BÜYÜCÜNÜN GÜNLÜĞÜ – 1

0

Uzandı, üstü cilayla parlatılmış olan, deri kaplı defteri sanki bir bebeği tutuyormuşçasına nazikçe raftaki yerinden alıp, masanın üstüne yerleştirdi. Bu siyah kaplı defterde yaşlı adamın tüm hayatı, sanki kelimelerle ifade edilince önemini ve heyecanını yitiriyormuşçasına sakince ve büyük bir bilgenin ağır başlılığıyla oturuyordu. Adam uzun ve artık kemikleşmiş parmaklarıyla defterin kabını okşadı. Sanki geçmişteki unutulmuş günleri ya da eski dostları selamlıyor gibiydi. Bu defterde sadece bir adamın değil, bir büyücünün yaşamı vardı. Hatta Astinus’un dev kütüphanesiyle karşılaştırılamasa bile bir kıtanın, bir dünyanın bile hayatını – en azından belli bir zaman dilimindeki- bulabilirdiniz. Tabii ki, sıradan ölümlülerin, değil bu defterdekileri okuma, yanına yaklaşma şansları bile olmayacaktır. Krynn üzerindeki en güçlü büyücüler, ancak onun üstündeki kilit büyüsünü açabilirler ve büyük ihtimallede hiç biri bunun denemeye çalışmaz. İçinde ne gibi gizler saklasa da, bir büyücüye ait olsa da, bir günlük her zaman bir günlüktür ve ufak da olsa bir saygıyı hakeder.
Sandalyesine oturmadan önce, yapması gereken son şeyi yaptı. Bir örtüyle üstü örtülmüş ve saklanmış olan büyük tahta fıçıdan, bir cücenin kendisi için yaptığı büyük tahta kupasına ancak bir cüceye yetecek kadar bira doldurdu. Konseydeki diğer meslektaşlarının aksine dwarf birasını her zaman elf şarabına tercih etmişti. Kendisini yakından tanıyan arkadaşları, bunun zorlu ve yorucu geçen gençlik dönemlerinden kalma bir alışkanlık oluğunu bilirlerdi. Ama meslektaşlarının bundan haberi yoktu ve olmamasını istiyordu yaşlı büyücü. Çünkü her ne kadar Krynn üstünde yaşayan en bilge insanlar da olsalar belli takıntıları vardı bu güçlü kişilerin, ve onlara göre elf şarabı içmek bir ayrıcalık ve statü sembolüydu. Ve adı gibi biliyordu ki kendisini dwarf birası içerken birisi görecek olursa büyücü dostları tarafından hiç iyi karşılanmayacaktı.

Fıçının başından ayrılmadan büyük bir parçasını midesine gürültüyle indirdi bu arada kendi kendine konuşuyordu yaşlı büyücü:

“Ahh dostum Grumbar, sen olmasan belki de bu büyük lezzetten mahrum kalacaktım, ama Reorx biliyor ki senin söylenmelerin ve suratsız yüzün olmadan hiç bir tadı yok bu şeyin.

Ve kupasını yeniden doldurdu, sonra ağır adımlarla masasının başına geçip, herşeyin hazır olduğuna emin olmak için son bir kez masanın üstüne baktıktan sonra sandalyesine oturdu. Kupayı, kalın defterin yanına özenle yerleştirip, eski dostuna büyük bir sevgiyle baktı. Elinin tekrar defterin üzerinden geçirirken ölümlü kulakların duyamayacağı, ölümsüz olanların ise sadece belli bir yerini yakalayabileceği bir ses tonuyla emir sözlerini söyledi. Sonra defterdeki kilidin ucuna sol işaret parmağıyla dokundu ve büyük bir memnuniyetle gelen tık sesini gülerek karşıladı. Defterin kalın deri kapağını büyük bir özenle açtı ve o günün tarihinin yazılı olduğu sayfaya doğru yavaşça yaprakları döndürerek geldi. Her geçen sayfada yılların ağırlığına ve zamanın ne kadarda acımasız olduğuna şahit oldu yaşlı adam.

Büyük bir keyifle aldığı yudumdan sonra arkasına yaslandı ve en son yazdıklarını gözden geçirdi. Yazılarında hiç bir hata bulamadı yine, bunu deftere ilk yazmaya başladığı günden yani daha kahverengi cübbeli bir çömezken okula eğitim için alındığı günden beri yapardı. Yeni bir yazıya başlamadan önce en son yazdıklarını kontrol eder ve bir hata yapmadığına emin oluncaya kadar iki veya üç defa yazdıklarını okurdu. Böylece yaşadığı olayları bir kaç defa daha aklından geçirmiş olur, vicdanı ve beyni olayları tekrardan yorumlar hatalarını ya da başarılarını daha iyi görmesini sağlar, hiç bir zaman yaptığı şeyleri unutmayan bir hafızaya sahip olmasına neden olurdu.

Mürekkep hokkasına batırmak için uzun beyaz kaz tüyünü eline aldı. Tüyleri en ucundan sonunda kadar parmaklarının arasından geçirdi. Bu küçüklüğünden beri süre gelen bir alışkanlığıydı yaşlı adamın ve bundan vazgeçmeye de bunca yıldan sonra hiç niyeti yoktu. Hokkaya doğru uzanan elini, kapının vurulması durdurdu ve yaşlı adam tüyü masanın üstüne geri bıraktı. Defterini ziyaretçinin bakışlarından korumak için özenle kapattı. Birasından son bir yudum aldı ve kupayı masanın altındaki bölmeye yerleştirdi. Kuşkuyla kısılmış gözleri kapıya bakarken, yaşından beklenmeyecek bir gürlükte ve yılların getirdiği bir güçle “gel” diye seslendi.

Kapı kendisinden beklendiği gibi gıcırdamak yerine, oldukça sessiz bir şekilde aralandı. İçeriye daha yetmiş yaşına yeni girmiş bir elf kızı girdi. Bu kız okula yeni kabul edilmiş bir çıraktı ve bir beyaz büyücünün gözetimindeydi. Kendisinden beklenildiği gibi beyaz cübbeyi taşımak ve iyilik adına gücünü kullanmak istiyordu.

Kendinden emin adımlarla içeri girdi, ama çekik gözlerinde hala bir ürkeklik bulunuyordu. Bu bakışı gülümseyerek karşıladı yaşlı büyücü. Kızı anlayabiliyordu. Kendiside genç olmuştu bir aralar, üstünden çok uzun yıllar geçsede çok iyi hatırlıyordu çıraklık günlerini. O zamanlarda burası evrenin merkeziymiş gibi gelirdi ona ve ne zaman bir ustasıyla konuşsa, hata yapar yapmaz onu bir kurbağaya çevireceklerinden korkardı. Hatta arkadaşları arasında söz dinlemeyen bir çırağın bir maymuna çevrildiği ve kütüphaneye bekçi olarak dikildiği yönünde bir dedikoduda dolanıyordu. Yaşı ilerleyipte konseydeki yerini alınca şaşarırak öğrenicekti ki bu hikaye o zamanlar bir büyücü tarafından çocukları korkutmak için uydurulmuştu ve onun tarafından çocukların arasında yayılmıştı.

Tebessüm eden yaşlı adamın kaşlarını rahatça aşşağıya indermesinden cesaret alan genç bayan kapıyı kapatır kapatmaz konuşmaya başladı:

“iyi geceler efendi Chantalandilus, umarım sizi rahatsız etmiyorumdur. Beni görmek istemişsiniz.” Sesindeki melodik tını çok etkilemişti güçlü büyücüyü. Zaten ne zaman bir elf kadınıyla karşı karşıya gelse ona kalbini kaptırmamak için kendisiyle uzun süre mücadele etmesi gerekirdi. Bu dünya üzerinde nice mucize ve güzel şey görmüştü ama bir elf kadının gülümsemesiyle pek azı karşılaştırabilirdi.

Genç elf kızını gördüğünde, ruhu çok uzaklara doğru bir yolculuğa çıktı. Onca hatıra arasından bir elf kızının portresinin önünde durdu ve bir iç çekişle selamaladı o güzel varlığı. Nidaa adındaki bu elfin görüntüsü sanki canlanıp karşısına gelmiş ve onunla konuşuyordu. Gerçek dünyaya geri dönenen büyücünün suratında uykudan yeni uyanmış birinin sorgulayan bakışları vardı.

Karşısında sorgulayan gözlerle bakan büyücü çırağını görünce, ortak dilde söylenmiş olan bu sözlere, akıcı bir elfçeyle cevap verdi büyücü. “Evet kızım seni görmek istedim, lütfen içeri gel ve otur seninle konuşmamız lazım.” Çevreye ürkek bakışlarla bakan kızı gören büyücü gülümsedi ve ekledi: “korkma oralarda seni yiyecek bir şeytan beklemiyor!”. Daha önce güçlü büyücüler ve iblislerle ilgili korkunç hikayeler dinleyen kız bu açıklamaya pek inanmayarak, sırf büyücüyü sinirlendirmemek için yavaşça kendisine gösterilen yere oturdu. Ve sabırla büyücünün konuşmaya başlamasını bekledi. Bu arada yaşlı adamı baştan aşşağıya kadar süzdü. Her ayrıntıyı aklına kazımaya çalışıyormuş gibi bir ifadesi vardı. Yaşlı gözlerdeki hüzünü farkedince gerçekten, önemli ve üzücü bir şeyin olduğunu anladı. Sabırlarıyla ünlü ırkınına rağmen konuşmanın neler getireceğini ölesiye merak etti genç bayan.

Cübbesini hışırdatarak ayağa kalktı ve kütüphanesine doğru yavaş adımlarla gitti Chantalandilus. Bir parşomen koruyucu yine aynı yavaşlıkla yerinden çıkardı ve tepesindeki kapağı açtı. Kıza bir ömür gibi gelmişti bu geçen zaman ve bir elf için bir ömür ölümlü insanlarla karşılaştırıldığında gerçekten çok uzun bir süredir. Adam aynı yavaşlıklıla kırmızılı bir kurdeleyle sarılı parşomeni çıkartırken, acaba bilerek mi bu kadar yavaş davranıyor bu lanet olası diye düşünmeden edemedi genç elf.

Bir merasim havasında çıkardığı mektubu aynı ciddiyet ve yavaşlıkla genç kıza takdim etti güçlü büyücü. Kızda aynı ciddiyet ve ağırbaşlılıkla teslim aldı mektubu. Parşomendeki siyah çınar yaprağı mühürünü görünce kız tüylerinin diken diken olduğunu hissetti. Ay ışığı altındaki ilk banyosundan sonra esen akşam meltemi, çıplak vucudunu sarmaladığında da aynı şekilde üşümüştü. Çınar yaprağı kendi ailesinin alametiydi ve siyah olması çok önemli bir şeyin ifadeseydi. Ancak aileden önemli biri ölünce, evlenince ya da bir savaş çıkınca kullanılırdı bu renk. Ve yaşlı büyücünün kaşlarından anlaşıldığı kadarıyla da evlenen birisi yoktu ailede.

Mektubu tabii ki okumamıştı yaşlı büyücü ama sağır değildi. İşi Krynn’e göz kulak olmak olan bu adam, özellikle Ansalon üstünde olan her önemli olayı işitir ve halkların geleceği için gerekli olan önlemleri hiç zaman kaybetmeden alırdı. Bu dünyanın insanları her ne kadar büyüyü sevmeseler ve büyücülere güvenmeselerde, oralarda bir yerlerde onların güvenliği ve iyiliğin ışığı için sabah akşam demeden çalışan bir kaç büyücü vardı.

Elf yakın bir zamanda kendi topraklarına doğru bir yolculuğa çıkacaktı. Uzun ve tehlikeli olacağından hiç kuşkusu yoktu yaşlı adamın. Bir an kahverengi cübbeyle çıktığı ilk yolculuğu hatırladı yaşlı adam. Görüntüler gözünde canlanmaya, sesler beyninde yankılanmaya başlamıştı bile. Yılların çok ötesinden gelen bu imgeler yaşlı adamı bir zaman yolculuğuna çıkardı.

* * * * *

Kapıyı çalıp saygıyla gelecek olan komutu bekledi. İçerden gür sesiyle efendi Marcus “içeri gel genç Chant” diye seslendi. Genç çırak hiç şaşırmamıştı adının söylenmesine. Ne zaman bu kapıyı çalsa hep adıyla içeri çağrılırdı ve ne zaman bi sorusu olsa ustası hep o soruyu sormadan cevaplamaya başlardı. Büyük bir gıcırtıyla öten kapıyı açtı ve bu gıcırtı sanki kendi hatasıymış gibi utanarak olabildiğince sessizce içeri girdi.

Onun o tatlı sesiyle usta Marcus karşıladı ve şöyle dedi “evet genç dostum, haklısın en kısa zamanda yağlamalıyım o kapıyı, baksana aç bir minatordan daha fazla gürültü yapıyor. Lütfen gel ve otur bakalım uzaklardan sana bir mektup var.” Büyük bir heyecanla mektubun kendisine verilmesini bekledi genç büyücü adayı. Bu arada içini bir korku sarmıştı, çünkü okulda oluğu bunca yıl içersinde bir defa bile köyünden mektup almamıştı, bu gelen mektupta mutlaka uğursuz birşeyler olmalıydı. Mektubu alır almaz yazının düzgünlüğü çok şaşırttı Chant’ı, bildiği kadarıyla değil babası, köydeki hiç kimse böyle güzel ve akıcı bir yazı yazamazdı. Büyük ihtimalle köyden geçmekte olan bir büyücüye yazdırmışlardır diye düşündü Chant ama sonrada bu yazının köydeki askerlerin başı olan adamın olduğunu anlayacaktı.

Mektubu okurken, çocukluk zamanlarına geri döndü, o kötü ve savaş dolu zamanlara. Ama o zamanlarda hep bir umut vardı, her geçen günün ardından bir karanlık çökerdi köye ama herkes sabahın tüm aydınlığıyla tekrar geleceğini bilirdi. Belkide o zamanlarda köylerine yerleşen beyaz cübbeli büyücünün gülen suratıydı bu umudun sebebi. O zamanlarda bu büyücü ve savaşçı bir cüce, goblinlerin bitmez tükenmez saldırılarına karşı köyün korunmasında yöre halkına yardım ediyorlardı. Daha doğrusu yöre halkı onlara yardım ediyor, onlar asıl işi başarıyorlardı. O zamanlarda büyücü olmaya ve iyi olan herkesi kötülere karşı koumaya karar vermişti küçük Chant. Ve köyü terkeden büyücüye kendisini de yanında götürmesi ve büyü yapmayı öğretmesi için ne çok yalvarmıştı. Büyücü onun küçük bir teste sokmuş daha sonra gülümseyen gözler ve ciddi bir suratla, daha çocuk sayılan Chant’ı omuzlarından tutup şöyle demişti “ailenin ve köyünün sana şimdi ihtiyacı var onlar için burda kalmalısın, sonra onları uzun bir süreliğine terketmen gerekecek ve sana tekrar ihtiyaçları olduğunda onlara dönmeli ve yardımlarını esirgememelisin.” Bu sözlerin üstüne köyü terk etmişti beyaz cübbeli büyücü, ve onun dediği gibi ailesinin ona ihtiyacı olmuş onlara elinden geldiği kadar yardım etmiş ve bir yıl sonrada kendisini almaya gelen bir büyücü çırağının eşliğinde bir büyü okuluna götürülmüştü.

Paylaş

Yorum yapın