Bilimkurgu Bilimkurgu Hikaye Hikayeler

Kolektif Hikayeler: #5

Kolektif Mini Hikaye oyunumuz 5. tur ile devam ediyor. Tabii ki her oyunda olduğu gibi, yine kuralları biraz değiştirdik.

Yeni Oyun – Yeni Kurallar:

  1. “Ben, kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım.” dedi… ile başlayacak tüm hikayeler.
  2. En az 2 cümle – en fazla 400 kelime sınırımız var.
  3. Hikayeler birbiri ile alakalı ya da alakasız olabilir.

Siz de katılmak isterseniz, aşağıdaki yorumlarda buluşalım.

#5 numaralı oyunumuzun katılımcıları; İlker, Müge, Gürkan, Fatmagül, Mehmet, Altuğ, Pınar ve Özgüç oldu.

İlker

“Ben, kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım.” Kulaklarım çınlıyor. En son o patlamayla sol kolumun omzumun hizasından koptuğunu anımsıyorum. Doğru hatırlamışım. Kalan parçaları bir araya getirip omzuma zımbalamışlar. İçinde bulunduğum çukurdan çıkmaya çalıştım. Eh densizler, attınız çukura bari düzgün biçimde gömün beni de usulünce bedenim toprağa karışsın. Fakat görünüşe bakılırsa toprak da beni istemeye pek niyetli değil. Keşke kolumu da biraz daha düzgün tuttursaydınız. Sadece altı zımba yeter mi? Kızdığım şeye bak. Herifler seni gömmekten imtina etmişler sen hala kolum diyorsun.

Şöyle baktım üzerime. Kıyafetim, toz ve birkaç küçük söküğü saymazsak iyi durumda. Zorlanarak çıkmayı başardım çukurdan. Mezarlık gibi bir yerde değilim. Ağaçlık alanda kör topal ilerledikten sonra tepelik bir yerde olduğumu idrak edebildim. Yukarıda açık mavi gökyüzünü, karşımdaysa lacivert denizi görünce keyfim yerine geldi. Kolum zımbayla tutturulmuş, ölü mü diri mi ne olduğumdan emin değilim ama güneşten ve denizin renginden keyif alabiliyorum. Kulağımdaki çınlamanın yerini Gilbert Becaud’un Nathalie şarkısı aldı. Rüzgarı da arkama alarak tepeden aşağıya bizim kasabaya doğru inmeye başladım. Kasabada sessizlik hakimdi. Yarısı çökük iskele kıyısındaki kahvehanede gördüğüm ilk tabureye oturdum. Tam karşımda, iskelenin çatlak beton sathının üzerinde kedilerce bol kemirilmiş bir balık kafası duruyor.

“Naber? Toprak seni istememiş.” dedi.

“Evet olmadı. Zaten toprağın insanı olamadım hiçbir zaman. Kahvemi içtikten sonra denize gideceğim. Beni alır belki yanına.” dedim.

Fakat kahvehane kapalıydı. Kimbilir kimin düğünü ya da cenazesi için toplanmıştı kasaba ahalisi. Işığı, renkleri ve rüzgarı hissedebiliyorum ama kahvenin tadını da hissedebilir miyim? Düşünmeye gerek yok. Bu zamana kadar içtiklerine say. İskeleye yöneldim, yerden kemirilmiş balık kafasını da aldım. Yalnız gitmeyeyim. Misafirliğimiz uzun sürecek gibi…

Müge

BOŞ ODA BULUNUR

“Ben, kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım.” dedi Frank. “O yüzden bu işin imkansız olduğuna inanmıyorum. O robotu durdurmanın bir yolunu bulacağım.”

Sigara ile dandik otel temizleyicisi kokan odada George ona inanmaz gözlerle baktı. Ama cevap vermekten korktu çünkü Frank’in gözlerindeki bir şey söyleyeceklerinin bir işe yaramayacağını anlatıyordu.

“Onu resepsiyonun oraya süreceğim, bir kapıdan girip diğerinden çıkacağım, o sırada sen de kapıları kilitleyeceksin. Anlaştık mı?”

George, arabalardaki sallanan köpekler gibi kafasını aşağı yukarı salladı. Frank perdeyi azıcık aralayıp baktı, etraf temiz gözüküyordu. Masanın üstündeki pompalı tüfeğini kaptı. George’a onu takip etmesini işaret etti ve sessizce kapıdan süzüldü.

Gürkan

“Ben, kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım.” diye anlatmaya başladı yaşlı adam gemiden inen ekibe.

“Hangi yıldayız? 4563 mü dediniz? Öyleyse gemimiz buraya düşeli 33 yıl olmuş. Gemide 60 kadar yolcu vardı. Hepsini tanımazdım tabi ama… 19 kişi o gemiden sağ çıktı. Gerçi herkes iyi durumda değildi ya. Ahmet ve neydi adı?… Hah Alex. O ikisi ilk gün öldü. Zaten ağır yaralıydılar. Sonra Betty gitti. Yürürken düştü ve kafasını çarptı. Bir daha kendine gelemedi. İlk yıl 6 kişi daha öldü. Hastalık, kaza, zehirlenme ve hayvan saldırısı. Biliyor musunuz bu gezegende çok zehirli hayvanlar var. Zor yoldan öğrendik. Sonra burada yaşamaya alıştık. 10 kişi iyi bir ekip olduk. Ama burası zorlu bir gezegen, her birkaç yılda bir birisini kaybettik. Soğuktan, sıcaktan, hastalıktan ve hatta açlıktan. On beş kış önce de karımı kaybettim. Mary… Aşkı böyle bir yerde bulabileceğim hiç aklıma gelmezdi. Ama çok mutlu olduk. Başka çiftlerde oldu tabi. Ne dediniz? Hah evet, çocuk yok. Kimsenin çocuğu olmadı. Belki gezegenin havasından suyundan bir mikrop bir virüs. Bilemiyorum. Bilemiyorum… En son Edward öldü. Dört kış önceydi. Demek beni kurtarmaya geldiniz ha?”

Gezegene inen ekip hafiften kafayı kırmış olan yaşlı adamın anlattıklarını dinlerken gördüklerine ve duyduklarına inanamıyordu. Kendi dertlerini bir yana bırakmış, uzay haritalarında “çok tehlikeli, kesinlikle iniş yapılmamalı” olarak etiketlenmiş bu gezegene geminin arızası sonucu mecburi iniş yaptıklarını ve muhtemelen yardım gelinceye kadar kendilerinin de burada mahsur kaldıklarını ihtiyar adama nasıl söyleyeceklerini düşünüyorlardı.

Fatmagül

Ben kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım.” dedi şaşkınlıkla. Holografik savaş simülasyonu, beklemedikleri bir hızla Kaya’nın takımını hezimete uğratmış ve geriye sadece iki kişi kalmıştı. O da kazanabilmek için son çare olarak rakip grubun içine dalmış ve el bombasının pimini çekmişti. Patlama sonrasında etrafındaki bütün rakip hologramlar yok olmuştu ama o hala oyundaydı.

Koşarak yanına gelen takım arkadaşı büyük bir coşkuyla ona sarılıp “Kazandık!” diye bağırdı. Kaya, midesinden boğazına doğru hücum eden heyecanını zorlukla bastırarak, “Ama nasıl oldu bu?” diye sordu. Arkadaşı gülümseyerek göz kırptı. Kaya’nın zor zaptettiği heyecanı birden gerisingeri midesine oturdu,

“Hile mi yaptın?”. Arkadaşı cevap verdi, “Sakin ol, hile modunu ben açmadım. Sadece açık olduğunu fark ettim. Bilmem farkında mısın ama 6 kişiye karşı savaşmamız gerekiyordu, 12 değil”.

Demek bu yüzden bu kadar çabuk dağılmıştı takımları. Kaya merakla sordu, “Ama yine de bir şifre girmiş olmalısın. Şifreyi nasıl tahmin ettin?”. “Oyun tasarımcısını hatırlamıyor musun?”, diye sordu arkadaşı, “Uzun saçlar, çeneye kadar uzanan bıyık, parmaklarda dev yüzükler…”. Kaya hatırlamıştı. Holografik simülasyon stüdyosunun girişinde kısa bir süre sohbet etmişlerdi oyun tasarımcısıyla. İlginç bir herifti doğrusu. Geçen yüzyıldan kalma bir şarkıcı olan Barış Manço gibi giyinmişti.

“Hatırladım”, diye cevap verdi. Arkadaşı devam etti, Barış Manço’nun bin derde deva geldiğini düşündüğü bir reçetesi var ya, küçükken beraber söylerdik hani?. Kaya şifrenin ne olduğunu anladı ve gülümseyerek cevap verdi, “Nane, limon kabuğu!”

Mehmet

Ben kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım.

En son hatırladığım, kamyonun üzerimize geldiği ve seni korumak için önüne geçtiğim.

Sonrasında tek bildiğim parmağımdaki yüzüğün kaybolduğu ve yalnız başıma kaldığım, senin olmadığın paralel bir evrende.

Altuğ

“Ben, kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım.”

“Evlâdım sen şok bile geçirmiyorsun. Kâbus görmüşsün. Bütün mangan ölmüş değil, hepsi tüplerinde uyuyor. Operasyona yarın çıkılacak, senin ne işin var benim odamda gecenin bi’ yarısı?”

“Ama komutanım ben buraya kadar 30 kilometre geldim. Anlattığım gibi oldu olay, pusuya düşürdükleri vadi…”

“Nöbetçi Onbaşı! Evladım, gidin, alın bu askerin bedenini revire götürün, tabip yüzbaşı Yavuz Bilmemkim vardı bugün, o bir baksın. Kâbus gören, yattığı yerden, benim şahsi ekranıma bağlanıyor yahu! Baba ocağı değil koçum burası asker ocağı! Hadi!”

“Komutanım benim bacağım yok. Hissedemiyorum!”

“Banane oğlum! Bana beynin lâzım, o da sağlam lâzım! Onbaşı, bu oğlan operasyona katılamazsa kısa dönemlerden birini hazır etsinler, mühendis, öğretmen falan bir şey bulun, devletin droidini düzgün kullanacak bir sürücü istiyorum yarın. “

“Emredersiniz komutanım!”

Pınar

Ben kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım.” diye diye dolanan delinin tekiydi. Hiçkimse ne adını ne de geldiği yeri biliyordu. Keçeleşmiş saç sarmaşığı kısacık bir an aralanıp da gözleri ortaya çıktığında, bakışları sizi çivilerdi olduğunuz yere. Donup kalmanıza anlam veremeyen şaşkın yüzüyle karşınızda öylece dikilir ve neden sonra küçümseyen bir tavırla çekip giderdi.

Her gün bu tedirgin karşılaşmalara alışan bünyemiz onun yokluğunu hemen fark etmişti. Hani neredeyse özleten bir endişeydi bu. Birdenbire karşınıza çıkacağını bilmemek güven vereceğine daha da çok sağı solu kolaçan etmemize sebep olmuştu. Deliydi meliydi ama bizimdi yani. O yüzden sokak sokak aradık onu.

Önce iletişim kulem dediği, paslı teller, plastik pipetler ve daha bir sürü ıvır zıvırdan ibaret kafesimsi yere baktık. Yoktu. Geceleri altına sığındığı hurdalardan yapılma derme çatma gemisinde bile değildi.

Uzay makinası yapacağım diye tutturmuştu bir ara. O da neyse artık! Kapı kapı dolaşıp, gözden çıkardığımız çer çöpü toplamıştı özenle. Günler boyunca arı gibi çalıştığını gördük. Birbirine bağlanan tencereler, tavalar, içi dışına çıkmış kablolar, ucube bir sanat eseri gibi gözlerimizin önünde yükseliyordu. 

Hemen oraya, şaheserini diktiği yere koştum. Yoktu. Tencerelerin de bizim delinin de yerinde yeller esiyordu. Tam ümidimi kaybedip dönecekken pırıltılı bir şey ilişti gözüme. Bizim deli ve iki tane koca kafalı gri adam, tencere-tava makinasını arkalarına almış selfie çekmişler. Daha önce hiç görmediğim bir malzemeye basılı fotoğrafa ağzım açık bakarken altta bir yazı beliriverdi;

“Her şey için teşekkürler. Kaçtım ben, bye!”

Özgüç

Ben, kendim de ölmüş olmalıydım ama hala buradayım. Kollarım, bacaklarım, kıyafetler ve hastane odası. Her şey tamam görünüyor. Takvime bakıyorum; 19 Mayıs. Demek ki üç gün kendimde değilmişim. Öncesi aklımda ama; mide kanseri. Kırk iki yaş için şaşırtıcı demişti doktor, “Aile öyküsü” diye de eklemişti. “Genetik yatkınlık nedeniyle ender de olsa bu yaşlarda görülebiliyor.”

Hastaneye yatana kadar normal yaşamaya devam ettim, kimseye söylemeden. Şu kanseri yendi hikayelerine hiçbir zaman ısınamadım. Hayatım boyunca mücadele ettim, yeni bir savaşa giresim yok.

Hüseyin’le paylaştım bir tek, Kuzuyayla kampında. Utanmak sıkılmak bilmez, gamsızdır. Babası çok zengin. Bir zaman sonra çekinerek açtı konuyu; henüz tamamlanmamış, hatta başlarındaymış. Yine de denemeye değer diyordu. Gizli bir projeymiş. “Çok ileri bir teknoloji, hayal etmen bile güç.” “Uğraştırma beni.” dedim. “Bir şey yapmana gerek yok.” diye atıldı. “Son zamanlarını benim söyleyeceğim hastanede geçirmen yeterli.” Başını eğdi sonra. “O kadar da gamsız değilmişsin.” dedim. Gözlerindeki nemi göstermemek içindi herhalde, kafasını çevirdi.

Razı geldim. Uçakla götürdüler beni; Klxer İleri Araştırmalar Enstitüsü. Çok yük olmamışımdır umarım diyesim geldi, ne kadar kötü bir espri. Ne de olsa elli, bilemedin elli beş kiloydum artık. Mütevazi odamda yatarken “Bizimle iletişim kurabileceğini düşünüyoruz.” demişti Hüseyin. “Ancak hala eksikler var. Düzenli aralıklarla yenilenecek. Doğrudan müdahale etmeyeceğiz ama ne tür etkileri olacağını da kestiremiyoruz. Tüm güncellemeler sen uykudayken yapılacak.” 

Ne demek istediğini düşünmedim bile. Riskli bir şey olduğu için beni tercih ettiklerini anlayabiliyordum. Sonrasını hayal meyal hatırlıyorum. Kanser galibiyetini ilan etmişti. Dünyamdaki sonsuz hiçlikte iki gün anca yaşar, hızlanmalıyız, bitiyor türünden sözler uçuşuyordu sadece. Bilincimin kendini gösterdiği kısacık anlarda, insanların kafama bir şeyler taktığı ve ciddi ciddi konuştuklarını anlayabiliyordum. Son hatırladığım şey 16 Mayıs’tı.

Doğruldum. Fiziksel olarak mükemmel durumdaydım. Bir şeyler değişmişti ama tarif edemiyordum. Öteki dünya değil, inanmıyorum zaten. Bedenimin öldüğünü hatırlıyorum. Zihnimin de zamanı gelince tüplü televizyonlar gibi kapanacağını ve ölümün tamamlanacağını düşünmüştüm. Yanılmışım. 19 Mayıs. Kalkarken üzerimdeki kağıdı fark ettim.

Eğer bu satırları okuyabiliyorsan gerçek dünyadan sanal ortama ilk zihin transferini gerçekleştirmişiz demektir. Cesaretin yeni bir çağın açılmasında önemli rol oynadı. Keşfettikçe bu dünyada eksikler olduğunu göreceksin. Her uykuya daldığında zenginleştirmeler ve güncellemeler yüklenecek, şaşırma.  Ortamı olabildiğince gerçek dünyaya benzetmeye çalıştık. Bir şekilde bize e-posta atmanı rica ediyoruz. Şimdilik iletişimimizin tek yolu bu. İmza: Hüseyin.

Yeni bir dünya, iletişim, güncellemeler. Bunca zamandır içerisinde bulunduğum umutsuz ruh halim bana şaşırmamayı öğretmişti. Yapılanın büyüklüğünü anlayabiliyordum ama etkilenmemiştim. Hele yeni bir mücadele fikri hiç cazip gelmiyordu. İletişim kurmamaya karar verdim. Acaba Kuzuyayla’ya gidebilir miydim?

 

Okuduğunuz için teşekkürler

Fikirlerinizi paylaşmanız bizi çok sevindirir.
Yorum yazarak bizi daha iyi içerikler hazırlamak için destekleyebilirsiniz.

Düşüncelerini Paylaş



avatar

Kayıp Dünya

Kayıp Dünya Editörleri tarafından yayınlanmaktadır.

Yorum Yapılmamış

Yorum yazmak için tıklayın

Kayıp Dünya Aylık Arşivi