bir insan olduğu için, sabah uykusunu çok sevdiği halde, uyandırılmaya itiraz etmemiş, “bir cumartesi pazarım var, bırak uyuyayım” dememişti.

Tuğ elbette çok farklı bir insandı. “Tuğ hadi kalk, kahvaltı hazır” diyerek sarstığımda memnuniyetsiz biçimde homurdanmasından beni zorlayacağını anlamıştım.

Yumuşak bir üslupla yaklaşsam çok zorlanırdım. “Hadi kalk” diyerek bir kez daha sarsarak uyardıktan sonra ayağından tutup çekmeye başladım.

“Siktir git başımdan teres” diyerek beni püskürtmeyi denedi.

‘Teres’ sözcüğüne gülerek ayağını çekiştirmeye devam ettim.

Uyuma umudunu sürdürerek “Beni bana bırak hadsiz piç” dedi.

‘Hadsiz’ sözcüğünü de beğendim, sol bacağını bütün gücümle yana doğru çekerek onu yataktan düşürdüm. Yerdeki yolluğun üzerinde gözlerini nihayet açtığında az önce küfrettiği ev arkadaşı Samet’i, yani beni tepesinde dikilirken gördüğüne çok şaşırdı.

“Ne baktın, tanımadın mı, ev arkadaşınım ben” dedim.

“Barbarsın oğlum sen, orklar gibi vahşisin”  dedi doğrulup kalkarken.

“Söylediklerini hatırlamıyorsun, değil mi?” diye sordum.

“Ya bi git işine” dedi.

Teşvik edici olmasına çalıştığım bir tonlamayla “Beş dakika sonra sofrada ol, Zeynep de kalktı” dedim.

“İçine cin girmiş senin, emekli albay Hüsamettin Tambay olmuşsun” dedi kedi gibi gerinerek.

“Sofrada konuşuruz bunları” diyerek mutfağa döndüm.

Daha önce malzemesini hazırladığım peynirli omleti pişirdim, çayları bardaklara doldurdum, ekmekleri kızarttım, masaya taşıdım ve banyodan dönen Zeynep’le birlikte sofraya oturduk. Çok geçmeden Tuğ muzaffer bir komutan edasıyla salonun girişinde belirdi. Kaykay muamelesi yaptığı temizlik robotunun üzerinde neşe içinde bize doğru ilerliyordu.

Zeynep otuz yaşındaki 1.90’lık çocuğumuza “Kırılmaz mı o?” diye sordu.

Tuğ robotun üzerinden inip sofraya otururken “Kırılmayan cihaz olmaz. Tabii herkes gerekli kodları bulamaz. Bonanza buldu” dedi.

“Beni bir kez olsun böyle övdüğünü görmedim” dedi Zeynep. Tuğ’un Bonanza sayesinde  temizlik robotuna  kendisini taşımaya yarayacak bir program yüklediği anlaşılıyordu. Ayrıca, demek ki, temizlik robotu onu taşıyacak kadar sağlamdı.

Herkesin sofraya oturup kahvaltılıklara iştahla giriştiğine görünce, kırk yıllık bir aile babası gibi keyiflenmiştim. Evcimen bir tarafım vardı demek ki, yedirip içirmeyi seviyordum.

“Nedir sabah sabah sendeki bu gaz, sevgili mi yaptın” diye sordu Tuğ.

“Olumlu yönde ivme yaratabilecek bir haber alırsan ve ruhun da buna katılırsa, kendi kendini besleyen pozitif bir döngü oluşturabilirsin” dedim.

“Ne diyorsun oğlum, Türkçe konuş” dedi enikonu sinirlenerek.

“Yeni iş fikirlerini destekleyen bir melek yatırımcıdan davet almıştım, yarın görüşmem var” dedim.

“Bedava nasihat verip gerisin geri gönderirler seni. Orospu evlatlarına bak, bir de kendilerini melek diye isimlendirmişler”.

Zeynep, “Cinsiyetçi aşağılamalara girişmeyelim lütfen” diyerek Tuğ’u uyardı.

“O piçlerin ciğerini bilirim ben. Önce umut verir, sonra reddedip ego mastürbasyonu yaparlar” dedi Tuğ.

Zeynep Tuğ’la fazla yüzgöz olmak istemiyordu ya da onun eğitilebilir olmadığını anlamıştı.  Tuğ’un kullandığı ‘piç’ sözcüğünü duymazdan gelerek bana,

“Merak ettim şimdi, fikir ne” diye sordu.

“Dijital bir platform üzerinden çöpçatanlık yapacağım”.

“Bunu yaptılar dostum, 15 yıl kadar geciktin” dedi Tuğ.

“Sevgilisini böyle bir uygulama üzerinden bulan birini tanıyor musun?” diye sordum.

“Çok fazla tanıdığım yok, sizler ve Bonanza”.

“Bonanza ile eşcinsel bir ilişki yaşıyorlar” dedi Zeynep, onunla aynı kefeye konulmak hoşuna gitmemişti.

“Sizin gibi etli butlu değil o, sadece yazılım kodlarından ibaret” dedi Tuğ.

“Etli butlu olsa ben şahsen sevişirdim kendisiyle” dedim.

Zeynep esprime gamzeli bir gülüşle karşılık verdi.

“Kıskanmayın, oturup kendi Bonanza’larınızı yapın” dedi Tuğ.

Olanca şirinliğimi takınarak “İşte tam da böyle bir hazırlık içindeyim. Bir aydır algoritma üzerinde çalışıyordum. Uğraştıkça inancım arttı; kod yazmak konusunda yetenekli bir ev arkadaşım olmasını bu yolda en büyük talihim olarak görüyorum” dedim.

“Kimin kimle sevişeceği zerre kadar ilgimi çekmiyor” dedi Tuğ kararlı bir sesle.

Zeynep bana dönüp olanca ciddiyetiyle “Yemeğine şap mı katıyorsun bunun?” diye sordu.

“Beslenmeyi ihmal ettiği için kuşu kanatlanmıyor herhalde” dedim Zeynep’in şaşkınlığına katılarak.

Tuğ’un karı kız muhabbeti yaptığını hiç duymamıştım, söylediğinde samimi olduğu o kadar belliydi ki. Cinsel yönelimleri hakkındaki yorumlarımızdan hoşlanmamış olacak ki “Açın da kendi kıçınıza gülün siz” dedi Tuğ.

“Benim bayramlık ağzımı açtırdınız işte sabah sabah” diye de ekledi.

“Sinirlenince çok şirin olmuyor mu, şu omuzlara doğru inen dümdüz sarı saçlara bak, az önce buluş yapmış İsviçreli bir bilim insanı sanki” dedim Zeynep’e bakarak. Ardından Tuğ’a dönüp “Nasıl bir kahve servisi yapayım yakışıklı arkadaşıma?” diye sordum.

“Kahveleri de ben hazırlayayım artık” dedi Zeynep.

“Bırak bu semersiz eşek hazırlasın, işi ne” dedi Tuğ.

Kahvelerimizi içip biraz daha lafladıktan sonra Tuğ “Ben kaçtım, çok işim var” diyerek sofradan kalktı.

Zeynep’le birlikte masayı topladık. Bir dakika bile kaybetmeden çöplüklerimize çekilip işlerimize giriştik. Zeynep tüm boş zamanlarını okumaya ayırıyordu. Bense yeni doğum yapmış bir anne gibi her an tetikte ve hizmete hazırdım. Bir eser yaratmanın heyecanını duyarak, büyük umutlar ve derin kaygılar eşliğinde çabalıyordum. Aşk meselesine ilişkin genel manzaraya hâkim olmak önemliydi.

Kendimi aşka dair dinamikleri ayrıntılı biçimde öğrenmek zorunda hissediyordum. Hayatımda hiç âşık olmamıştım, uğruna deli divane olduğum biri olmamıştı. Hoşlandığım, çekici bulduğum kızlar olmuştu elbette ama herhalde onlar sayılmazdı. Konuya ister istemez bir şair gibi değil de bir mühendis gibi yaklaşıyordum. Aşkın hissettirdiklerini bilmek fayda sağlar mıydı? Filmlerde ve şarkılarda sürekli adı geçtiği için tanıdık bir kavrammış gibi duran aşkın ne olduğunu tam olarak bilen var mıydı? Google’dan arama yaparak aşkın insanı içine soktuğu ruh halleri hakkında bilgi toplamaya çalışmak garibime gidiyordu. Bir insanın bir insana âşık olduğu nasıl anlaşılıyordu?

Bildiğim kadarıyla kimsenin şapkasının üzerinde kırmızı ışık yanmıyordu. Bu konuda beyana güvenmek herhalde en iyisiydi. Taraflar birbirlerine âşık olduklarını ifade ediyorlarsa, görev tamamlanmış oluyordu. Hele de bu aşk gelip geçici bir heves değilse, uzun süreli bir birlikteliğe dönüşmüşse ortaya büyük bir fayda çıkıyordu. Aşk dışında her şey geçiciydi. Aşkın meyvesi olan çocuklar ise insan soyunun devamını sağlıyordu.

Elbette ne birlikte olmak, ne de çocuk yapmak için aşk şart değildi. Kişi mühendis bile olsa doğru eşi bulması çok önemliydi. Kişilerin aşk hayatı Nasip Bey ile Kısmet Hanıma havale edilebilecek bir konu değildi. Aşkı araştırmaya benden sekiz yaş büyük olan kuzenim Demir’in düğününden sonra başlamıştım. Yengemiz Suna’yı bulmadan önceki Demir ile bulduktan sonraki Demir arasındaki yedi fark beni adeta çarpmıştı. Yaşadığı değişim inanılır gibi değildi. Hiçbir antidepresan, sportif aktivite, gıda desteği, kafa yapıcı madde böyle bir mucizeyi yaratamazdı. Suna’dan sonra, o hayatından bezmiş, karamsar, solgun Demir gitmiş, yerine bambaşka bir insan gelmişti.

Boyu ortalamanın epeyce altında olan Demir, Suna’dan sonra on santim uzamış gibi görünüyordu; omuzları dikleşmiş, bakışları kararlı hale gelmiş, enikonu yakışıklı bir adam olup çıkmıştı. Yengemizin önceki hallerini bilmediğim için karşılaştırma olanağım yoktu ama o göz göze bakışmalar, beyaz gelinlik içinde bir sülün gibi süzülmeler, sonsuz bir enerjiyle durmaksızın dans etmelere bakılacak olursa, Suna da belirli bir psikolojik eşiği aşmış olmalıydı.

Her ikisinin de yüzlerine dikkatle bakmış, yüz ifadelerini en ince detaylarına kadar hafızama kaydetmeye çalışmıştım. Bana öyle geliyordu ki mutluluklarının sırrı yüzlerinde gizliydi. Daha önce bu sırrın deşifre edilmemiş olması hayret vericiydi. Nasıl da herkes “Eşler yıllar içinde birbirine benzer” savını hiç sorgulamadan kabullenmişti. Böylesi bir fiziksel dönüşümün sırf insanlar birlikte vakit geçiriyorlar diye gerçekleşmesi mümkün müydü? Siyasi tarihimizin önemli figürleri olan Bülent ve Rahşan Ecevit çifti birbirlerine hiç benzemeyen insanlardı da evlilikleri sırasında mı benzeşmişlerdi?

Hiç kimse Nazım Hikmet ile büyük aşkı Piraye’nin resimlerini yan yana koyup bakmamış mıydı? Demir ile Suna işte açıkça birbirlerine benziyorlardı. Elbette yüzleri birbirine benzemeyen kişiler de birbirlerine âşık olabilirlerdi, ancak bu durum da herhalde henüz bilemediğimiz başka bir matematiksel kural ile açıklanabilirdi.

Daha önce keşfedilmemiş gizli bir hazinenin haritasına sahipmişçesine heyecanlıydım. Oturup ertesi gün melek yatırımcılara yapacağım sunumun provasını yapmaya başladım.

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Yazarlarından

Evren Vangül - Rüzgar