DÜŞ GEZGİNİ – III

0

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Fotoğrafa bakmaktan kendini almıyordu kadın. O masum yüze yakışmayacak zalimlikteki gözler onu çekip alacakmış gibi hissetmiş ve isteksizce kenara itmişti resmi. Müzede sergilenen bir eser olmalı bu, başka bir açıklama yatmıyordu aklına, yatamazdı ki. Ne yani, henüz açılmamış bir müzede, antik kıyafetler içindeki tanrıların buluşmasına mı şahitlik etmişti? Buna inanmak için deli olmak gerekirdi. Bedeni uyumak için çırpınırken zihni soru sormaktan yorulmuyordu. Aşağıya inip aromalı bir kahve yaptı ve kokusunu içine çekti, tadına bakmadan önce. Çatıya vuran yağmur damlalarının sesinden başka hiçbir ses duyulmuyordu evde.  Müze hakkındaki dosyayı incelemeye koyuldu. Bu açılışın bu denli önemli olmasının sebebi;  daha önce hiçbir yerde sergilenmeyen iki eserin, tam da kendi şehrinde dünyaya takdim edilecek olmasıydı.

Müze müdürüne uzun dakikalar boyunca dil dökerek sadece bir saniye onlara bakma izni ile ödüllendirilmişti. Bu kısacık saniye bile yetmişti gördüklerini anlamaya ama inanmak istemiyordu. Rüyasında gördüğü kadının elindeki çanağın aynısıydı bu! Diğer eserin ne olduğunu bilmiyordu. Üzerinde ona hiç de anlamlı gelmeyen simgeler kazınmış bir tabletti. Gözlerini kapattı daha iyi düşünebilmek için, hep işe yarardı bu. Aradan ne kadar zaman geçti emin değildi ama duyduğu ses ile irkilip gözlerini açtığında, uyuyor olmayı diledi. Tam karşısında, az önce resimde gördüğü tableti tutan bir adam duruyordu. Beynim benimle dalga geçiyor olmalı diye düşündü. Bir güne yetecek kadar gariplik yaşamıştı zaten. Bu da neyin nesiydi Allah aşkına!

‘’Dur, korkma’’ dedi adam. Çok fazla vaktim yok.

‘’Yine rüya görüyorum değil mi?’’ dedi Dirke.

‘’Hayır. Keşke sana anlatacak kadar zamanım olsa, ne yazık ki yok ama merak etme sürekli bunun üzerinde çalışıyorum. İkimizi de bu işten kurtaracak bir yol bulacağım.’’

‘’Ne işi? Sen neden bahsediyorsun? Benimle ne ilgisi var bunun?’’

‘’Üzgünüm, hepsi benim suçum. Sen nasıl karıştın bunlara hiçbir fikrim yok. Hera’nın derdi sadece benimleydi en başta. Artık ikimizle.’’ dedi ve karşı konulmaz bir şekilde gülümsedi kadına.

‘’Ah tabi açıklaman için teşekkürler, suçu üzerine alman da büyük incelik fakat Hera mı dedin? Doğru mu duydum? Şaka yapıyor olmalısın.’’

‘’Çektiğin fotoğrafını imzalatabilirim istersen’’ dedi ve yatağın üzerinde duran yığını işaret etti az öncekinden de güzel bir gülümseme ile.

‘’Bana tüm olanları açıklamaya vaktin olmazken dalga geçmeye ayırdığın zaman için kendinden utanmalısın’’ dedi Dirke ve şaşırdı kendine. Nasıl da bu kadar çabuk ısınmıştı odasının ortasında duran bu adama.  Onun orada olması gayet normalmiş, bir arkadaşı ile sohbet edermiş gibiydi. Zalim bir tanrıça peşindeymiş, kimin umurundaydı!

‘’Şimdi söyleyeceklerimi iyice dinlemeni istiyorum.’’ dedi adam ve sesinin tonuna, kadını ikna edecek ciddiyeti katmayı da ihmal etmedi.  Çektiğin fotoğraftan kimseye bahsetmemelisin, bu çok tehlikeli olabilir. Seni yeniden görmeye gelene kadar ki söz veriyorum geleceğim, kendine dikkat etmelisin. Müzeye gitme.

‘’Neden? Neden müzeye gitmeyecekmişim?’’ diye hararetle soru sormaya başlamıştı kadın ama adam, iç burkan bir boşluk bırakarak gitmişti bile.

* * *

Hizmetkarlar bir o yana bir bu yana koşturuyordu. Her yer didik didik aranacak diye emir vermişti tanrıça. O çanağı bulan ödüllendirilmeyecek, bulamayan cezalandırılacaktı! Kimsenin bu cezayı çekmeye niyeti yokmuş gibi bir kargaşa hakimdi büyük salonda. Morpheus kendini çok şanslı hissetti, tam da zamanında dönmüştü ve çanağı yerine koymuştu. Aslında daha da erken gelmeyi ümit etmişti. O zaman tüm bu hengame hiç yaşanmayacaktı. Hera, çanağın bir süreliğine olsa da kaybolduğunu asla anlamayacaktı. Yetişememişti işte, hepsi o çok konuşan insan yüzündendi. Söylemek istediklerinin yarısını bile söyleyemeden süre dolmuştu.

Bir hizmetkar neşe içinde şakıyarak, tanrıçaya mutlu haberi verdi. Kaybolduğuna inanılmayacak kadar kısa süre içinde çanak eski yerine yerleşmiş, en az sahibi kadar kibirli bir şekilde büyük salondaki meraklı gözlerin seyrine kendini bırakmıştı bile.

Kendini bırakmayan tanrıça ise Morpheus’a şüphe ve nefretle bakıyordu. Onun bu işte parmağı yoksa saçından bir tutamı kesmeye razıydı. O kadar emindi yani ama bunu ispatlaması gerekiyordu. Sadece şüphe ile bir yere varacağı yoktu. Kafasında şekillenen planını, bu işte görevlendireceği tanrılarla paylaşmak için hışımla geçip gitti genç Morpheus’un yanından.

Odasında hazır halde bekleyen Ares ve Hades’e burun kıvırarak baktı tanrıça. Ares neyse de Hades’in çekilir yanı yoktu. Yaşadığı dünyanın tüm çirkinliği yüzüne de yansımıştı sanki. İntikam için bile olsa bunu çekemeyeceğim diye düşündü kadın ama başka çare de gelmiyordu aklına. Ölümün efendisinin diyarında iş çevirecekse bunu onsuz yapması beklenemezdi.

‘’Sizi görmek ne büyük mutluluk.’’ diye yalan olduğunu herkesin bildiği sözleri söyledi Ares. Bize ihtiyacınız olduğunu duyar duymaz geldik. Özellikle Hades, sizi görme fırsatını kaçırmamak için bir çok şeyi feda etti.

‘’Ares doğru söylüyor tanrıçam, yeraltında büyük bir kutlama vardı. Ne yazık ki bensiz yapmak zorundalar.’’ diye atıldı hemen ölüm tanrısı.

Bundan pek etkilenmeyen Hera, bu hoşnutsuzluğunu belli etmekten çekinmeden hemen konuya girdi. ‘’Morpheus’u yeraltı dünyasına götürmeniz gerekiyor.’’

İki tanrı şaşkınlık içinde birbirlerine baktılar. Bir şey söylemek için ağızlarını açsalar da Hera bir el hareketi ile susturdu onları.

‘’Bana bunun imkansız olduğunu söylemeyeceksiniz herhalde?’’

Hades irkildi. Rüya tanrısını, rüyaların hiç olmadığı yere mi götürecekti…

Ares uzun süre ses çıkarmadan baktı kadına. Morpheus’a kötülük yapma düşüncesini tarttığı belliydi yüzünden. İyi mi kötü mü olduğuna bir türlü karar verilemeyen tanrı, tam da bu anda tarafını sonsuza kadar belirleyecek seçimi yapmak zorundaydı.  ‘’Bir şartım var’’ dedi çelik kadar sert ve soğuk bir sesle.

* * *

Düşler arası yolculuk yapmanın pek de iyi etkileri olmuyordu genç tanrının üzerinde. Bedenindeki acılar bir yana bugün yaşadığı tehlike yüzünden içi de hiç rahat değildi. Hera’ya yakalansaydı eğer bir daha asla dönemezdi Dirke’nin yanına. Bu karmaşık işi çözmek için kadının yardımına ihtiyacı vardı. Üstelik onu koruması gerekiyordu. Hera şüphelenmeye başlamıştı. Kim bilir, belki de çoktan Dirke’nin varlığından haberdar olmuştu. Keşke yolculuk için o çanağa ihtiyaç duymak zorunda olmasaydı. O zaman işler çok daha kolay ilerler ve Hera’ya hissettirmeden sorunu çözebilirdi. O nesnenin faydasını keşfetmesini babasına borçluydu. Oğlu için endişelenen Hypnos, çanağın bir takım güçlerinden bahsetmişti ona. Tamı tamına sözünü ettiği gibi de olmuş ve Morpheus karşısına dikilebilmişti kadının. Hem de düşüne değil gerçek hayatına sızabilmişti. Tek sorun bunu sık sık yapamayacak olmasıydı. Hera bir kez kaybolduğuna inandığı çanağa kesin gözü gibi bakacaktı. Bu düşünceler ile canını sıkarken kapısının hafifçe vurulduğunu işitti tanrı.

Kapı açılınca gördüğü yüz bugün üçüncü kez içten bir şekilde gülümsemesini sağlamıştı. Hera’nın hizmetkarı olan genç nymphe elinde bir tepsi olduğu halde ona bakmaktaydı.

‘’Yaptığın yolculuktan sonra susamış olabileceğini düşündüm.’’ diyerek bir bardak soğuk nektar uzattı tanrıya.

‘’Yolculuk mu? Sen nereden biliyorsun bunu?’’ diye şaşkınlık içinde sordu Morpheus.

‘’Ben Hera’ya hizmet ediyorum unuttun mu? Odasında konuşulan her şeyden haberim oluyor ya da büyük salondan alınan her şeyden.’’ dedi ve gülümsedi.

Morpheus’un içini bu kez nymphe için duyduğu endişe kapladı. Eğer Hera onların bu masum ama tatlı görüşmelerinden haberdar olursa kızın sonu gelebilirdi. Nymphe’yi de bu işe karıştırmayı göze alamazdı. Tanrıçanın zalimliği yüzünden hak etmedikleri bedeller ödeyebilirlerdi.

‘’Gördüklerini Hera’ya anlatmadığın için teşekkür ederim ama seni tehlikeye atamam. Bu yüzden bir daha bu konu hakkında konuşmasak daha iyi.’’ dedi ama kızın çanak ile yolculuk yaptığını nasıl anladığı sorusu da içini kemirmeye başlamıştı.

‘’Ben bir periyim. Tanrılara bile bahşedilmemiş bazı yetenekleri vardır perilerin. Sana yardım etmeme izin ver lütfen. Yoksa o acımasız kadına hizmet ettiğim için duyduğum vicdan azabından kurtulamam.’’

Düşündü Morpheus. Uzun dakikalar boyunca düşündü.  Sonunda kızın yardımını kabul etmenin çok da kötü bir fikir olmadığına kadar verdi. ‘’Tamam ama çok dikkatli olacaksın.’’ dedi.

Güzel peri kızı boynuna atladı adamın ve neden sonra yaptığını fark ederek geri çekildi. Neredeyse öpecekti onu. Duyguları üzerindeki bu kontrolsüzlüğü yüzünden utanarak baktı adamın yüzüne ve koşarak uzaklaştı genç tanrının yanından.

Kızarmış yüzü ve sevinçten kapatmayı başaramadığı ağzı ile tam tanrıçasının kapısını vuracaktı ki Hera’nın sesini duyup, dinlemeye başladı. Duydukları pek anlamlı gelmese de hemen Morpheus’a iletmesi gerektiğini anlayacak kadar iyi tanıyordu sahibesini.

‘’Müzeye gidiyorum.’’ demişti tanrıça…

* * *

Müzeye gitme mi? Elbette müzeye gidecekti. İçindeki sesi nasıl durdurabilirdi ki? Açıklığa kavuşturması gereken bir sürü soru vardı. İlk olarak rüyasında gördüğü o yeri ve insanları nasıl fotoğraflayabilmişti? Adı üstünde rüyaydı işte. O adam nasıl girmişti odasına ve birdenbire nereye kaybolmuştu? Her şey bu müze işini aldıktan sonra başladığına göre sorunun kaynağına dönmek kaçınılmazdı. Bu dürtüye engel olabileceğini de nereden çıkarmıştı? Müze müdürü ile yaptığı telefon konuşmasının ardından eşyalarını toplamaya başladı. Gece çekim yapması konusunda herhangi bir zorluk çıkarmamıştı adam. Ne de olsa üst düzey güvenlik önlemleri alınmış, çok iyi korunan bir binaydı orası.

Cem’e haber verip vermeme konusunda ufak bir tereddüt yaşadı. Odasına giren yabancı, resimlerden kimseye bahsetme demişti. Bu isteğin altında yatan nedeni öğrenene kadar beklemeye karar verdi. Onun dilediği gibi bu konu hakkında tek kelime etmeyecekti.

Gerekli olur diye toparladığı tüm eşyaları masanın üzerine yığmıştı. Son bir elemeden daha geçen eşyalar, çantanın içine tıkıştırıldı. Artık gitmeye hazırım derken hızlıca bilgisayarını açıp bir elektronik posta gönderdi Cem’e ve evinin kapısını ardından kilitleyip arabasına atladı.

* * *

Ares’in şartını kabul etmek yeterince aşağılayıcı değilmiş gibi, şimdi de sıradan bir insan kılığına bürünüp o müzeye gitmesi gerekiyordu Hera’nın.  Hangisi daha kötü bilemedi bir an. Ares bir oğul olarak onu büyük başlangıçtan bu yana zaten utandırdığı için bir insan olmanın daha rezil bir durum olduğunda karar kıldı.

Hera, zaman ve mekandan bağımsızlık ayrıcalığına sahipti. Tıpkı Zeus ve Kronos gibi. Bu hakkı elbette evlilik yolu ile elde etmişti. Zeus’un bitmek bilmez çapkınlıklarına katlanıyorsa eğer bu ve buna benzer özel yetkilerin payı büyüktü. Gün gelecek bu yetkiler için kimseye ihtiyaç duymayacaktı.  Gizli saklı yaptığı onca şeyden sonra Morpheus’un bunu mahvetmesine izin veremezdi. Birden içini bir ümitsizlik kapladı. Zeus’a gerçekten aşık olduğu zamanları getirmeye çalıştı aklına. Kalbinin çok ücra köşelerinde hala ona karşı bir şeyler olsa da romantik hayallere dalmayacak kadar çok zaman geçirmişti bu sarayda. Kendini toparladı ve hazırlanmaya başladı. Zaman üzerindeki etkisi sayesinde işi çok kolaylaşacaktı. Eğer şüpheleri doğru ise Morpheus da o boyutun gerçekliğine ulaşmaya çalışıyordu. ‘’Bu çok büyük bir hata.’’ diye mırıldandı tanrıça çünkü zaman ve mekan bağımsızlığını kullanabilecek sadece üç kişi vardı bu evrende. Zeus, Hera ve Kronos dışında bunu deneyenler konsey önüne çıkarılırdı. Şimdilik denge konseyini bilgilendirmeye niyeti yoktu. Buna cesaret edemeyeceğini Morpheus da anlamış olmalı ki bu kadar rahat davranıyordu. Ne cüretle ona ait çanağı çalmıştı bu genç tanrı? Bunu henüz ispatlayamasa da içinden bir ses Morpheus ile yollarının çok yakın zamanda kesişeceğini söylüyordu. Hızlı adımlarla odasını terk etti. Gitmesi gereken bir müze vardı ve oraya uygun giyinmesi gerekiyordu.

* * *

Ufak tefek olduğu için tüm tanrılara binlerce kez şükrediyordu güzel peri. Aksi takdirde Hera onu çoktan fark edip Hades’in dahi aklına gelmeyecek işkencelerden geçirmişti bile. Saklandığı sütunun büyüklüğü için de tanrıçanın gösteriş düşkünlüğüne teşekkür etmeyi ihmal etmedi içinden. Rüya tanrısı için atıldığı bu maceranın sonunun iyi bitmesini ümit etmekten başka bir şey gelmiyordu elinden şimdilik ama bu akşam Thyke ondan yana değildi anlaşılan. Tanrıça bir süredir aynanın karşısına geçmiş kendini seyrediyordu. İşe yarar herhangi bir söz etmemiş ya da tehlikeli bir davranışta bulunmamıştı. Hatta bir ara kadının gözlerinin dolduğuna yemin edebilirdi genç peri. Bu kısacık anda onu tanımayan biri o güzel ve kederli yüz için canını verebilir diye düşündü. Bir dakika geçmemişti ki Hera’nın alışıldık soğuk ifadesi yüzüne geri geldi. Sanki dolabında saklı binlerce kıyafetten biriymiş gibi, en çok kullandığı için en çok yıprattığı zalimliği geçirivermişti yine üzerine. Genç kız bunları düşünürken sanki Hera onu duymuş gibi dolabına doğru ilerledi. Bir süre kıyafetleri inceledikten sonra hoşnutsuzluğunu belli eden bir hareket ile kapıyı kapattı. Heybetli  kapıya yaslanıp, sıkıntılı anlarında yaptığı gibi saçları ile oynamaya başlamıştı. Neden sonra ufak ama süratli adımlarla odasını terk ederken peri kızının duyduğu tek şey birinin büyük bir hata yaptığıydı.

Paylaş

Yorum yapın