Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Meteor – John Beynon

John Wyndham (10 Temmuz 1903 – 11 Mart 1969)

John Wyndham Parkes Lucas Beynon Harris adıyla 1903’te İngiltere’de doğan yazar 1930-39 yılları arasında farklı isimlerle (John Beynon, Lucas Parkes gibi), farklı türlerde hikâyeler yazdı. 1946’da “Mantıklı Fantezi” adını verdiği bir biçimi denemeye karar verdi. En bilinen yapıtları arasında ; Krizalitler (The Crysalids), Triffidlerin Günü (The Day of the Triffids) ve Chocky sayılabilir. Kitaplarıyla popüler kültürü ve zamanının ötesini etkilemeyi başarmış olan Wyndham’ın, Triffidlerin Günü ve Midwich’in Guguk Kuşları (Village Of The Damned adıyla) kitapları sinemaya da uyarlanmıştır.

Bu hikâye ticari bir kaygı olmaksızın, paylaşım amacıyla yayınlanmıştır.

 

Ev deprem olmuşçasına sarsıldı. Pencereler çatırdadı ve masanın üzerindeki bir bardak yere düşerek paramparça oldu… Büyük gürültü dışarılardan bir yerden gelmişti. Graham Toffts içki bardağını itina ile masanın üzerine koyarak;

“Bunlar da insanda sinir bırakmıyor! Yine bir roket denemesi galiba!” dedi. Sally pencereden dışarıya bir göz attı. Sonra başını sallayarak karşı çıktı.

“Sanmam. Roket sesine hiç de benzemiyordu.”

Perdeleri sonuna kadar açtı. Dışarıda zifiri bir karanlık vardı. Yağmur damlaları camları dövüyordu. Bu sırada kapı açıldı ve babası eşikte göründü.

“Duydunuz mu? Küçük bir meteor olmalı, bahçenin ardındaki tarla üzerinde bir ışık topu gördüm,” dedi ve koridora yöneldi.

Sally de onun peşinden gitmişti. Graham arkalarından yetişti. SalIy babasına itiraz ediyordu.

“Hayır, bu yüzden yemeği soğutmayalım. Roket mi, meteor mu, her neyse bekleyebilir. Yemekten sonra bakarız,” dedi.

Yemekten sonra elfenerleriyle yola koyuldular. Gürültünün geldiği yeri bulmak zor olmadı. Tarlanın tam ortasında küçük bir krater meydana gelmişti. Bir süre krateri dikkatle gözden geçirdiler. Bu sırada Sally’nin köpeği Mitty etrafIarında dört dönüyordu.

“Mutlaka küçük bir meteor olmalı,” dedi Sally’nin babası Mr. Fountain, “Yarın işçileri getirip burayı kazdırtalım.”

***

Onn’un günlüğünden:

Notlarıma, hareketimizden bir gün önce büyük liderimiz Cottafts’ın bize yaptığı konuşma ile başlayacağım. Forta’yı terk etmeye hazırlanan binlerce kişinin toplandığı büyük alanda, büyük liderimiz söze şöyle başlamıştı:

“Yarın buradan hareket edecek olan kürelerinizle Forta’dan ayrılacaksınız. Hepiniz bu işe gönüllü atıldınız. Sizi gönüllü olmaya iten kişisel nedenleriniz ne olursa olsun, yapacağınız işin ortak bir yanı var: Neslimizin mutlaka sürdürülmesi inancı. Forta’da sayısız yüzyıllardan beri yaşıyoruz. Büyük bir uygarlık kurduk, karşımıza çıkan her sorunu çözdük, fakat şu anda sorunların en büyüğü ile karşı karşıya kaldık. Forta, bizim dünyamız, artık yaşlandı. Üzerinde yaşamamızı imkansız kılacak bir dönem yaklaşıyor. Bunun içindir ki, şimdiden, yani, henüz sağlıklı ve güçlü iken yıldızımızı terk edip kendimize yeni vatanlar bulmalıyız. İşte, kürelerinizin sefere çıkış nedeni budur. Peki, nerelere gideceksiniz? Kürelerle yola çıkacak olanları ilgilendiren bu soruya cevap veremeyiz. Küreler uzayın dört bir yanına gönderilecektir. Gideceğiniz yerlerde ne bulacağınızı, başınıza neler gelebileceğini de bilmiyoruz.”

Büyük lider kısacık bir süre susmuş, sonra devam etmişti:

“Uygarlığımızın geleceği sizin ellerinizdedir. Gezegenimizin tarihini, kültürünü ve uygarlığını da taşıyarak yola çıkıyorsunuz. Onları kullanın. Onları iyi kullanın! Başka dünyaların canlılarına da bunları öğretin. Bununla da yetinmeyin. Onlardan da öğrenmeye çalışın. Geçmişe bağlı kalmayın. Unutmayın ki, geçmişe bağlı kalanların geleceği yoktur. Forta’yı terk ettikten sonra artık bizden yardım beklemeyin. Sizin için yapabileceğimiz bir şey kalmıyor, yaşadığımız sürece sizleri düşünmekten başka… ”

Büyük liderimizin sözleri işte bunlardı.

Toplantıdan sonra, teleskopla müstakbel dünyamıza tekrar baktım. Doğrusu grubumuz oldukça şanslıydı. Daha doğrusu bana öyle geliyordu. Gideceğimiz gezegen çok yaşlı olmadığı gibi, çok da genç değildi. Küçük mavi bir topa benziyordu. Astronomların söylediklerine göre üçte ikisi sular altındaydı, yani bizim daima sıkıntısını çektiğimiz suların…

Bütün umudumuz bu gezegenin kara kısmına iniş yapabilmekti. Aksi halde başımız daha ilk anda belaya girecekti. Korkuyor muyduk? Bunu kimse iddia edemez. Çünkü, kürelerimize yerleştikten sonra verilecek bir gazla hepimiz uyutulacaktık. Uyandığımız zaman ise artık yeni bir dünyada olacaktık.

Ya uyanamazsak! Ya hesaplar ters çıkarsa! O zaman da zaten bunları bilemeyecektik ki…

O gece, kürelere yeniden göz attım. Devasa şeylerdi. Madeni dağlara benziyorlardı. Gökyüzüne havalanabileceklerine inanmak çok zordu. Ama ister inanalım, ister inanmayalım, işte otuz tanesi, ertesi gün havalanmaya hazır bekliyordu. Bunlar belki de yazabildiğim son satırlar. .

Belki de yeni dünyamızda tekrar yazmaya devam ederim…

***

“Niye orayı kazıyorsunuz?”diye polis müfettişi hiddetle sordu. “Savaş Dairesinden uzmanlar gelip gerekli incelemeleri yapıncaya kadar elinizi sürmemeniz gerekirdi!”

Fountain soğuk bir sesle sordu. “Savaş Dairesi meteorları incelettirip de ne yapacak?”

Polis müfettişi bu defa gerçekten öfkelenmişti. “Bunun meteor olduğundan emin misiniz? Gökyüzünde meteorlardan başka şeylerde cirit atıyor. Bu kazdığınız yere gömülen şeyin de mutlaka meteor olduğunu kim iddia edebilir!”

“Fakat meteora benziyor.” Sally, bu çekişmeye son vermek için müdahale etmek ihtiyacını duydu.

“Pekala müfettiş, bir daha meteor düşecek olursa ne yapmamız gerektiğini şimdi öğrenmiş olduk. Şimdi gidelim de neyin nesidir bir göz atalım. Onu bir kulübeye taşımıştık.”

Kulübeye girdiler. İçerisi karanlıktı, sadece tavandaki küçük kirli bir pencereden ışık sızıyordu. ‘Meteor’ dedikleri şey ise, kulübenin tahta döşemesinin üzerinde duruyordu. Bu, 50-60 santim çapında madeni bir küre idi.

“Hiç gizli bir silaha benziyor mu?” diye sordu Fountain. “Modern bir roketten çok bir top güllesini andırıyor.”

“Orası öyle ama, bize de kesin emir var. Gökten düşen herhangi bir cisme, Savaş Dairesinin uzmanları inceleme yapmadan hiç kimse elini süremez.”

O ana kadar konuşmalara hiç karışmamış olan Graham, ileri atıldı ve elini metal topun üzerine koydu.

“Eh soğumuş sayılır.”dedi. ”Acaba neden yapılmış?”

“Demire benziyor.” diye cevapladı Fountain. “Ama yine de bir acayipliği var. Bir kere toprağa çakıldığı zaman çok kızgın değildi. Sonra beklendiği kadar da derine gömülmemişti.”

Müfettiş “Pekala.”diye lafı kesti. “Görülecek her şeyi gördük. Ama yine de Savaş Dairesi uzmanları gereken incelemeyi yapıncaya kadar ona kimse dokunmasın!”

Tekrar bahçeye gidiyorlardı ki, müfettiş birden bire durakladı. “Bu tıslama nereden geliyor?”

“Tıslama mı?” diye sordu Sally.

Tamamen kulak kesilmişlerdi. Evet, küreden bir tıslama geliyordu. Graham önce tereddüt etti sonra geri dönüp küreye doğru ilerledi. Üzerine eğilerek, kulak verdi.

“Evet,” dedi, “Ondan geliyor.”

Aynı anda gözleri kapandı ve birden bire yere yıkıldı. Sally ona doğru atıldı, diğerleri de Graham’ı alıp dışarı sürüklediler. Temiz havaya çıkar çıkmaz Graham gözlerini açtı.

“Ne oldu,” diye şaşkın şaşkın sordu.

Müfettiş “Tıslamanın küreden geldiğinden emin misiniz?” dedi.

“Tabii, tabii eminim.”

”Acayip bir koku duydunuz mu?”

Graham hayretle baktı. Sonra sordu. “Gaz mı demek istiyorsunuz? Sanmam.”

Müfettiş yaşlı adama döndü, “Meteorlardan böyle tıslama sesi gelmesi normal midir?” diye sordu.

“Bilmiyorum ama sanmam,” diye Fountain cevap verdi.

“Öyleyse,” diye müfettiş kesin kararını bildirdi. “Uzmanlar gelinceye kadar, kürenin kulübede el değmeden muhafaza edilmesi için bütün sebepler mevcut.”

***

Onn’un günlüğünden:

Uyandım. Neredeyiz? Hala Forta’da mıyız, yoksa yeni gezegende mi? Şimdilik bir şey diyemem. Küreye girdiğimizden beri ne kadar zaman geçtiğini de bilmiyorum. Bir saat mi, bir gün mü, bir yıl mı, yoksa bir yüzyıl mı? Ama herhalde bir günden fazla olmalı, çünkü bütün vücudum sızlıyor.

Bilginlerimiz demişlerdi ki:

“Hiçbir şey duymayacaksınız. Fakat uyandığınız zaman yolculukta vücudunuzun uğradığı aşırı zorlama yüzünden her yanınızın sızladığını hissedeceksiniz.”

Bu rahatsızlıkları gidermek için hepimize özel ilaçlar verilmişti. Bir tane yuttum, birkaç dakika sonra kendimi daha iyi hissetmeye başladım. Yeni bir gezegende olduğumuza hala inanamıyorum. Sanki kürelerimize kısa bir süre önce girmiş, elastik kompartımanlarımıza henüz yerleşmiştik. Kompartımana girdikten sonra bir düğmeye basarak meydana getirdiğim bir hava boşluğu ile, dış ve iç duvarlar arasındaki bütün bağlantıyı kesmiştim. Bu şişirme yüzünden, kompartımanın eni daralmış, yüksekliği azalmıştı.

Böylece, her yönden gelebilecek şok etkilerine karşı, kendimi güvenliğe almıştım. Artık bekliyordum. Ama neyi? Bilmiyorum! Zaten ondan sonra da ne olup bittiğini hatırlayamıyorum.

Şu anda yorgun ve bitkin beklerken, kompartımanımın dışarı ile teması tekrar kuruldu. Bize çıkış yolunu açacak olan matkabın gürültüsünü duyuyorum. Bu demektir ki artık yeni gezegenimizdeyiz. Çalışan pompalar, kürenin içindeki gazı boşaltıp, taze hava çekiyorlar. Yeni gezegenimizdeyiz! O güzel, mavi, HAYAT DOLU gezegende!!! Bütün ömrüm boyunca Forta’da ölü bir gezegende yaşamıştım. Kendim ve çocuklarım için gelecek olmadığını bilerek. Ama şimdi yeni bir dünyadayım. Çalışabileceğimiz, ümit edebileceğimiz, geleceği düşleyip kurabileceğimiz genç bir dünyada!

Büyük liderimizin sözlerini düşünüyorum:

“Yeni gezegende, size çok acayip gelecek canlılarla karşılaşabilirsiniz. Bu yaratıklar, çok akıllı da olmayabilirler. Fakat unutmayın ki, bulunacağınız yer onların dünyasıdır, ve sizin göreviniz, onları öldürmek değil, onlarla birlikte yaşamasını öğrenmektir. Onlarla işbirliği yapmaktır. Onlara kültürünüzü vermektir.”

***

“Peki, bu kediyi bana neden gösteriyorsunuz?” diye sordu uzman.

Komiser Brown, ölü siyah bir kediyi kuyruğundan tutarak cevap verdi.

“Neden olacak, herhalde Savaş Dairesi uzmanlarını ilgilendirir.”

“Savaş Dairesinin ölü kediler ile ilgisi ne?”

Komiser izah etti:

“Böylesi ilgilendirir sanırım. Memur arkadaşlarla birlikte kulübeyi inceliyorduk. Kürenin durumunda yeni bir gelişme var mı? diye bakmak için içeri girmiştik. Gaz tehlikesini göz önünde tutarak, dikkatli davranıyorduk. Bu defa tıslama kesilmişti. Küreye yaklaştım, yakından incelemeye başladım. Bu kez de bir vızıltı kulağıma çarptı.”

“Vızıltı mı?” diye tekrarladı uzman, “Yani tıslama mı demek istiyorsun?”

“Hayır efendim, vızıltı. Bir matkap vızıltısına benziyordu ama sanki çok uzaklardan geliyordu ses. O zaman kürede hala bir şeyler olup bittiğini fark ettim ve memurlarıma uzak durmalarını emrettim.”

“Kedi ölüsü ile lafa girip, vızıltıyla bitirdiniz,” diye çıkıştı uzman.

“İşte benim de size anlatmak istediğim asıl bu. Bahçede oturmuş kulübeyi gözetliyorduk ki birden kedi kulübeye doğru gelmeye başladı. Önce aldırış etmedik. Fakat aradan yarım saat geçmişti ki kediyi kürenin yanında ölü bulduk.”

“Gazdan ölmüş olabilir mi?” diye sordu uzman.

“Hayır, gazdan değil! Bakın… “

Komiser, bahçe masasının üzerine kediyi uzatıp, kafasını uzmana gösterdi. Kedinin kafasının alt tarafında küçük bir delik vardı. Deliğin etrafındaki tüyler yanmıştı. Komiser, cebinden ince bir tel çıkartarak bu delikten içeri soktu. Telin ucu, kedinin başının üzerindeki deliğin öbür yanından çıktı.

Uzman deliğin öteki ucunu da dikkatle inceledi. Onun etrafındaki tüyler de yanmıştı. Ne olabilirdi bu? Mikroskobik bir tabanca ile mi ateş edilmişti? Yaranın iki yanındaki tüyler neden yanmıştı?

“Ne dersiniz?”diye sordu komiser.

“Bir şey diyemem.”

“Küre şimdi ne alemde? Hala vızıldıyor mu?”

“Hayır efendim. Tekrar yanına gidip kediyi bulduğumuzda artık herhangi bir ses gelmiyordu.”

“Öyleyse beklemekten başka yapacak bir şey yok. Savaş Dairesi yetkilileri herhalde birazdan gelir.”

***

Onn’un günlüğünden:

Korkunç bir yer burası. Hayal gücünü de aşan bir cehennem. Bu lanet olası yerde nasıl yaşayacağız?! Buraya uygarlık getirmek mümkün mü? Karanlık bir mağarada gizleniyoruz şimdi. Yeni liderimiz lss. Birazdan ne yapmamız gerektiğini açıklayacak. Şu anda tam 964 kişiyiz. 964 kişi! Oysa 1000 kişiydik. Neler gelmedi ki başımıza.

Matkabın sesi nihayet durmuştu. Demek ki artık yeni dünyamıza giden yol açılmıştı. Kişisel eşyamızı alarak kompartımanlarımızdan çıktık ve merkezi salonda toplandık. O andaki liderimiz Sunss, her şeyin hazır olduğunu söyledi. Artık küreden çıkabilirdik. Dedi ki:

“Artık küreyi terk ediyoruz. Şu andan itibaren tek şeye ihtiyacımız var: Cesaret! Başımıza neler geleceğini bilemeyiz. Her şey mümkün. Fakat, başımıza ne gelirse gelsin, asla aklımızdan çıkartmamalıyız ki, bizler uygar yaratıklarız ve uygar yaratıklar gibi davranmalıyız.”

Sonra ilk olarak o, delikten çıktı, bizler de kendisini izledik. Yeni dünyayı nasıl tasvir etsem bilmem ki? Gece olmadığı halde, karanlık ve kasvetli. Işık, bu karanlık ve kasvetli gökyüzünde asılı duran kocaman gri bir levhadan geliyor. Neyin nesi bu levha? Güneş mi??? Dört köşe ve iki kalın siyah çubukla dörde bölünmüş…

Beklediğimiz yer de hayli acayip. Küçük, çok küçük taşlarla kaplı. Büyük bir tarla gibi. Bekleştiğimiz yerin yanında, hemen hemen benim boyumun genişliğinde bir uçurum var. Bu uçurum, daha doğrusu hendek, tarla boyunca düpedüz uzanıyor. Biraz ötemizde, buna paralel olarak bir başka hendek daha uzanıyor. Sanıyorum aynı şekilde başka hendekler de var fakat o kadar uzaktalar ki iyi seçemiyorum.

Arkadaşım Niss yanımda duruyordu. Bu geometrik dünya ve dört köşe güneş hakkında bana bir şeyler anlatmak istedi. Kendisine kızdım ve diğer arkadaşları ürkütebilecek şeyler söylemekten sakınmasını istedim. Nihayet hepimiz kürenin dışına çıkabildik. Tam toplu halde yürümeye hazırlanıyorduk ki, garip bir sesle irkildik. Bu, sanki dev bir yaratığın çok yumuşak ayak sesleriydi. Nitekim daha harekete geçmeden, küremizin ardında korkunç bir canavarın görüntüsü belirdi. Çeşitli canavarlardan söz eden birçok seyahat hikayeleri okumuştum. Fakat şu anda karşılaştığımız türden bir canavarı hayal bile edemezdim. önce, dev bir surat belirdi. Surat üstümüze üstümüze geliyordu. Karaydı bu surat. Karanlıkta onu iyice görebilmemiz çok zor oluyordu. Canavarın pırıl pırıl parlayan iki yeşil gözü ve iki acayip kulağı vardı.

Bir an durakladı. Yeşil gözlerini kapatıp açtıktan sonra bizlere daha da yaklaştı. Yürümesini sağlayan bacakları dev sütunlara benziyordu. Bu dev bacaklarına rağmen, inanılmaz bir çeviklikle hareket ediyordu. Kafasını iyice üzerimize eğerek, bizleri dikkatle süzdü. Yakından bakınca, suratı daha da korkunç görünüyordu. Birdenbire ağzını açtı! Muazzam, karanlık bir mağaraya benziyordu içi. Ağzından sarkan kırmızı dili öylesine büyüktü ki en azından on arkadaşımızın rahatlıkla sığabileceği bir küreğe benziyordu.

Bazılarımız paniğe kapıldılar. Canavara en yakın yerde bulunanlar geriye doğru kaçışmaya başladılar. Bunun üzerine canavar ayağını kaydırarak ilk darbesini indirdi. İçimizden 24 kişi bir anda yere cansız serilmişti. Sunss hariç hepimiz adeta felç olmuştuk. Sunss birdenbire canavara doğru koşmaya başladı. Canavar bir darbe daha indirdi. Bu kez 11’imizi öldürmüştü.

Tekrar kendisine göz attığımda, Sunss’u canavarın pençeleri arasında gördüm. Işın tabancası elindeydi. Kendisine tepesinden bakan canavarı korkmadan gözlüyordu. Sonra ışın tabancasını kaldırarak nişan aldı. Ufacık bir ışın tabancası böylesine dev bir canavara ne yapabilirdi ki? Ama Sunss, benden daha zeki ve daha cesurdu. Canavar, birdenbire, sessiz sedasız olduğu yere çöküverdi. Ama Sunss da altında kalmıştı. Cesur bir kişiydi o..

Ve lss liderliğe geçti. Yeni liderimiz, öncelikle, bu gibi canavarlardan kendimizi sakınabileceğimiz güvenilir bir yer bulmaya karar verdi. Böyle bir yer bulur bulmaz, gerekli araç ve gereçlerimizi küreden çıkartıp, ondan sonra ne yapacağımızı rahatlıkla düşünebilirdik. lss, iki derin hendek arasında uzanan tarla boyunca ilerlememizi emretti. Uzun bir yürüyüşten sonra dikdörtgen biçiminde koyu kırmızı bir uçurumun yanına ulaştık. Uçurumun yanında, onun derinliklerine uzanan bir mağara bulduk. Mağara yusyuvarlaktı.

Belki de Niss, geometrik bir dünyaya geldiğimizi söylerken çok haklıydı. Mağara şimdilik canavarlardan korunmamızı sağlayacak gibi görünüyordu. Çünkü onların giremeyeceği kadar dardı. Daha sonra yine korkunç bir şey oldu. lss ve yirmi kişilik bir grup küremizin bulunduğu alandan dışarı çıkmak için başka bir yol bulup bulamayacaklarını araştırmak üzere mağaranın derinliklerine dalmışlardı.

Küremizin bulunduğu diyorum! Daha doğrusu eski yeri. Çünkü küremiz artık yerinde yok. Akıbetini de bilmiyoruz. lss uzaklaştıktan sonra mağarada oturmuş bekliyorduk. Bir süre hiçbir şey olmadı. Bu dünyada öldürdüğümüz canavardan başka bir yaratık olmadığına kanaat getirmeye başlamıştık ki, kürenin bulunduğu alan birdenbire aydınlandı. Ölü canavardan defalarca büyük bir başka yaratık peydahlanıp, onu havaya kaldırdı. Sonra ölü canavarı alıp götürdü, ortalık tekrar karardı.

Gördüğüm şeyleri ne doğru dürüst anlayabiliyor ne de izah edebiliyorum. Bu yüzden, gözlerimle gördüğüm her şeyi aynen yazıyorum. Yine uzun bir süre geçti. Bizden ayrılalı epey zaman geçmiş olan lss ve arkadaşlarımızı adamakıllı merak etmeye başlamıştık ki, o korkunç olay patlak verdi. Alan yeniden aydınlandı. Mağaranın dışında büyük bir gürültü koptu. Dışarıya göz attım. Gördüğüm şeyler karşısında gözlerime inanamıyordum. Tarlaya birkaç yaratık daha geldi. Küreye yaklaştıkları zaman bunların bizim dev küremizin üç dört misli yükseklikte olduklarını fark ettim. Bu yazdıklarımı Forta’da kim okusa inanamaz. Ama ister inanılsın, ister inanılmasın, gerçeğin ta kendisi bu…

Yaratıklar küreye şöyle bir baktılar sonra ön ayaklarını uzatıp, yerden kaldırdılar onu. Evet, evet… O koskoca maden dağını KALDIRDILAR ve GÖTÜRDÜLER. Yüzlercemiz mağaradan dışarı fırlayarak çılgınca bağırmaya ve ağlamaya başladık. Ama ne yapabilirdik ki?! Yaratıklar o kadar uzaktaydılar ve o kadar kocamandılar ki, ışın tabancalarımızla öldürebileceğimizi düşünmek aptallık olurdu.

İşte, artık küremiz de yok. Onunla birlikte bütün araç ve gereçlerimiz de kayboldu. Yeni dünyamızı kurmaya başlayabileceğimiz hiçbir şeyimiz kalmadı artık. Çok geçmeden lss’le giden iki arkadaşımız dehşet içinde geriye döndüler ve başarından geçen korkunç şeyleri anlattılar. Dediler ki:

“Iss’le birlikte mağaranın derinliklerine daldıktan bir süre sonra, bir tünele ulaştık. Tünel çok karanlıktı ve içeride acayip kokulu ağır bir hava vardı. Birkaç kez çeşitli yaratıkların saldırısına uğradık. Bazıları altı, bazıları ise sekiz bacaklı idi. Büyük, bizden çok büyüktüler. Kafalarında ve ayaklarında kıskaçları vardı. Ancak, çok geçmeden bunların sadece saldırırken tehlikeli olabildiklerini fark ettik. Çünkü zekadan yoksun ilkel yaratıklardı. Bunları ışın tabancalarımızla öldürmek pek de zor olmadı.

Bunlarla birkaç savaş yaptıktan sonra bir düzlüğe ulaştık. Ve sonra tekrar geri dönmeye karar verdik. Facia işte bu geri dönüş sırasında oldu. Birdenbire korkunç gri yaratıkların saldırısına uğradık. Bunlar, bize ilk saldıran siyah canavarın hemen hemen yarısı kadardılar ama giderken tünelde rastladıklarımıza göre de çok büyüktüler. Aramızda korkunç bir çarpışma oldu. Biz canavarları öldüremeden, onlar çoğumuzun canına kıydılar. Ölenler arasında lss de vardı. Kala kala işte size bu korkunç serüveni anlatabilen biz ikimiz kaldık.”

Şimdi ne yapabilirdik? Canavarlarla çevrili bu korkunç gezegende araçsız, gereçsiz ne yapacaktık? Bu kez liderliği Muin üstlendi. Yeni liderimiz tünelde ilerlememize karar verdi. Ya bu tünelden düzlüğe ulaşacak ya da burada açlıktan kırılacaktık. İlerde başımıza neler gelecek? Bilmiyoruz… Oysa o kadar da masum ve küçük bir şey istiyoruz ki… Sadece barış içinde yaşamak ve çalışmak…

***

Ertesi gün Graham Londra’dan geri döndü. “Pekala delikanlı,” diye Fountain sordu,

“Şu bizim meteordan bahset. Neyin nesiymiş? Gerçekten meteor muymuş?”

Graham açıklama yapmaya başladı. “Hayır, meteor değilmiş. Fakat neyin nesi olduğunu onlar da bilemiyorlar. Ama en iyisi her şeyi baştan anlatmak. Londra’ya gittiğim zaman bu incelemede benim de hazır bulunup bulunmamam konusu uzun uzadıya tartışıldı. Sonunda incelemeyi izlemem kabul edildi. Meteor, araştırma laboratuvarında dikkatle incelendi. Meçhul bir madenden yapılmış. Bir yerinde bir buçuk santimetre çapında bir delik vardı. Uzmanlar küreyi kesip içinde ne olduğunu görmeye karar verdiler. Küre kesildiğinde şaşkınlıkları bir kat daha arttı.”

Sally merakla atıldı. “Neden? Ne oldu ki?”

“Hiçbir şey olmadı. Ama kürenin som metal olduğunu sanıyorlardı. Kesince hiç de öyle olmadığını gördüler. On beş santim kalınlığında, kalın metal bir çeperi vardı. Sonra gene meçhul bir maddenin yumuşak tozundan meydana getirilmiş 2-3 santim kalınlığında ikinci bir zırh geliyordu. Bu yüksek kaliteli bir izole maddesiymiş. Kürenin içinde ise, lastik gibi bir maddeden yapılmış yüzlerce hücre vardı. Fakat içleri boştu. Ayrıca daha büyük hücreler de vardı. Bu büyük hücreler ise ancak mikroskobik araçlarla görülebilecek kadar ufak tüpler, tozlar ve çeşitli araçlarla doluydu. Şimdi uzmanlar bütün bu şeyleri tek tek inceliyorlar.”

Fountain sordu. “Peki, neyin nesi olabilir bu?”

“Kim bilir? Uzmanlardan birisi, bunun kozmik uzaydan bize gönderilmiş yapay bir meteor olabileceğini ileri sürdü. Fakat bu tahmini kimse ciddiye almadı.”

“Eğer öyleyse harika bir şey.” dedi Sally.

“O zaman uzayda tek başına değiliz demektir. Bizimle temasa geçmek isteyen başka zeki yarratıklar da var herhalde.”

Bu sırada bahçeden bir köpek havlaması duyuldu. Sally sustu. Havlama sonra birden ulumaya dönüştü sonra da arkası kesildi.

Sally, “Bu benim köpeğim, Mitty!” diye bağırarak bahçeye fırladı. İki adam da peşinden koştular.

“Mitty! Mitty!” diye sesleniyordu Sally ama cevap yoktu.

Sesin geldiği yana, sola döndüler. Kulübenin yanındaki çimenlerin üzerinde beyaz bir külçe yatıyordu.

“Ah canım Mitty’m,” diye bir çığlık attı Sally, “Ölmüş galiba!”

Köpeği kaldırmak üzere diz üstü çöktü.

“ÖLMüŞ. Bu da ne…”

Sally konuşmasını tamamlayamadı. Ayağa kalktı , bacağını tutuyordu.

“Ah, galiba bir şey soktu!”

Gözleri yaşarmıştı. Babası köpeğe bakarak, “Neler dönüyor yahu burada?” diye söylendi. “Bunlar da neyin nesi? Karınca mı ne?”

Graham da yere baktı. “Hayır karınca değil. Neyin nesi olduklarını ben de anlayamadım.”

Yerde dolaşan küçük yaratıklardan birini eline aldı. Beş santim boyunda, acayip bir yaratıktı bu. Sırtı yuvarlaktı, karın kısmı ise yassıydı. İri bir uğur böceğine benziyordu. Koyu kırmızı renkteydi. Dört kısa bacağı vardı. Yaratığın başı yoktu. Vücudunun üst kısmında iki gözü, gözlerinin altında da ağzı vardı. Ön ayağı ile çimen ya da tel parçasına benzer bir şey tutuyordu.

Graham ansızın elinde bir yanma hissetti ve yaratığı yere fırlattı.

“Ah!!! Sokuyor,” diye bağırdı. “Ne olduklarını bilmiyorum ama tehlikeli olabilirler. Mitty’yi öldürenler de belki bunlardır. Bir sprey getirin de ilaç sıkalım.”

“Kulübede bir tane olacaktı,” dedi Fountain ve sonra kızına dönerek, “Bacağın nasıl?” diye sordu.

“Hala sızlıyor.” Sally’nin gözleri yaş içindeydi.

Graham elinde spreyle döndü. Etrafına bakındı. Yüzlerce küçük kırmızı yaratık kulübenin duvarına doğru kaçıyorlardı. Spreye parmağı ile dokunarak böcek öldürücü ilaçtan püskürttü.Yaratıklar önce sırtüstü devrilip bir süre bacaklarını kıpırdatarak can çekiştiler. Sonra hepsi kaskatı kesildi.

“Tamam! Hepsinin hesabını gördüm.” diye kasılarak konuştu Graham. “Ne tuhaf şeyler. Nereden gelmiş olabilirler ki?”

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi