GENERATİON X VE KARANLIK SİNEMA

0

1980’lerin başıydı, çiçek çocuklar protesto ettikleri sistemin iş adamları haline gelmiş, dünya tüketimi keşfetmiş, demir yumruk kadife eldiven içinde değil, en pahalı kaşmir içerisine girmişti. Yeni bir nesil doğmuş, büyüdükçe ne yapacağı konusunda daha da kararsız, daha da isteksiz olmuştu.

Tutumlu ailenin nedeni belirsiz savruk ama yaptığından pişman evlatlarıydı bu jenerasyon. Neyi neden yaptığını tam olarak anlayamayan, kimi zaman fazlasıyla içine kapanık, kimi zaman ise aşırı sosyal bir nesildi onlar. Devlet Malzeme Ofisi yazan eşyalar ile “Daha Fazlasını İste!” sloganlarının arasına sıkışmış, kendisini acıya ve zevke adayan bir kesimdi kayıp kuşak X.

Neslin temsilcileri genellikle bu iki duygu arasında gidip gelen insanlardı. Kendine dönmeye çalışanlar ya gördüğünden tiksiniyor ve acı çekiyordu yada kendisine aşık olup megolomanyaklığın sınırlarını zorluyordu. Gerek kendisiyle gerekse birbirleriyle çelişen bu neslin bireylerinin değerlerini doğurması uzun sürmedi. Bir yandan yeni teknolojiye duyulan açlık bir yandan geçmiş dönemlerin karizmasına duyulan hayranlık kendi içerisinde değişik yapıtlar vermeye başladı. Bilim kurgu edebiyatı tavan yaparken, hor görülen uyku öncesi öyküleri fantezi edebiyatını oluşturdu. Tekno müzik eşliğinde eğlenenler cyber-punk öykülerinin birer kahramanları haline gelirken, karanlık tarafın farkına varıp kendini cezalandırılmış hissedenlerin çoğu karizmatik anti-utopik geçmiş zaman hikayelerine daldılar.

Jenerasyonun kahramanlarının kaynakları genellikle mitolojiydi, fark ele alınış biçimiydi. Mutlak bir kötü yada mutlak bir iyi mevzu bahis değildi artık. Esas oğlanlar günahkar olabildiği gibi “en kötü” adamlar bile aslında mutlak iyi olarak başlayabiliyorlardı hayatlarına. Olay beyaz, siyah, gri paletinden çıkıp tam bir renk skalası oluşturmuştu artık. Bu skala herşeyin üstüne yansıyordu; edebiyat, bilim, müzik ama özellikle de sinema.

X kuşağını sineması bir çok konuda ilke imza attı. “Güzel ve Çirkin” öyküleri başlamıştı artık…

Bölüm I : Vampir Öyküleri

Kont Dracula’nın tek istediği Karpatlar’dan uzaklaşıp yeni dünyada biraz dolaşabilmekti. Bunun için yanına çağırdığı emlak danışmanı Jonathan Harker’ın nişanlısı Mina’nın karanlıklar prensinin ölümsüz aşkı çıkması ona verilen yeni bir ceza mıydı acaba? Uzun süre hizmet ettiği devasa haçın tam ortasına sapladığı kılıcı ile Tanrı’sını inkar eden Transilvanya Prensinin laneti zaten yeterince kötü değil miydi? Şimdi daha da kötü biri olması gerekiyordu, hem de aşkı uğruna…

“Bram Stoker’dan Dracula” adıyla ülkemizde vizyona giren usta yönetmen Francis Ford Coppola’nın filmi böyle bir başlagıçla açıyordu perdeyi. Film boyunca kötülük sorgulanıyordu, “Sen olsaydın aynısını yapmaz mıydın?” sorusu hiç akıllardan çıkmıyordu. Gözünü kırpmadan insanları kanının son damlasına kadar emerek öldüren Kont Dracula mı kötüydü, yoksa ölümsüz bir aşkın arasına girip, aşıkları birbirinden ayırma cürretini gösteren Jonathan Harker mı? Sevdiğinden karşılık alamadığı için yağmura ağlayan Dracula mı caniydi, kendi değerlerinin karşısında duranları öldürmekten hiç çekinmeyen karizmatik doktor Van Helsing mi? Yada gerçekten hangisi karizmatikti, Londra sokaklarında yürüyen genç Dracula mı, şatosundaki yaşlı Dracula mı? Bunların hiçbiri cevaplanmıyordu, jenerasyon X sinemasında, cevaplardan çok gizem önemliydi.

Gizem daima olmalıydı, yoksa “Vampirle Görüşme” yapmanın bir anlamı kalır mıydı? Lanetlenmiş bir varlığın acı çekiyor olması içimizi sızlatabilir miydi? Yada hiç büyümemek ile cezalandırılmış bir çocuğun ne istediği umurumuzda olur muydu? Tam vampirlere acıyacağımız sırada Lestat’ı hatırlıyor olmamız bir tesadüf müydü? Bu nesil aklı karışmadan duramayacak, bir türlü bir karar veremeyecek miydi? Anne Rice’ın Vampir Günlükleri’nden uyarlanan bu filmde de insana ürkütücü çekicilik vaat ediliyordu, bedelini ödeyebildiğin sürece…

Bedel ödemek başka bir külttü yeni sinema için. Güçlü olabilmek için kesinlikle bir çok şeyi feda etmen gerekmekteydi. “Dünyayı vampirlerden temizlemek mi istiyorsun, o zaman öncelikle anneni öldür!” denmişti mesela Blade’e. Onları sadece onlar gibi düşünen biri yenebilirdi; gündüz yürüyen günün birinde kendisinin de canavara dönüşeceği korkusunu taşımasına rağmen yok ediyordu yarı soydaşlarını. Gerçi buradaki vampirler biraz değişikti, şövalye ruhu yerine eşsiz tekno soundtrak beraberinde kan banyosu yapıyor, dramatik ölüm sahneleri yerine bir anda patlayıveriyorlardı. Bu neslin acelesi olan üyeleri de vardı, öyle kırk saat bir vampirin ölmesini bekleyemezlerdi, hareket lazımdı, yenilik lazımdı. Yaşlı bir adamın elinde kazık ile sağda solda gezmesindense uzakdoğu sporları eşliğinde çarpışan yaratıkların günışığı bombaları ile küle dönmesi daha ilginç olabilirdi. Şöyle yada böyle yaşlı adamlar o kadar da sevilmiyordu, Anthony Hopkins’in ince dokunmuş Van Helsing’indense aşağı yukarı peri masallarının tüm özelliklerini taşıyan Hugh Jackman’ın Van Helsing’i tercih ediliyordu. (Öte yandan ne olursa olsun gelmiş geçmiş en iyi Dracula hala Gary Oldman’dı)

Belki de ilginç olan vampirlerin insanları pek de umursamıyor olmalarıydı, asıl düşmanlarının kurtadamlar olması oldukça yaratıcı olabilirdi, hatta daha da ileri gidip kurtadamların acımasız yönetime direnen emekçiler olarak göstermek belki de yaratıcılığın ulaşabileceği en son noktaydı. Her iki nesli de kurtaran (insanlığı yok eden?) yine bir karmaydı.

Gerçekten de çelişiyordu bu dönemin sineması kendisiyle, karar veremiyordu bir türlü bilgeliğin mi gücün mü karizması önemliydi? Yoksa her ikisi de aynı şey miydi?

Paylaş

Yorum yapın