Bilimkurgu Ön Okuma Ön Okuma

Ön Okuma: “Abaddon Geçidi” – Enginlik Serisi 3. Kitap

Abaddon Geçidi (Enginlik Serisi 3. Kitap)

Yazar: James S. A. Corey
Orijinal Adı: The Abaddon’s Gate
Sayfa Sayısı : 488
İthaki Yayınları – Ocak 2016

The Expanse televizyon dizisinin (3. sezon) esinlendiği serinin üçüncü kitabı.

Serinin şu ana kadarki en iyi kitabı.
– Publishers Weekly

Uzay operası diye ben buna derim.
– George R. R. Martin

Olması gereken gelecek tasviri.
– The Wall Street Journal

Eğer bilimkurgu seviyorsanız, bu kitap tam size göre.
– Jo Walton

Diziye uyarlanan ve son yılların en iyi uzay macerası olarak gösterilen Enginlik serisi (The Expanse) eşsiz yolculuğuna devam ediyor.
Güneş Sistemi Mars, Ay, Asteroit Kuşağı nesillerdir insanlığın en büyük sınırıydı. Venüs’ün bulutları altında programını uygulayan uzaylı oluşum, Uranüs yörüngesinde kendisini gösterip yıldızsız bir karanlığa açılan bir geçit inşa edene dek.

Jim Holden ile Rocinante’nin mürettebatı bu oluşumu incelemeye giden büyük bir bilimsel ve askeri gemiler filosunun parçasıdır. Fakat perde arkasında amacı Holden’ı yok etmek olan karmaşık bir entrika dönmektedir. İnsan ırkının elçileri geçidin bir fırsat mı yoksa bir tehdit mi olduğunu anlamaya çalışırlarken aslında en büyük tehlikeyi yanlarında getirmişlerdir.

 

ÖN OKUMA

“Abaddon Geçidi” – Enginlik Serisi 3. Kitap
Ön Okuma PDF

 

Açılış: Manéo

Manéo Jung-Espinoza –Ceres İstasyonu’ndaki arkadaşları arasında Néo– Y Que adını verdiği küçük geminin kokpitinde iki büklüm oturuyordu. Neredeyse üç ayın ardından tarih yazmasına belki elli saat kalmıştı. Yiyeceği iki gün önce bitmişti. Kalan yegâne içme suyu daha şimdiden sayısız kez bünyesinden geçen yarım litre geri dönüştürülmüş sidikti. Kapatabileceği her şeyi kapatmıştı. Reaktör devre dışıydı. Pasif monitörleri hâlâ açıktı ama aktif sensörleri değildi. Kokpitteki tek ışık, görüntü terminallerinin yansımasından geliyordu. Uçup gitmemesi için köşelerini emniyet kemerlerine sıkıştırarak sarındığı battaniye bile elektrik almıyordu. Telsiz ve dar ışın vericilerinin ikisini de kapatmakla kalmamış, geminin ismini gövdesine bile yazmadan önce aktarıcıyı çıkarıp atmıştı. Sırf tesadüfi bir sinyalle geldiğini filolara haber vermek için bu kadar uzağa uçmuş değildi.

Elli saat –hatta daha bile kısa bir süre– boyunca yapması gereken tek şey görülmemekti. Ve tabii hiçbir şeye çarpmamak. Ama işin o kısmı zaten Tanrı’ya kalmıştı.

Néo’yu sapancılar cemiyetine tanıtan kişi kuzeni Evita olmuştu. Bu, üç yıl evvel, Néo’nun on beşinci doğum gününden hemen önceydi. Néo o sırada ailesinin deliğinde takılıyordu. Annesi su arıtma tesisindeki işinin başında, babası denetlediği şebeke bakım-onarım grubuyla toplantıdaydı. Bir ay içinde dördüncü kez okulu kıran Néo ise evde kalmıştı. Sistem birinin kapıda beklediğini duyurunca Néo kaytardığı için okul güvenliğinin ensesine bindiğini sanmıştı. Fakat karşısında Evita’yı bulmuştu.

Evita ondan iki yaş büyüktü ve annesinin ablasının çocuğuydu. Kız gerçek bir Kuşaklı’ydı. Aslında aynı uzun-ince vücut yapısına sahiptiler ama Evita oradandı. Néo kuzenini ilk gördüğünden beri ona vurgundu. Üzerinde giysileri olmadan nasıl görüneceği, onu öpmenin nasıl bir şey olacağı hakkında hayaller kurmuştu. Kız şimdi karşısında duruyordu ve Néo evde yalnızdı. Daha kapıyı bile açmadan kalbi normalden üç kat hızlı çarpıyordu.

“Esá, unokabátya,” dedi kız, gülümseyip ellerini silkerek.

“Hoy,” diyen oğlan sakin ve soğukkanlı davranmaya çalıştı. O da tıpkı kuzeni gibi adına Ceres İstasyonu denen kocaman uzay şehrinde büyümüştü ama babası bir Dünyalı olduğunu belli eden alçak, bodur bir iskelete sahipti. Kuşak’ın kozmopolit argosunu kullanmak kuzeni kadar Néo’nun da hakkıydı ama o argo genç kızın ağzına yakışıyordu. Aynı lafı Néo ettiğinde sanki başka birinin ceketini giyiyormuş gibi geliyordu.

“Limanın orada bazı coyolar toplanıyor. Silvestari Campos geri döndü,” dedi kız. Kalçası dik, ağzı bir yastık kadar yumuşak, dudakları ışıl ışıldı. “Mit?”

“Que no?” diye karşılık verdi oğlan. “Yapacak daha iyi bir işim yok zaten.”

Néo sonradan kuzeninin sırf Mila Sana –Néo’dan biraz daha genç yaştaki at suratlı bir Marslı kız– ona abayı yaktığı ve hepsi de çirkin içli kızı onun peşinden koşarken seyretmeyi komik bulduğu için kendisini çağırdığını anlayacaktı. Fakat zaten o noktada bunu umursamıyor olacaktı. Artık Silvestari Campos’la tanışmış ve sapanlanmayı duymuştu.

Olay şöyle gelişti: Bazı coyolar bir tekne toparlamışlardı. Gemi belki bir hurdadan bozmaydı. Belki yeni imalattı. Büyük ihtimalle en azından bir kısmı çalıntıydı. İşi halletmek için bir üfleç iticisinden, bir pilot koltuğundan ve yeterince hava ile sudan fazlasına ihtiyaç yoktu. Gerisi tamamıyla uçuş yolunu belirlemeye kalıyordu. Bir Epstein olmadan üfleç iticisi yakıt topaklarını o kadar çabuk yakardı ki hiç kimse hiçbir yere gidemezdi –en azından yardım almaksızın. İşin püf noktası uçuş yolunu öyle bir ayarlamaktı ki yakış –ve en iyiler sadece tek bir yakış kullanırdı– gemiyi bir yerçekimi yardımına soksun, bir gezegenden ya da uydudan sürat alsın ve itişin imkân tanıdığı kadar uzaklara yollasın. Sonra geriye bir tek ölmeden geri gelmenin bir yolunu bulmak kalıyordu. Tüm bu sürecin takibi, kırması Loca Greiga’nın veya Altın Dal’ın elindekiler kadar zor bir çifte şifreli kara ağ tarafından yapılıyordu. Hatta belki ağı onlar yönetiyordu. Yaptıkları iş alabildiğine yasadışıydı ve birilerinin bahis oynadığı belliydi. Aynı zamanda tehlikeliydi ama zaten başka türlü olamazdı. Tabii geri geldiğinde herkes ismini duymuş olacaktı. Ambar partisinde keyif çatabilecek, her ne istersen içebilecek, kiminle istersen konuşabilecek, elini geri itilmeden Evita Jung’ın sağ memesine atabilecektin.

Ve o güne kadar hiçbir şeyi fazla önemsemeyen Néo birdenbire hırslanmıştı.

 * * *

“İnsanların unutmamaları gereken şey Halka’nın sihirli olmadığı,” dedi Marslı kadın. Néo son aylarda Halka hakkındaki haber bültenlerini seyrederek epey zaman geçirmişti ve şimdiye kadar en çok bu kadından hoşlanmıştı. Yüzü hoş, aksanı güzeldi. Bir Dünyalı kadar tıknaz olmamasına rağmen Kuşak’a da ait değildi. Yani kendisi gibiydi. “Henüz onu anlamıyoruz ve daha onlarca yıl anlamayabiliriz. Fakat son iki yılda, tekerleğin icadından beri madde teknolojileri hakkında en ilginç ve heyecan verici buluşlardan bazılarını gerçekleştirdik. Önümüzdeki on veya on beş yıl içinde protomolekülü izleyerek öğrendiğimiz şeylerin uygulamalarına tanıklık etmeye başlayacağız ve bu–”

“Zehirli. Bir. Ağacın. Meyvesi,” dedi kadının yanındaki yaşlı, köselemsi coyo. “Bunun toplu katliamdan inşa edildiğini asla unutmamalıyız. Protogen ile Mao-Kwik’teki suçlular ve canavarlar bu silahı masum bir nüfusun üstüne saldılar. Tüm bunlar o katliamla başladı ve bundan kâr elde etmek hepimizi suç ortağı yapar.”

Kamera tartışmanın moderatörüne geçti. Gülümseyen adam köselemsi konuğuna bakarak başını iki yana salladı.

“Haham Kimble,” dedi moderatör, “yabancı kökeni su götürmeyen bir oluşumla temas kurduk. Bu oluşum Eros İstasyonu’nu ele geçirdi, bir seneden biraz daha uzun süre Venüs’ün amansız düdüklü tenceresinde kendini hazırladı, sonra da Uranüs’ün yörüngesinin hemen dışına devasa bir yapı kompleksi fırlatıp bin kilometre genişliğinde bir halka inşa etti. Ahlak gereği bu hususları göz ardı etmemiz gerektiğini savunuyor olamazsınız.”

“Himmler’in Dachau’daki hipotermi deneyleri–” diye başlayan köselemsi coyo, bir parmağını havada ileri geri salladı. Fakat şimdi söz kesme sırası güzel Marslı’daydı.

“Lütfen artık 1940’ları geçebilir miyiz?” diyen kadın, dostane davranıyorum ama kapa o lanet çeneni, dercesine gülümsüyordu. “Burada uzay Nazilerinden bahsetmiyoruz. Bu, insanlık tarihindeki gelmiş geçmiş en önemli olay. Protogen’in oynadığı rol korkunçtu ve o role bağlı olarak fazlasıyla cezalandırıldılar. Ama artık yapmamız gereken–”

“Ben uzay Nazilerinden falan bahsetmiyorum!” diye bağırdı ihtiyar coyo. “Naziler uzaylı değiller. Onlar aramızdalar. Onlar kendi tabiatımızın en kötü canavarları. Fakat bu keşiflerden fayda sağlayarak onların yöntemlerini meşrulaştırmış oluyoruz.”

Güzel kadın gözlerini yuvarladı ve yardım istercesine programın moderatörüne baktı. Moderatörün omuz silkmekle yetinmesi ihtiyarı daha da kızdırmaktan başka bir işe yaramadı.

“Halka günaha davettir!” diye bağırdı yaşlı coyo. Ağzının kenarlarında video editörünün görünür bırakmayı seçtiği beyaz renkli tükürük zerreleri vardı.

“Protomolekülün ne olduğunu bilmiyoruz,” dedi güzel olan. “Tarih öncesi Dünya’daki tek hücreli organizmalar üzerinde çalışmak için tasarlanmasına ve çok daha karmaşık yapıdaki canlıları bünyesine aldıktan sonra yolunun Venüs’e düşmesine bağlı olarak muhtemelen tüm işlevini yitirmiştir. Fakat davetin ve günahın bu işle hiçbir ilgisinin olmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.”

“Onların hepsi birer kurban. Sizin şu ‘karmaşık yapıdaki canlılarınız’ var ya? Onlar masumların iğfal edilmiş bedenleri!”

Néo yayının sesini kıstı ve bir süre konukların birbirlerine el kol hareketleri yapmalarını seyretmekle yetindi.

Jüpiter’in, Europa’nın ve Satürn’ün doğru konumlarda bulunacakları zamanı hesaplayarak Y Que’nin uçuş yolunu planlaması aylar sürmüştü. Zaman aralığı o kadar dardı ki yaptığı iş yarım kilometre öteden bir dart atarak onunla bir meyve sineğini kanadından vurmaya benziyordu. İşin en zor kısmı Europa olmuştu. Jüpiter’in uydusuna yakın geçmiş, sonra gaz devine öyle yaklaşmıştı ki adeta ona sürtünmüştü. Ardından yine uzun bir yolculukla Satürn’ün yanından geçerek onun yörünge hızından daha da güç almış ve karanlığın iyice derinlerine yollanmıştı. Daha fazla hızlanacağı yoktu ama zaten elden geçirilmiş ufacık bir madenci teknesinden beklenmeyecek bir süratle gidiyordu. Bir sivrisineğin kıç deliğinden daha ufak bir hedefi vurmak için milyonlarca kilometrelik boşluğu katediyordu.

 

“Abaddon Geçidi” – Enginlik Serisi 3. Kitap
Ön Okuma PDF

 



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın