DÜŞ GEZGİNİ – II

2

İKİNCİ BÖLÜM

Mor kanatlı atına binerek uzaklaşmak istedi oradan. Düşler arşivinde bitmeyecek kadar uzun süren saatler harcamış fakat bir sonuca ulaşamamıştı. Belki biraz dolaşırsam kendimi daha iyi hissederim diye düşündü Morpheus. Gökyüzü karanlıktı ama atının kanatları çevresine muhteşem güzellikte mor ışıltılar saçıyordu. Her şeyi tekrar geçirdi aklından. Karar gününden bu yana yaptıklarını ve karşısına çıkan o esrarlı rüyayı. Rüzgar yüzüne çarpıyor, umutsuzluğa düştüğü her anı silip yerine yeni umutlar getiriyordu sanki. Yeniden canlandığını hissetti. Bu ufak geziler her zaman iyi gelmişti ona. Atına fısıldadı.

”Lilith, hadi geri dönelim”

Atının yelesini sevgiyle okşadı Tanrı. Ona sahip olmak için çok çabalaması gerekmişti. Vahşi ve özgür bir şekilde gökyüzünde yaşayan at, çok zorlu çıkmıştı. Onu gördüğü anda garip bir sevgiyle bağlanmıştı ve ona yaklaşabilmek için epeyce zaman geçmesi gerekmişti. Fakat sonunda başarmıştı işte. Ona Lilith adını verdi çünkü atı bulduğunda tamda o sıfata yaraşır şekilde yaşıyordu. Lilith dedi içinden Morpheus, keşke gerçek sen ile karşılaşabilsem.

* * *

Müzik sustuğunda kadın gözlerini açtı. Zaman ilerlemiş fakat kadın bu ilerleyişten memnun olmamış gibi bir ifade takınmıştı yüzüne. Keman sesi onu her zaman gevşetir, daha iyi düşünmesini sağlardı. Gözü duvardaki tabloya takıldı. Biraz önce müzik dinlerken sanki o tabloda bir şeyler hareket ediyormuş hissine kapılmıştı. Gözleri kapalıydı ama yüzünü hafif bir rüzgar yalayıp geçmişti. Hani nerdeyse tablodaki atın kanat çırptığına inanacaktı. Hayal gücüm bana yine oyunlar oynuyor diye düşündü ve çay almak için ayağa kalktı. Kapıyı hızla açtığı sırada az kalsın Cem ile çarpışacaktı.

”Filmleri banyo ettim. Allah aşkına ne bunlar? Bir film sahnesinden falan mı çektin?”

”Ne demek ne bunlar? bildiğin resimler işte. Belki unuttun ama dün çekim yapmak için yeni açılan müzeye gitmiştim. İzin almam çok zor oldu umarım buna değmiştir.”

”Değdiği kesin. Gerçekten çok çarpıcı resimler. Al kendin bak.”

”Masamın üstüne bırakıver.”

”Görmek için sabırsızlanman gerekirdi neyin var senin?”

”Peki peki. Ver bakalım şunları.” dedi Dirke ve odasına yöneldi.

Masasına gitmek yerine pencereye doğru yaklaştı. Dışarıda hava güzel görünüyordu. Birkaç gün öncesine kadar yağan yağmurlar yerini pek ısıtamasa da yine de canlılık veren bir güneşe bırakmıştı. Dirke güneşi sevmezdi, tercihi hep yağmur olmuştu. Hele de yağmurlu havada fotoğraf çekmek gibisi yoktu. Doğa sanki yepyeni bir çehre kazanıyor her şey temizleniyordu. Islak sokaklarda dolaşan daha da ıslak nesneleri yakalamayı seviyordu. Güneşin ona ulaşmasına izin vermeden çekildi pencerenin önünden ve masasına gitti. Kapı çalıyordu ve aynı anda telefon çalmaya başladı.

”Telefona bakar mısın benim için? Hiç cevap verecek havamda değilim.”

Bir elinde fincan öteki elinde ahize olan adam konuşmaya başladı. Karnına hafif bir yumruk atarak sonunda çayına kavuşabildi kadın. Fakat darbenin etkisiyle eğilen adam bir kaç damla çayı resimlerin üzerine dökmüştü.

”Hayır, olamaz.  Hele telefonu bir kapat o saçlarını tek tek yolacağım.” diyerek onu azarladı Dirke.

”Söyleyeceklerimi öğrenmek istemiyor musun?”

”Nereden aradıklarını tahmin edebiliyorum. Müze değil mi?”

”Evet. Katalog çekimleri için bizimle çalışmak istiyorlar. Üstelik fiyat oldukça iyi.”

Bu müze işi çok iyi olacaktı. Adını duyurması için daha çok çalışması gerektiğini biliyordu ama kimse onun en tepeye oturmasını engelleyemeyecekti. Fotoğraflara bakmaya başladı. Gün geçtikçe daha kaliteli çekimler yapıyordu. İlk bir kaç resim ona hiç yabancı gelmezken eline aldığı son resmi hatırlamıyordu. Bu da nedir böyle diye şaşkınlığını dile getirdi kadın. Ne zaman ve nerde çekmişim bunu? Fotoğrafın arka planı soğuk ve karanlık bir salondu. İlginç kıyafetler giymiş kişiler bu salonu doldurmuştu. Özellikle bir kadın göze çarpıyordu. Çok güzel ve etkileyici bir kadın. Bir tanrıça kadar etkileyici diye düşündü Dirke.

* * *

Bir ileri bir geri dolanmaktan canı sıkılmıştı. Bu kez odayı dikey şekilde turlamak yerine yatay şekilde turlamaya başladı. Nasıl olabilir bu diye düşünüyordu kadın, nasıl olur da böyle bir işe kalkışabilir, hem de kimseden izin almadan. Onu Denge Konseyi’ne şikayet edeceğim diye yüksek sesle bağırdı. Hizmetkarlar irkildiler sesin şiddetinden. Efendilerini hiç böyle görmemişlerdi. Güzel yüzü sinirden çarpılmış, gözleri ateşler saçmaya başlamıştı. Uzun kumral saçlarını çekiştiriyor ve turlamasına devam ediyordu. Bir anda çakılı kaldı odanın ortasında ve konuşmaya başladı. Sesi daha çok bir tıslamayı andırıyordu.

”Bana Hermes’i bulun. Hemen odama gelsin. Hadi oyalanmayın!”

”Emredersiniz efendim” dedi hizmetçi bir su serinliğindeki sesiyle.

Genç Nymphe, Hera’ya hizmet etmekten memnun değildi. Burada bulunmasını lanet bir şanssızlık olarak nitelendiriyordu. Tanrıçanın emirlerine uymak zorunda bırakılmasını bir ceza olarak görmeye başlamıştı. Gün gelecek bu saraydan kurtulacağım diye fısıldadı kendine ve Hermes’in odasına yönelmek yerine Morpheus’unkine doğru gitti. Kapıyı çaldı. Genç Tanrı’nın sesini duyduğunda kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Girin lütfen demişti Morpheus. Hera’nın bir tokat gibi yüzüne çarpan emirlerinin ardından bu kelimeler ona dünyanın en değerli hazinesi gibi geliyordu. Adamın kibarlığına ve yakışıklılığına hayrandı. İçeriye girmek için kapıyı araladı.

”Umarım seni rahatsız etmiyorumdur.” dedi Nymphe. Bir tanrıya siz yerine sen diye hitap etmeye çok zor alışmıştı ama Morpheus ısrar etmişti. Yaşları birbirine yakındı ve gereksiz kibarlaşmalardan nefret ediyordu genç adam.

”Elbette hayır. Çalışıyordum, buna çalışmak denirse tabi.”

”Sana söylemek istediğim önemli bir şey var. Hera’nın yanından geliyorum, şu an o kadar sinirli ki ondan uzakta olduğum için şanslıyım aslında.”

”Yine neye sinirlenmiş?”

”Bazen çok iyi oluyor. Nadiren…”

”Bilirim. Fakat daha sonra o özel anların acısını çıkarır.”

”Evet bu konuda çok başarılı. Her neyse benim asıl amacım seni uyarmak. Denge Konseyi’ne başvurmaktan bahsediyor. Seni şikayet edecekmiş. Bir yerlere izinsiz gitmişsin gibi bir şeyler söyledi ama anlayamadım neyi kastettiğini. Ardından Hermes’i çağırmam için beni yolladı.”

”Denge Konseyi mi? İşte bu iyi bir haber değil.” dedi ve pencereye doğru gitti. Dışarıyı seyrederken bir yandan da konseye giderlerse neler olabileceğini düşünüyordu. Bu konseyin kararları Hera’nın ve hatta kimi zaman Zeus’un bile verdiği kararlardan üstündü. Üstelik verilen cezalar ve gerekçeleri halka açıklanırdı. Yok hayır diye düşündü Morpheus, Hera buna cesaret edemez. Eğer konseye giderse beni neden lanetlediğini açıklamak zorunda kalır ve herkesten sakladığı sırları ortaya çıkar. Bu onun saygınlığına büyük bir darbe indirir.

”Hermes’i neden çağırttı?” diye sordu birkaç saniye süren sessizliğinin ardından.

”Ares ve Hades’e mesaj yollayacak.”

”Bu oyun tehlikeli olmaya başladı.” dedi ve siyah saçlarını savurarak hızla odadan çıktı.

Nymphe onun ardından bakakaldı, neden sonra yüzünün kızardığını ve kalbinin yine deli gibi attığını hissetti. Hera’ya ihanet etmişti ama vicdan azabı duymuyordu. Genç tanrının odasında yalnız olmak onu tedirgin etti ve ürkek adımlarla terk etti orayı. Hermes’in odasına vardığında dışarı çıkan bir başka hizmetkarla karşılaştı. Kadının yüzünde arsız bir gülüş vardı. Nymphe ona iğrenerek baktı ve kapıyı çaldı. Hermes’in sesi çınladı kulaklarında.

”Gir!”

”Efendim Hera sizi görmek istiyor. Hemen!”

”Ona söyle yaşlı bir kadının kaprisleri ile uğraşacak vaktim yok benim.”

”Fakat…”

”Ya da dur bu söylediğimi unut ve ona birazdan geleceğimi ilet.” dedi Hermes. Kendine kızıyordu içinden. Nasılda boşboğazlık edip bu lafları etmişti. Hizmetkarı hemen ona yetiştirecekti mutlaka. Hey lanet olası dilim diye düşündü biraz olsun içimde tutsam ya şu düşündüklerimi. Ama bilmediği şey Nymphe’nin de Hera’dan hoşlanmıyor oluşuydu. Bu gerçeğin huzuruna sahip olamadan kızın odadan çıkışını izledi. Söylenerek doğruldu yatağından ve o sırada çıplak olduğunu fark etti. Demek ki genç kızın ona bakamamasının sebebi buydu. Yaramaz bir gülümseme kapladı yüzünü ve giyinmeye başladı.

”Tanrı olsan bile işten kaçamıyorsun. Keşke istifa edebilsem. ” diye yakındı.

”Öyle bir şansın yok Hermes” dedi Hera.

”Eğer öyle bir şansım olsaydı gözümü kırpmadan değerlendirirdim güzel tanrıçam.”

”Bana Ares ve Hades’i bul bende sana bir süre izin alman konusunda yardımcı olayım.”

”Memnuniyetle fakat eminim onlar rahatsız edilmekten hoşnut olmayacaklardır.”

”Onları memnun etmek isteyen kim! Benim tek istediğim Morpheus’tan kurtulmak.” diye gürledi Hera.

Hermes bir an için dehşete kapıldı. Hera’nın gazabına hedef olmadığı için binlerce kez şükretti içinden. Kadının yüzünde hırs ve nefret vardı. Gözlerindeki delice pırıltı Hermes’e korku vermişti. Bir kez daha bağırdı tanrıça.

”Bunu ona ödeteceğim!.”

Paylaş

2 yorum

  1. avatar
    Serdar Burak YILDIZ -

    Mitolojik karekterleri yazmaktan cekinen biri oldugum icim onlari yazmanin ne kadar zor oldugunu tahmin edebiliyorum. Bu konuda kim mitoloji sozluklerimizden sorumlu Karaca Hanim’dan daha iddiali olabilir ki?
    Tanrilari ve kaprislerini cok guzel yansitmissin. Hermes’in bikmisligini son derece anlayisla karsilasam da oykunun devaminin daha gelmemis olmasi karsisinda Sisyphos sabrina ihtiyac duyuyorum 🙂 Ellerine saglik

  2. avatar
    Pınar KARACA -

    Merhaba Serdar,
    Çok teşekkür ederim güzel yorumun için. Bu öykü tanrılar tarafından lanetlendi galiba 🙂 2002’de başlayıp bırakılan, 2010’da şöyle bir yeniden göz atılan, yıl 2014 olup da KD kapılarını açınca bir daha denenecek olan kadersiz kelimeler. Bakalım bu kez şans bizden yana olursa sonunu görebileceğiz.
    Sevgiler.

Yorum yapın