MERAK

0

“İster ölümden kork, istersen onunla her an yüzleşebilecek cesarete sahip ol. O istediği anda seni bulacaktır. Ölümden korkmazsın ama ondan kaçarsın. Çok güçlü bir rakibe meydan okursun, ondan korkmazsın. Fakat ona karşı alacağın bir mağlubiyetten korkarsın ve kaçarsın. Ölümden korkmuyorum diyen bir insan ölüme karşı alacağı mağlubiyetten de korkmaz mı? Bu mağlubiyeti de kabullenebilmiş midir acaba? O zaman ölümden korkmamak olamaz, teslimiyet olur herhalde.

Acaba yeniden varolacağına inanan biriyle, ölümün son nokta olduğuna inanan birisinin ölümü karşılaması aynı olur mu? Her ikisinin ölüme karşı duyacakları korku farklı nedenlerden olabilir.”

“Peki ya sen, sen neler hissediyorsun?” diye soğuk kanlı katil kurbanına sordu. Elinde Çöl Kartalı .50’yi tutan biri olarak kendini ortamın efendisi saymış ve sınırlı dağarcığıyla çaresiz kurbanına kendince felsefe yapıyordu.

Son sigarasını içen kurban, apartmanın çatı katında çökmüş boş bakışlarla sokağı izliyordu. Son sigarasından son bir nefes çekti ve izmariti sokağa fırlattı. Öldürülmek üzere olan bir insanın sahip olabileceği en sakin halle bakışlarını katile çevirdi. Çiselemeye başlayan yağmurdan bir damla, kafasını katile doğru yukarı çevirmiş kurbanın gözüne kaçtı.

“Tamam, gayrı artık boş konuşmalara gerek yok. Bu durumdan anlamsız bir zevk aldığını biliyorum. Bense çaresizim, yapacağım ve söyleyeceğim hiçbirşeyin ne sana ne de bana faydası yok. Benim için herşey bitti…”

* * *Havanın yağabileceğini öngörmüş işçi, akşamüstü evine dönerken eski paltosunun kapşonunu başına geçirdi. Evine yaklaşmış, son sokağa girmişti. Dar gelirli bir işçinin yaşayabileceği fakir bir mahalle. Herkes birbirine benziyor. Kimsenin tenezzül etmediği bir yer. Zenginlerin eski kağıtlarını öğüttükleri ve çöplerini attıkları yer.

Adam serin havada, kafasında olağan dışı bir sıcaklık hissetti. Bir süre hoşuna gitmiş olsa da zamanla acıya dönüştü. Kapşonu alev alev yanmaya başlamıştı. Adam feryat figan koşturmaya ve elleriyle her yanına sıçrayan alevleri ötelemeye çalışıyordu.

Önünü görmeden sağa sola çarparak koşturuyordu. Ayakları bir şeye takıldı. Sarmaşık gibi dolandılar ayağına göremediği şeyler. Adam düştü…

* * *

Fakir mahallenin büyük iş adamı, çevredekilerden hallice kıyafetiyle evinden sokağa fırladı. Yüzündeki çökmüş ifadeyle önce etrafına bakındı sonra koşmaya başladı. Alevlerin yükseldiği yere doğru. Mahalleliye satış yaptığı mazot deposu infilak etmişti.

Depodaki yangını kontrol edebilmek için karşı apartmandaki çatıya çıkan itfaiye görevlileri, gördükleri karşısında hemen ambulansa seslenerek yukarıya yardım istediler.

Çatı katında kafasına muhtemelen patlama sonucu fırlayan metal parçanın saplandığı ölü bir adam yatıyordu. Adamın uzun siyah bir paltosu vardı, parmaklarının ucunda ise kısa süre önce sıkı sıkı tuttuğu Çöl Kartalı .50.

* * *

“O, bizi istediği yerde, istediği anda buluyor. Bu sefer kağıt öğütücüsü arıza yaptı…” adam sakin adımlarla yürürken elini paltosunun cebine attı, sigarası bitmişti. En yakın sigara satıcısını aramaya koyuldu…

Ev dağılmış, kağıtlar ortalığa saçılmıştı. Kirli çamaşırlar yoktu artık, hepsi gitmişti. Ya kuru temizlemeye ya da yakılmaya. Para kazandıracak olan hiçbir şey kalmamıştı, tek güvencesi hariç. Neyse hala hayatta olması bile belki yeterliydi. Belki.

Burada bir gece bile geçirmek çok tehlikeli, ama buraya dönecek kadar aptal olmadığını ummalarını beklemekten başka çaresi yoktu.

Yatağında bir süre uzandıktan sonra huzursuzluğuna mağlup olup evden çıkmaya karar verdi. Hatta artık dönmemek üzere gidecekti. Yanına alabileceği herhangi birşeyin kalıp kalmadığına baktı ve nihayetinde sadece üzerindeki kıyafetleriyle evden ayrıldı.

Karanlık sokakalarda dolanarak şehir merkezine doğru gidiyordu. Sağındaki dar sokaktan koşuşturma sesleri çalındı kulağına. Ayak sesleri hızla kendisine yaklaşıyordu. Dönüp sokağa baktığında ileride karanlığın içinde birisini sokağın sonundaki duvardan aşağı atlarken gördü, ama ona bakmaktan burnunun dibine gelmiş olan diğer adamı geç farketti.

İlerideki adamın elinde yaya benzettiği şey dikkatini çekmişti. Bu arka sokakta ok ve yaylı birisi başka birini mi kovalıyordu diye merak etmişti. Bu arada kaçan adam kontrolsüzce kendisine çarptı. Adamın kaçarken heyecandan elindeki şarap şişesini bile bırakmamış olduğunu, kendisine çarpıp şişeyi üzerine bıraktığında gördü. Kaçan adam güçlü bir refleksle çarpışmanın etkisinden kurtulup köşeyi dönerek kaçmaya devam etti. Karanlıkların içindeki yaylı adam, bu sefer kestirme bir apartman arasına daldı. Umursamayarak çarpışmadan sonra elinde kalan şarap şişesine baktı, kokladı bi yudum aldı. Gayet lezzetli bir kırmızı şaraptı. Tadını beğenerek büyük bir yudum daha aldı. Susamışlığını fark etti ve daha fazla içti. İçerken bir kısmını ağzından dışarıya taşırdı. Tadı çok güzeldi, ama bugüne kadar tattığı hiç bir şaraba da benzemiyordu.

Şişeyi bir kenara fırlatarak yürümeye koyuldu. Yüzündeki kırmızı şarap kalıntılarını paltosuna sürüp dudaklarını yaladı. Son zamanlarda içtiği en lezzetli şarabın zevkine kapılarak şöyle bir gerildi. Kollarını iki yana açmış gerilirken, havada tiz bir ıslık sesi duyuldu. Nereden geldiğini anlayamadığı bir acı sol omzunda patlak verdi. Yere yığıldı, kafasını çevirdi ve sol omzuna saplanmış koca bir ok gördü. Ne yapacağını bilemeden yatarken, karanlıktan birisi fırladı ve dizini böğrüne bastırarak onu iyice yere mıhladı.

Saldırgan yabancı şaşkınlıkla yarasına bakıyordu. Sonra ağzında halen kalmış bir miktar şarap lekesine elini sürüp kokladı,

“Sen asalak değilsin?!” dedi. Acı içindeki adam,

“Birisinin şarabını içtim diye bu kadar kaba olmana gerek yok,” dedi.

“Kahretsin, sadece bir sokak serserisi.” Yaralı adamın boğazını kontrol etti.

“Hey! Bırak boğazımı ve şu oku çıkar omzundan, felaket acı çekiyorum.”

“Özür dilerim dostum. Geri çıkartamam omzun parçalanır. Yaranın arkasından çıkarmam gerek,” dedi yabancı ve okun gerisini kırdı. “Şimdi gel benimle senle ilgilenecek birisine götüreyim,” dedi.

“Çok naziksin, teşekkürler…” adam acının etkisiyle bayıldı. Bu arada sokağın gerisinden bir başkası da koşarak geldi.

“Kaçırdım lanet asalağı. Peki bu kim? İnsan mı vurdun?” diye sordu.

“Ağzından akan kırmızı sıvının zevkiyle gerinen bir adamı sen ne sanırdın?”

“Neyse ne yapacaksın ona?”

“Götürüp tedavi ettireceğim.”

Yaralı adam gözlerini aralamaya başladı. Yaralı adam, Nimerra Devrok. E.A.K Holding Genel Merkez binasının iç posta ve dosya dağıtıcısı. Bir hafta önce genel kurula götürdüğü bir dosyanın üzerine çay döküp içindekilere bir şey olmasın diye kağıtları çıkardığında hayatı değişen Nimerra Devrok. Kağıtlarda bir sürü şey yazıyordu. Hepsine göz attı merakla. Ivır zıvır bir sürü resmi dille yazılı anlamadığı yazılar. Ama bir kağıt vardı ki kafasındaki çok para kazanma hayallerini çoşturdu. Siyah bir kağıt. Sol üst köşesinde garip bir sembolün soğuk damgası duruyordu. Diğerlerinden daha kalındı bu kağıt. Belli ki bir şifre veya gizleme metodu tatbik edilmişti. Zaten az olan maaşını kaybetmek ona pek bir üzüntü vermezdi, şansını deneyecekti. Kağıtları alıp ortadan yok oldu.

Ertesi gün, çoktan telaşa düşmüş genel kurul başkanı Mansio Jurin’i aradı. Elindekilere karşılık yüklü bir fidye istedi. Telefon yüzüne kapanmadan önce tek bir cümle işitti,

“Devrok, sen ölüsün…”

Kim olduğunu söylemediği halde tanınması çok doğaldı. Ancak kağıdın önemini daha çok anlamıştı. Genel kurul başkanı yüzünü görse tanımayacağı bir adamın adını zikrettiğine göre…

Kağıdı kimsenin bulamayacığını umduğu biryere sakladı.

Mahallede arkasına iri yarı uzun paltolu biri takıldı…

* * *Rüyasında Mansio Jurin’in kendisini masaya yatırmış, sol omzuna taktığı garip uzun bir pipetle kanını emdiğini gördü. Feryatla gözlerini açtı,

“Tamam kağıtları vereceğim lütfen beni öldürme!”

İki çift garip göz ona bakıyordu. Birisi karanlıkların içinden, vurulduktan sonra başına gelen adamdı. Diğeri elinde çıkartmış olduğu steril eldivenleri tutan bir kadın. Döndü omzuna baktı, sarılmıştı. Beyaz sargı bezine kan bulaşmıştı.

“Geçmiş olsun bay Devrok,” dedi kadın.

“Beni nereden tanıyorsunuz?”

“Her sorumlu vatandaş gibi kimliğiniz yanınızda.”

“Peki kimden neyi saklıyorsun?” diye sordu diğer adam. Kadın kızarak,

“Kendisini toparlamasına izin ver. Sırası değil şimdi,” dedi.

Devrok, bu konuşmalar sırasında yeniden kendinden geçti. Yaklaşık bir saat kadar daha uyuduktan sonra, yavaş yavaş kendine geldi. Etrafına göz gezdirdi. Bir sedyenin üzerinde yatıyordu, küçük odanın hemen hemen her yanı altı dolaplı tezgahla çevriliydi. Bir köşede lavabo ve yanındaki tezgah üstünde metal kaplar içerisinde bir takım tıbbi gereçler vardı. Ortam, bir hastane veya sağlık ocağında olduğunu tahmin ettirdiyse de ortamın tıbbi malzemeler haricinde sağılıksız görünen durumu bu tahmini çürütüyordu. Peki o zaman neredeydi?

Arada yaptığı konuşmalar geldi hatırına. Bir kadın ve bir adam vardı. Adam, sokakta kendisini vuran adamdı. Kadını ise daha önce hiç görmemişti. Her ikisinin de isimlerini, kim olduklarını bilmiyordu. Adamın kendisine neyi sakladığını sorduğunu hatırladı. Sokakta kendisini asalaklarla karıştıran (ne demek istediğini şimdi de o zaman olduğu gibi anlayamadı) birisi onu vurmuş ve şimdi de birşeyler sakladığını bilerek soru sormuştu.

Bunlar aklından geçerken, Mansio Jurin’le ilgili rüyasını hatırladı. Rüyasını yaşar gibi dehşete düştü. Ayaklanmak istedi. Omzu çok ağrıyordu, ama yine de yattığı sedyeden ayaklandı. Hareket edince dışarıdan bir kadın sesi geldi,

“Aaa! Uyandı galiba, gel bakalım.”

Karşılığı duyduğunda, kendisine sokaktaki ani acısını hatırlatan erkek sesinin cevap verdiğini anladı,

“Evet ben de sesler duydum, bakalım.”

Kapı açıldı ve kadınla adam karşısına dikildi.

“Kendine geldiğine sevindim. Durumun nasıl şimdi, daha iyisindir umarım?” diye sordu kadın. Kadının bu kibarlığına karşın adam da hiçbir tepki yoktu. Konuşmadan yanına geldi ve bandajı hafifçe sıyırarak yarasına baktı ve

“Yok birşeyin iyisin,” dedi. Kadın kaşlarını çatarak adama baktı.

“Pekala, özür dilerim. Daha ağır yaralanmadığın ve hatta ölmediğin için şanslısın. Ancak anladığım kadarıyla ölmemiş olman şu anda pek de şanslı olduğun anlamına gelmiyor. Sana ateş etmemim bir diğer nedeni de birşeylerden korkar gibi davranmandı. Şüphelenmiştim, bizlerden kaçan asalaklara benzettim,” dedi adam ve artık sesi umursamaz kaba tondan biraz daha ciddi ve sorgular bir havaya bürünmüştü. Hastabakıcı nezaketinin yeterli olduğunu ve adamın kontrolü ele almasının vakti geldiğine inana kadın da susmuş dinliyordu.

“Öncelikle özürünüzü kabul ediyorum ve ayrıca bandaj için de teşekkürler,” dedi Devrok. Nihayet konuşabilmişti. “Sizler kimsiniz? Ne bu asalaklar?”

“Sanırsam önce ben sormuştum. Ama haklısın tabi, seni buralara getiren ve başına bu işleri açan benim, peki cevap vereyim. Yalnız şunu bilesin ki anlatırsam hayatın değişecek, belki sona erecek. Senin de cevabın buna değecekse açıklayayım yoksa hiç bir şey hatırlamayalım ve sen buradan git,” dedi adam.

Bu üstü kapalı konuşmalar merakını iyice artırmıştı Devrok’un. Başına gelenlerin nedeni meraktı, para kazanma merakı. Bu garip insanlar belki ona yardım ederlerdi. Daha da güçlenip Mansio Jurin’in karşısına hep birlikte çıkıp istediği paraları alabilirdi. Ama kimdi bunlar? Çok fazla öğrenmek istiyordu ve şu durumda bunların elinden ölmek pek birşeyi değiştirmeyecekti. Zaten peşinde Mansio Jurin vardı. Kaldı ki hayır dese onu salacaklarına da pek inanmıyordu.

“Pekala anlatın, durumum sizin de tahmin ettiğiniz gibi vahim. Benim için pek bir şey değişmeyecek, ama en azından merakımı yeneceğim,” dedi.

Adam bir sandalye çekti ve oturdu, Devrok’a da oturmasını işaret etti. Devrok sedyesine oturdu. Kadın arada içecek birşeyler getirip ikram etti.

“Bizler avcıyız. Şu anda diğerleri ya av peşindeler ya da başka yerlerde gizleniyorlar. Bilirsin avcıyken av olmayı kimse istemez. Avladıklarımıza bizler asalak diyoruz çünkü hayatları başkalarının kanını emerek geçer ve herşeylerini bunun üzerine kurarlar. Zannetme ki benzetme yaptım. Bunlar kan emiciler. Ne diyorlar bunlara? Vampir, öyle değil mi? Bence onlara bir isim vermek bile onları yüceltmektir. Onlar dünya üzerindeki en aşağılık varlıklardan. Herhangi bir virüsten, pireden veya bitten farkları yok. Başkaları üzerine asılıp hayatları boyunca asalak yaşam sürüyorlar.

Neredeyse tüm büyük ve yaygın kuruluşlarda bağları var. Büyük bir projeleri var, insanlara karşı varlıklarını alenen göstermek, büyük bir kıyım yapıp kan çiftliklerini kurmak. İnsanları köleleştirmek istiyorlar. AIDS virüsünün insanları çiftliklerde besleyip sırası geleni çekip alıp içine yerleştiğini ve sömürdüğü beden ölünce yenisine yerleştiğini düşünsene.

Kitaplarda, filmlerde gördüklerinin, okuduklarının ve anlatınların bir kısmı doğru. Güneşe çıkamıyorlar. Gümüşe karşı hassaslar. Sarımsak ise sana ne kadar zarar verirse onlara da o kadar zarar verir. Sevmezler çünkü kokusu kötü,” bunu söylerken kendi yüzü de buruştu.

“Ne yazık ki bir şey daha doğru. Bu asalağın virüsü bulaştığı bedenin kas yapısını etkiliyor. Nasıl ki bizden daha ufak bir şempanzenin kas yapısı sayesinde daha fazla fiziksel gücü oluyorsa, bu asalaklarda da fiziksel güç artışı yaşanıyor. Bazı bilinenler gibi yaşlı asalakların gücü daha fazla değildir. Hemen hemen hepsi aynı güçtedir. Değişimden önceki gücü oranında artıştan etkileyeceğini için farklar normal insanlar arasındaki gibidir. Ama ortalama bir vücuda sahip asalağın gücü senin neredeyse yirmi katın kadardır. Yani kırkbeş kiloluk minyon bir dişi asalağın trafik levhasını çıkarıp tepene geçirmesine ve sonra boynuna sarmasına şaşırmamalısın.

Saf asalaklar yoktur, asalaklar çiftleşemezler. Kalpleri kan pompalamak için atar ama nefes almazlar. Vücudun tek ihtiyacı kandır. Herhangi bir keskin alet senin benim vücudumu deldiği gibi onunkisini de deler. Ancak kafasını kopartmadığın veya kalbini parçalamadığın sürece yarasını inanılmaz hızlı bir sürede iyileşir. Vücudunda su yerine kan vardır, sürekli yeni hücreler oluşturur.

Kusura bakma biraz kaptırdım kendimi. Bunların özelliklerini sürekli kendimce tekrar eder ve onların ne kadar yok edilesi yaratıklar oldukları fikrimi sağlam tutarım.

Bizler dediğim gibi avcılarız. Omzuna saplananki gibi gümüş oklarla, filmlerdekinin aksine normal mermili silahlarla avlamaya çalışırız. Gümüş mermi yapacak para ve techizatımız yok. Her şehirde kollarımız var. Büyük projelerinden haber aldık. Bazı para ve lüks düşkünü insanlar bunlara hizmet ediyor ama bilmiyorlar ki yarın hepsi çiftlikteki besi hayvanları haline gelecekler.

Isırdıklarının değişim geçirmesini engelleyen sıvıyı bulduklarını biliyoruz. Kendi sayılarını artırma ihtiyacı duymadan sabit sayıdaki insanlardan oluşan bir çiftlik kuracaklar. Ölenlerin yerini sunni döllenmeyle doğan insanlar alacak. Şehirler dev kubbelerle örülecek yirmidört saat gece yaşayacaklar. Çiftlikler insanın ihtiyaç duyduğu güneş ışınlarına açık olacak. Diğer yaşamlar umurlarında değil, insanların ihtiyacı olmasa tüm dünyayı kapatırlar.

Bu projenin lider takipçisi ise…” durdu ve derin bir nefes aldı. “Artık bu bilgiyle birlikte bizle olan bağın başlar, ya ölürsün ya bizle kalırsın. Dinlemeye devam etmek ister misin? Yada diğerlerinin seni deli diye nitelendireceği bilgilerle buradan defolmak mı istersin?”

Devrok şimdiye kadar anlatılanların şoku içerisindeydi. Bir deli tarafından vurulmuş ve bu odada deli saçmalarını dinlemeye koyulmuştu. Ama delinin anlattığı hikaye gibiydi, dinlemek istiyordu. Bu deliler kim bilir kaç masumu öldürmüştü asalak diye. Çok önemli dediği bilgiden sonra gidip polise anlatacağı bir deli ihbarına da fırsat kalmayacaktı. Ah toplumu kurtarmak ona mı kalmıştı. Merakı daha önemliydi,

“Ee evet devam edin lütfen.” Yine merakına yenildi, yine başına işler açtı bundan vazgeçmeyecekti. Basit bir getir götür görevlisi olmaktansa kendince macera yaşamak daha cazip gelmişti.

“Öyle olsun. Evet, bu lider takipçi E.A.K Holding.”

Devrok’un gözleri faltaşı gibi açıldı. Bir anda çok hızlı bir inanma sürecine girdi. Ölümüne aranan çaldığı evrak, üzerindeki garip sembol. Peşine salınan kiralık katiller. Of aman of. Heyecan hoşuna gittiği için mi inanmaya başlamıştı, yoksa ilahi kitaptaki kelamlardan etkilenip bir anda imana gelenler gibi aydınlanmış mıydı sihirli bir sözcükle?

Adam Devrok’un şaşkınlığını farkettiyse de görmezden geldi. Ne de olsa büyük bir holding ve herkes tanır. Devam etti,

“Bunların elindeki çok önemli bir belgeyi elimize geçirmek üzereydik. Uzun uğraşlar üzerine içeriye birisini sokabildik. Hem de yönetim kuruluna. Dokuz sene uğraşıldı bunun için ve ne oldu biliyor musun?”

Bu soruyu sorup Devrok’un üzerine gözlerini dikti. Devrok şaşırmıştı, niye sustuğunu merak ederken cevabını tahmin etmek istemiyordu.

“Salağın teki bu belgeyi nasıl olduysa eline geçirip kaçmıştı. Yetmiyormuş gibi bu salağı köpek Mansio ile birlikte kim önce ele geçirecek diye aramaya başladık. O önce öldürmeye niyetlenmiş çünkü başı aslaklarla belaya gircekti, biz ise önce belgeyi bulmaya yöneldik. Bu salak nasıl olduysa kurtuldu köpeğin elinden, biz de boş bir evi aradık taradık. Sonra bak şu şansa ben bu salağı yanlışlıkla vurdum ve buraya getirdim. Bu salak yaralı sedyede yatarken acımıştım. Ta ki kimlik belgelerinden kim olduğunu anlayana kadar.

Evet Bay Devrok, şimdi söyleyin bu evrağı nereye sakladınız?”

Nimerra Devrok’un kafası allak bullak olmuştu. Bunların hepsini nereden biliyorlardı? Anlattıkları gerçek miydi? Çaldığı belge herkesin bilebileceği kirli işlerin belgesi değil de asalakların insan çiftliği planlarıyla ilgili bir belge miydi? Yok canım hepsi safsataydı. Bu okla adam öldürmeye çalışan manyak bir kiralık katildi. Sonradan öldürmekten vazgeçip Mansio Jurin’in talimatıyla belgenin yerini öğrenmeye karar vermiştir. Diğer kiralık katilin felsefi konuşmaları yerine de bu tür deli saçmaları anlatarak kurbanını şaşırtmaktan zevk alıyordu. Aklına gelen en mantıklı açıklamalar bunlardı.

Herhalde yaralı, yarı baygın yatarken bu deli Mansio ile telefonda görüşmüş ve adını konuşma sırasıda telaffuz etmiş olmalı. Duyduğu isimden etkilenip rüyasında da Mansio Jurin’i görmüş olmalıydı.

Ne diye o belgeyi alıp bir macera ve para tutkusu ve de en önemlisi yeni meraklar heyecanıyla kaçmıştı ki? Düşünceler kafasında dans ediyor ama her düşünce birbirinin ayağına basarak kaos yaratıyordu. Yapacak bir şeyi kalmamıştı, belgenin yerini söyleyecekti. Ancak belgenin yerini söyleme kozunu bu deliye karşı iyi kullanmalıydı. Hayatını kurtarma fırsatı yakalamalıydı. İlk katil karşısında ölüme teslim olmuşken bu deliden kurtulmak istiyordu. Bir kere kurtulmuş olmanın verdiği cesaretle artık teslim olmak istemiyordu.

Düşünmeye başladı. Diğer yandan deli kiralık katilin yüzüne kaçamak bakışlar atıyordu. Adamın sabrı taşmak üzere gibi gözüküyordu. Hızlı düşünmeliydi. Dans edenler pistte daha hızlı dönüyor, birbirlerinin ayaklarına daha sık basıyorlardı. Kaos artıyordu, dans pistinin kenarında oturan juri üyeleri de kendilerini dansa kaptırmışlardı. Acemice dansa katılıp kaosa kaos katıyorlardı. Düşünceleri karışmıştı ve birden bire pistin ortasındaki ahşap parkeler takırdayıp kıpırdamaya başladı. Hepsi havalandı ve yerin altından asalaklar çıktı. Tıpkı delinin anlattığı gibiydiler. Dans edenlere saldırıyor, onları ısırıyor parçalıyor, kanlarını emiyorlardı.

Durumun karışıklığı yetmiyormuş gibi asalak, vampir saçmaları da düşüncelerini taciz ediyordu. Derin bir of çekti. Olacak gibi değildi, belgenin yerini söyleyecek sonra da deli adamın insafını deneyerek ölümden kurtulmanın yollarına bakacaktı. Kafasını kaldırdı ve meraklı gözlerle bakan deli adamın yüzüne baktı. Birşeyler söylemeye hazırlandığını gören adam heveslendi.

Arka odada aniden gürültü koptu. Gürültüyü, kendisine yardım eden kadının acı çığlığı takip etti. Deli adam tezgahta duran kesici aletlerden birini kapıp arka odaya daldı. Devrok iflas etmişti artık. Ama başına belalar saran merakı yeniden canlandı. Neler olduğunu merak edip kafayı öne eğip baktı. Kapı aralığından yıkık bir duvar gördü. Duvarın dibinde boynu kanlar içinde, parçalanmış kadın cesedi yerdeydi. Cesedin hemen yanında ağzındaki kanları yalayan siyah saçlı, uzun, zarif ama kötücüllüğü her yanından akan bir kadın duruyordu. Deli adamı aradı bakışları. Gördüğü anda deli adam yerden yarım metre havalanmış, iri cüsseli bir erkeğin kolunun ucunda ensesinden tutuluyordu.. Cüssesine göre çok atik bir hareketle iri adam deliyi kendine çekti ve boynuna saldırdı.

Devrok bayılmamak için kendi zor tuttu. Bayılmadı ama eli ayağı boşalmıştı. Sedyeye yığıldı. Saldırganlar Devrok’un bulunduğu odaya girdiler. Kadın Devrok’un yanına geldi,

“Zavallı, yarası kapanmasın diye sürekli eziyet ediyorlarmış herhalde?” Devrok yarı baygın numarası yapmayı akıllıca buldu.

“Bir de pansuman yapmışlar,” diyerek güldü kadın. Yanındaki iri cüsseli adam da güldü. Neyse artık bir şey yapamazlar, yakında iyileşir zaten. Şimdi ayak bağı olmasın bize kendi yolunu bulur, o bir vampir,” diyerek kötücül bir sırıtış sergiledi ve sessizce yok oldular ortalıktan.

* * *Nemli depo çok rahatsız ediciydi. Hele ki gürültüyle çalışan motorların sesi kafasını kazan gibi yapmıştı. Cebindeki para kaptanı kandırmaya yetmişti. Kaçak olarak bu yük gemisine binmeye razı etmişti kaptanı. Adını ilk defa duyduğu bir şehrin limanında inecek ve meraksız bir hayat geçirecekti. Omzu iyileşmeye başlamıştı. Omzundaki yaranın bir mafya çatışmasında olduğunu söylememiş olsaydı, belki parası kaptanı kandırmak için yeterli olamazdı.

Küçük deponun köşesinde kaçak taşınan bazı malların kutuları duruyordu. İçlerinden bir tanesi küçüktü. Üzerinde garip semboller vardı. Semboller ilgisini çekmiş, merakını uyandırmıştı. Yaklaştı, yakından incelemeye koyuldu…

— S O N —

Paylaş

Yorum yapın