Mitoloji Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Akhilleus’un Şarkısı” – Madeline Miller

Akhilleus’un Şarkısı

Yazar: Madeline Miller
Orijinal Adı: The Song of Achilles
Çevirmen : Seda Çıngay Mellor
Sayfa Sayısı : 376
İthaki Yayınları – Mart 2020

Genel İnceleme Puanı

2012 Orange En İyi Roman Ödülü Kazananı

Tanrılar beni küçük yaşımda sürdüler yuvamdan, itiraz edemedim; çelimsiz, beceriksiz, silik bir evlattım. Söyleyecek söz bulamadım, alt tarafı bir ölümlüydüm. Yalnız kalmanın, yenik düşmenin nasıl bir şey olduğunu bilirdim sadece. Sen böyle yenikken başkasının iyi talihinin nasıl diken gibi battığını da. Lakin kader örgüm henüz sonlanmamıştı. Sürgünüm Aristos Achaion’un yanına, güzelliğinin güneşi dibinde diz çökmeye çıkmıştı. Mağlup olmuştum lakin böyle bir güzellik karşısında mağlup olmaktan kim utanır ki? Hikâyelerimizde o en iyimiz, en kahraman, en kuvvetlimiz olarak geçer. Hikâyelerimize göre bunun sebebi damarlarında akan ilahi kandır. Hikâyelerimiz yaşlılar tarafından ateş başlarında anlatılır, kahramanlardan bahseder ama kahramanlar yaşlanmaz hiç.
 
Hikâyelerimizde savaşı yiğit Akha’ların kazandığı anlatılır…
 
Hikâyelerimiz gerçeği söylemiyor. Savaşın kazananı olmaz. Çağlar geçer, üstümüzde takımyıldızlar dönüp durur, ayla güneş her zamanki yollarını bitkin takip eder ve biz, biz felakete uğramışlar, biz sevdiğinden ayrı düşmüşler aşkın içimizi titreten şarkısı kulağımızda, huzursuz yatarız düştüğümüz yerde.

Ben, Kirke’nin yazarı Madeline Miller, Akhilleus’un Şarkısı’nda, şanı için hayatından vazgeçen yarı tanrı Akhilleus’u, can yoldaşı Patroklos’u ve Troya Savaşı’nı; kralların, tanrıların, savaşçıların destanını iki âşığın gözünden anlatıyor.

“Madeline Miller, çarpıcı ve tutkulu aşklarını Homeros’un sürükleyici manzum destanı kadar sade ve incelikli diliyle aktararak, bu iki genç adamın efsanelerde değil, gerçeklikte var olduğuna bizi ikna etmeyi başarıyor. Bu sayede isimlerini, 3000 yıldır anlatılagelen bu hikâyeyi zenginleştirerek bir sonraki nesle de aktarıyor.”
–Mary Doria Russell, Serçe’nin yazarı

“İlyada ve öncesindeki olayların Patroklos gözünden sürükleyici bir yeniden anlatımı; elden bırakması zor bir kitap, klasik eser sevenler özellikle Tanrıça Thetis karakterinin özündeki vahşi yan ve antik dönem esintisiyle büyülenecek.
–Donna Tartt, Saka Kuşu’nun yazarı

Ön Okuma

BİR

Babam bir kraldı ve kralların soyundan geliyordu. Çoğumuz gibi kısa boyluydu, boğaya benzeyen vücudu neredeyse sırf omuzdan ibaretti. Rahibelerin, doğurganlığı konusunda yemin ettiği annem, babama gelin geldiğinde daha on dört yaşındaymış. Onlarınki uygun bir eşleşmeydi. Evinin tek çocuğu olan annemin serveti kocasına gidecekti. Babam, annemin alık olduğunu düğüne kadar anlamamış. Büyükbabam kızının duvağının düğün törenine kadar sıkı sıkı kapalı tutulması konusunda çok titiz davranmış, babam da büyükbabamla alay edip durmuş. Gelin çirkin olsa bile, elinin altında köle kızlardan ve hizmetkâr çocuklardan bol bir şey yokmuş.

Sonunda duvağı açtıklarında annemin gülümsediğini söylüyorlar. Onun epey ahmak olduğunu işte böyle anlamışlar. Gelinler gülümsemezmiş. İlk çocuğu ve bir erkek bebek olan ben doğduğumda babam beni annemin kollarından alıp bir dadıya teslim etmiş. Anneme acıyan ebe kadın, benim yerime kucaklasın diye bir yastık tutuşturmuş kollarının arasına. Annem yastığa sıkı sıkı sarılmış. Bir değişiklik yapıldığının farkına varmış görünmüyormuş.

Ben de kısa sürede bir hayal kırıklığı haline geldim. Ufak tefektim, siliktim. Hızlı koşamıyordum. Güçlü değildim. Şarkı söyleyemezdim. Hakkımda söylenebilecek en iyi şey, hastalıklı olmadığımdı. Akranlarımı pençesine alan soğuk algınlıkları ve sancılar bana dokunmazdı. Gerçi bu da babamın iyice şüphelenmesine sebep oluyordu. Yoksa beşikteyken nympha’ların değiştirdiği bir çocuk muydum ben? İnsan olmayan bir şey miydim? Gözünü üstümden ayırmaz, sürekli beni azarlardı. Nazarlarını hissettikçe ellerim titrerdi. Annemse çenesinden şarap akıtarak orada öylece otururdu.

Oyunlara ev sahipliği yapma sırası babama geldiğinde beş yaşındayım. Teselya ve Sparta kadar uzak yerlerden bile sürüyle adam gelip bir araya toplanmış, ceplerindeki altınlar dükkânlarımızı zenginleştiriyor. Yüz hizmetkâr yirmi gün boyunca koşu pistini düzeltiyor, topraktaki taşları temizliyor. Babam kendi kuşağının en güzel oyunlarını düzenlemekte kararlı. En iyi hatırladığım şey koşucular. Fındıkkabuğu gövdeleri yağlanmış, tepelerinde güneş, koşu pistinde esneme hareketleri yapıyorlar. Geniş omuzlu kocalar, sakalı bitmemiş gençler ve delikanlılar, kaslarla kat kat olmuş baldırlarıyla bir aradalar.

Kurban boğa, kanının son damlalarını kumlara ve koyu renk bronz kâselere döküyor. Ölüme sessizce gitmiş, bu da oyunların güzel geçeceğine dair iyi bir alamet.

Koşucular, babamla birlikte, kazananlara vereceğimiz ödüller çevremize dizili halde oturduğumuz platformun önünde toplanıyorlar. Altın şarap kupaları, dövme tunçtan üçayaklar, uçları kıymetli demirden yapılma dişbudak ağacından mızraklar var ama esas büyük ödül benim ellerimde: Tozlu yeşil bir renkte, taze kesilmiş ve parlak yapraklardan örme bir taç. Babam tacı istemeye istemeye vermiş bana. Kendi kendine güvence veriyor: Tek yapmam gereken tacı elimde tutmak ne de olsa.

İlk olarak en gençlerin koşusu yapılacak. Ayaklarını kumun içinde oynatarak rahibin başlama işaretini vermesini bekliyorlar, Yeni yeni ilizlenmeye başlamış çocuklar bunlar, keskin ve ince kemikleri gergin derilerinden dışarı fırlayacak sanki. Karmakarışık saçlı düzinelerce koyu renk kafanın arasında sarışın bir başa gözüm takılıyor, daha iyi görmek için öne doğru eğiliyorum, Saçlar gün ışığında bal gibi pırıldıyor, aralarında bir de altın ışıltısı göze çarpıyor. Bir prens tacı.

Sarışın çocuk diğerlerinden daha kısa ve onlardan farklı olarak bebek tombulluğunu hâlâ üzerinde taşıyor. Deri bir şeritle arkasında toplanmış uzun saçları, çıplak sırtının esmerleşmiş derisi üzerinde alev alev. Döndüğünde, ifadesinin bir erkeğe yaraşır ciddiyette olduğunu görüyorum. Rahip işareti verdiğinde çocuk, diğer koşucuların birbirine yapışık gövdeleri arasından sıyrılıp geçiyor. Su gibi rahatça hareket ediyor. Tabanları, yalanan diller gibi pembe pembe parlayıp sönüyor. Kazanan o.

Babamın tacı kucağımdan alıp sarışın çocuğun başına yerleştirmesini seyrediyorum. Yapraklar sarı saçların üzerinde neredeyse siyah gibi duruyor. Babası Peleus, çocuğu almak için gururla gülümseyerek yanımıza geliyor. Peleus’un krallığı bizimkinden küçük ama adamın karısının tanrıça olduğu söylentileri var, halkı da onu seviyor. Babam kıskançlıkla seyrediyor Peleus’u. Kendi karısı bir ahmak, oğlu da en küçüklerin arasında bile yarışamayacak kadar yavaş. Bana dönüyor.

“İşte, oğul dediğin böyle olur.’

Defne taç olmadan ellerim bomboşmuş gibi hissediyorum kendimi. Kral Peleus’un oğluna sarılışını seyrediyorum. Çocuk tacı havaya atıp tutarken gülüyor. Yüzü zaferle ışıl ışıl.

O günlerdeki hayatıma dair bunlardan başka ancak bölük pörçük şeyler hatırlıyorum. Tahtında oturmuş surat asan babam, bayıldığım güzel oyuncak atım, sahilde durmuş, gözlerini Ege’ye dikmiş annem. Aklımdaki son hatırada, onun için taş sektiriyorum. Küçük taşlar, denizin üstünde şıp şıp şıp sesler çıkararak ilerliyor. Annem küçük, beyaz köpüklü dalgaların görüntüsünü, sahile vurup cam gibi parçalanmalarını seyretmeyi seviyora benziyor. Belki de esas sevdiği, denizin kendisi. Şakağında, babasının bir kılıcın kabzasıyla vurduğu zamandan kalma, yıldız biçimli beyaz yara izi kemik gibi parlıyor. Ayak parmakları, ayaklarını gömdüğü kumlardan dışarı çıkıyor, ben de sahilde taş parçaları ararken annemin parmaklarına dokunup onu rahatsız etmemek için dikkatli davranıyorum. Bir taş seçip suya doğru savuruyorum, bu işte becerikli olduğum için memnunum.

Annemle ilgili tek anım bu ve o kadar değerli, o kadar mükemmel bir anı ki hepsini uydurduğuma hemen hemen eminim. Ne de olsa babamın annemle baş başa kalmamıza izin vermesi pek mümkün değil. Aptal oğluyla daha aptal karısı. Hem bu anı nerede geçiyor? Kumsalı da tanımıyorum, sahil şeridini de. O zamandan beri o kadar çok şey oldu ki.

Kralın yanına çağrılmıştım. Bundan nefret ettiğimi hatırlıyorum. Uçsuz bucaksız taht odasında bitmek tükenmek bilmeyen, bir yürüyüş. Tahtın önüne gelince taşın üstüne diz çöktüm. Bazı krallar uzun mesajlar getiren ulakların dizleri için oraya halı serdirirdi. Babamsa öyle bir şey yapmazdı.

“Kral Tyndareos’un kızı sonunda evlilik yaşına gelmiş” diye açıkladı babam bana.

Bu ismi biliyordum. Tyndareos, Sparta kralıydı. Babamın gıptayla baktığı son derece geniş ve verimli güney topraklarının sahibiydi. Krallıklarımız içindeki en güzel kız olduğu söylenen kızından bahsedildiği de kulağıma gelmişti. Dedikodulara bakılırsa kuğu kılığına giren baştanrı Zeus, Tyndareos’un karısı Leda’nın ırzına geçmiş, kadın da dokuz ay sonra iki çift ikiz doğurmuştu. Ölümlü kocasının çocukları Klytaimestra ile Kastor ve tanrıdan olma ışıltılı kuğu yavruları Helene ile Polydeukes. Tanrıların pek iyi ana babalar olmadığını herkes bildiği için Tyndareos’tan dört çocuğa da babalık etmesi bekleniyordu.

 

Babamın aktardığı haber karşısında sessiz kaldım. Böyle şeylerin benim için herhangi bir anlamı yoktu. Babam, sessiz odada yankılanan bir gürültüyle boğazını temizledi.

“O kızı ailemize katmamız çok iyi olur. Gidip ona talip olacaksın.”

Salonda bizden başka kimse yoktu, o nedenle şaşkın oflamamı babamdan başkası duymadı. Huzursuzluğumu dile getirmemem gerektiğinin gayet iyi farkındaydım. Söyleyebileceğim her şeyi babam zaten biliyor olacaktı. Çirkin, bu konuyla ilgilenmeyen ve hiç ümit vaat etmeyen dokuz yaşında bir çocuk olduğumu o da biliyordu.

Ertesi sabah, yolculuk için gerekli erzak ve gelin adayına sunacağımız hediyelerle ağırlaşmış yükümüzle yola çıktık. En süslü üniformaları içindeki askerler bize refakat ediyordu. Seyahatin büyük kısmını hatırlamıyorum. Karada, hiçbir özelliği olmadığı için akılda kalmayan kırsal bölgede yol alıyorduk. Kafilenin önünde ilerleyen babam ulaklara çeşitli emirler veriyor, onlar da dört bir yana doğru uzaklaşıyorlardı. Deri dizginlere baktım, üstlerindeki minik tüyleri ellerimle düzelttim. Orada ne işim olduğunu anlamıyordum. Babamın yaptıklarının çoğu gibi bu da anlaşılmazdı. Eşeğim salına salına yürüyor. ben de onun sallantısıyla sallanıyor, kafamı meşgul edecek bu kadarcık olsun bir şey çıktığı için seviniyordum.

Tyndareos’un kalesine varan ilk talipler biz değildik. Ahırlar atlarla ve katırlarla dolup taşıyor, her yerde hizmetkârlar koşuşuyordu. Babam karşılanışımızdan çok memnun değil gibi görünüyordu. Çatık kaşlarla odalarımızdaki şöminelerin taşlarına elini sürdüğünü görmüştüm. Yanımda evden bir oyuncak getirmiştim, bacakları hareket eden bir at. Atın bir toynağını kaldırdım, sonra da ötekini. Oraya eşek yerine atımla gelmiş olduğumu hayal ediyordum. Askerlerden biri bana acıyıp zarlarını ödünç verdi. Tek bir atışta hepsi altı gelene kadar yerde zar atıp durdum.

Sonunda bir gün babam, yıkanıp saçlarımı güzelce taramamı söyledi. Tuniğimi değiştirtti, giydiğimi beğenmeyip bir daha değiştirtti. Altın işlemeli mor tunikle altın işlemeli kırmızı tunik arasında bir fark göremesem de babamın emirlerine itaat ettim. İki tunik de yumru yumru dizlerimi saklamıyordu. Siyah sakalı yüzünü kaplayan babam, güçlü ve haşin görünüyordu. Tyndareos’a sunacağımız hediye olan dövme altın kâse hazırdı. Kâsenin üstüne Prenses Danae’nin hikâyesi kabartmayla işlenmişti. Zeus, Danae’ye altın bir sağanak kılığında kur yapmış, Danae de kahramanlarımız arasında Herakles’ten sonra ikinci sırada yer alan Gorgon avcısı Perseus’u doğurmuştu. Babam kâseyi bana vererek,

“Bizi utandırma.” dedi.

Büyük salona varmadan önce oradan gelen sesleri duydum. Yüzlerce insanın ağzından dökülen kelimeler, kadehlerin ve zırhların tıngırtısıyla karışarak taş duvarlarda yankılanıyordu. Uşaklar sesleri biraz olsun boğmak amacıyla pencereleri açmış, tüm duvarlara son derece zengin görünümlü duvar halıları asmıştı. Daha önce bu kadar insanı kapalı bir yerde bir arada gördüğüm olmamıştı. Hayır, diye düzelttim düşüncemi. Bunlar sıradan insanlar değil. Hepsi birer kral.

Meclise katılmaya davet edilerek salona girdik, üzeri inek derisiyle kaplı sedirlerden birine oturduk. Uşaklar geriye çekilip gölgelerin içinde gözden kayboldu. Babam, kıpırdanmamam konusunda beni uyarmak için parmaklarını koluma gömmüştü. Tek bir ödül için yarışan bir sürü prens, kral ve kahramanla dolu o salonda belli bir şiddet seziliyordu ama hepimiz uygar taklidi yapmayı becerebiliyorduk. Parlak saçları, güzel kemerleri ve kucak dolusu para karşılığında boyanmış giysileriyle hava atan bu genç adamlar birer birer kendilerini tanıttı. Pek çoğu tanrıların oğulları veya torunlarıydı. Hepsinin kahramanlıkları için yakılmış bir-iki şarkı vardı. Tyndareos tüm delikanlıları sırayla selamlıyor, sundukları hediyeleri kabul ederek salonun ortasına yığdırıyordu. Kendini tanıtanlar, Tyndareos tarafından konuşmaya ve geline talip olduklarını dile getirmeye davet ediliyorlardı.

Babam, bir kişi hariç salondakilerin hepsinden yaşlıydı. Yaşça babamdan büyük olan adam sırası gelince kendini Philoktetes olarak tanıttı. Yanımızda oturan biri,

“Herakles’in yoldaşlarından” diye fısıldadı.

Sesindeki huşuyu anlayabiliyordum. Herakles kahramanlarımızın en büyüğüydü, Philoktetes de onun en yakın dostlarından biri, hâlâ hayatta olan tek dostuydu. Philoktetes’in saçları kırlaşmıştı, kalın parmakları da becerikli bir okçunun şaşmaz işareti olarak sırf kastan ibaretti. Adam bir an sonra, o güne kadar görmüş olduğum en büyük yayı çıkardı ortaya. Yayın cilalı gövdesi porsuk ağacındandı, tutacak yeri de aslan derisiyle kaplıydı.

“Herakles’in yayı,” diye açıkladı Philoktetes, “Ölürken bana vermişti.”

Topraklarımızda yay korkak silahı olarak görülüp aşağılanırdı ama kimse bu yay hakkında öyle bir şey söyleyemezdi. Sırf yayı germek için gereken kuvvet bile hepimizi aşan bir şeydi. Gözleri bir kadınınkiler gibi sürmelenmiş bir sonraki star öne çıkarak kendini tanıttı,

“Girit Kralı İdomeneus.”

İnce uzun bir adamdı, ayakta durduğunda saçları beline kadar iniyordu. Hediye olarak, nadir bir demirden yapılma, çift ağızlı bir balta sundu,

“Halkımın simgesi.”

Hareketleri, annemin çok sevdiği dansçıların hareketlerini anımsatıyordu bana. Ondan sonra, ayıya benzeyen erkek kardeşi Agamemnon’un yanında oturan, Atreus oğlu Menelaos çıktı öne. Menelaos’un saçları ateşte dövülen bronzu hatırlatan, bakanları irkilten bir renkte, kaslı iri vücudu güçlü ve hayat doluydu. Pahaca ağır bir hediyeydi onunki: Son derece güzel renklendirilmiş kumaş.

Menelaos gülümseyerek, “Zarif hanımın süse püse ihtiyacı olmasa da” dedi.

Çok güzel konuşmuştu. Keşke ben de söyleyecek o kadar dar akıllıca bir şey bulabilseydim. Salonda yirmi yaşın altında tek kişi olduğum yetmezmiş gibi, tanrı soyundan da gelmiyordum. Belki Peleus’un sarışın oğlu Menelaos’la aşık atabilirdi diye düşündüm. Ne var ki babası onu evlerinde tutmuştu.

Talipliler sırası bitmek tükenmek bilmiyordu. İsimler kafamın içinde birbirine girmeye, bulanıklaşmaya başlamıştı. Dikkatim kenardaki sedireye kaydı, orada Tyndareos’un yanında peçeli üç kadının oturduğunu fark ettim. Kumaşın ardındaki yüzleri bir an olsun seçebilecekmişim gibi, kadınların yüzünü örten beyaz beze diktim gözlerimi. Babam bu kadınlardan birinin benim karım olmasını istiyordu. Güzel bileziklerle süslenmiş üç çift el, sahiplerinin kucağında kıpırtısızca yatıyordu. Kadınlardan biri diğerlerinden uzundu. Peçesinin altından taşan siyah bir buklenin gölgesini görür gibi oldum. Helene sarışındı, demek ki bu Helene değildi. Kralların konuşmalarını dinlemeyi bıraktığımı fark ettim.

“Hoşgeldin, Menoitios.”

Babamın adının söylendiğini duyunca irkildim. Tyndareos bize bakıyordu.

“Karın öldü demek? Üzüldüm.”

“Karım hayatta, Tyndareos. Kızına talip olmak için bugün buraya oğlum geldi.” Bir sessizlik oldu. Etrafımı alan yüzlerden sersemlemiş bir halde diz çöktüm.

“Oğlun henüz bir erkek değil.” Tyndareos’un sesi uzaktan geliyordu. O seste hiçbir ifade sezememiştim.

“Olmasına gerek de yok. Ben ikimize de yetecek kadar erkeğim” Halkımızın sevdiği türden, cüretkâr ve böbürlenen bir şakaydı bu ama burada kimse gülmedi.

“Anlıyorum.” dedi Tyndareos.

Taş zemin etimi acıtıyordu ama kıpırdamadım. Diz çökmeye alışkındım. Babamın taht odasında bu konuda yaptığım talimler daha önce hiç bu kadar memnun etmemişti beni. Babam yeniden konuştu, sözleri sessizliğin içinde yankılandı.

“Diğerleri hediye olarak bronz, şarap, yağ ve kumaş getirmişler. Ben altın getirdim. Hazinemin çok küçük bir parçası bu.”

Güzel kasenin üstünde duran, hikâyeyi anlatan kabartmalara dokunan parmaklarımın farkındaydım. Irmak gibi akan güneş ışıklarının içinden çıkan Zeus, onu görünce ürken prenses, ikisinin birleşmesi.

“Senin için kıymetsiz olmasına rağmen bize bu kadar değerli bir hediye getirmene kızım da ben de minnettarız.

Krallardan bir mırıltı yükseldi. Bu sözlerde babamın anlamış gibi görünmediği bir aşağılama vardı. Yüzüm utançla yandı.

“Helene’yi sarayımın kraliçesi yaparım. Biliyorsunuz. karım böyle bir role uygun değil. Servetim buradaki tüm genç adamların servetinden fazla, kahramanlıklarımı anlatmama bile gerek yok.”

“Taliplinin oğlun olduğunu söylemiştin.”

Yeni sesi duyunca başımı kaldırdım. Daha önce konuşmamış bir adamdı konuşan. Sıranın en sonunda, kendisine verilen yerde rahat rahat oturuyor, kıvırcık saçları ateşin ışığıyla parıldıyordu. Bacaklarından birinde zikzaklı bir yara izi vardı, baldır kasları boyunca dolaşarak tuniğinin gölgesinin altına gömülen, koyu kahverengi etini topuğundan dizine kadar birleştiren bir dikiş. Bıçak yarasına benzediğini düşündüm. Bıçak veya benzer bir alet, yumuşaklığıyla bu eyleme yol açan vahşeti yalanlayan ete girip yukarı doğru ilerlemiş, arkasında lime lime izler bırakmıştı.

Babam öfkelenmişti. “Laertes’in oğlu, konuşman için sana söz veren oldu mu?”

Adam gülümsedi. “Hayır. Ben senin sözünü kestim…”



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın