ÇİZGİROMANDA BİLİMKURGU

0

Aşağıda okuyacağınız yazı iki sanat dalının ortak gelişim sürecinde karşılaştıkları ve aşmak zorunda oldukları zorlukları size sunacak. Bilimkurgu ve çizgiromanın ilk dönemlerindeki ortak ürünlerinin neler olduğu konusunda sizi bilgilendirirken minik bir tarih turuna sizi davet edecek…
Hakan Alpin

Hüsnü Çoruk

Temelleri belki de milattan sonraki 2. yüzyılda Eski Yunan yazarı Lukianos’un bir öyküsüyle atılmıştı. Ay özleminin yönlendirdiği hayali bir Ay yolculuğuydu anlatılan. Ancak karakteristik özelliklerinin belirginleşmeye başlaması 18. yüzyıldan itibaren hızlı bir ivme kazanan bilim ve teknoloji desteğiyle olmuştu.

Tür, örneğin Daniel Defoe’nun Conlosidator or Transactions From the World to the Moon/Birleştirici ya da Dünya’dan Ay’a İletişim‘i (1705), Jonathan Swift’in Gulliver’s Travels/Gülliver’in Gezileri(1726) ile zenginleşmeye, yoğunlaşmaya ve alanını genişletmeye koyuldu. Sonrasında Mary Shelley’in bir iddia üzerine bir gecede tasarlandığı rivayet edilen Frankenstein (1818) ve Jules Verne’in Voyoge Au Centre De La Terre/Dünyanın Merkezine Yolculuk (1864) benzeri eserler okurları şaşırtmaya heyecanlandırmaya devam etti. Bütün bu ürünler henüz adı bile konmamış bir edebiyat akımının bilim-teknoloji ve hayalgücü arasında yaşam bulduğunu kanıtlar gibiydiler. Temalar tüm farklılıklarına karşın geleceğe ve bilinmeyene yönelik bir nevi soru şeklinde ortaya çıkıyor ve bu soruya çeşitli cevaplar aranıyordu. Yüzyılın sonuna yaklaşılırken toplumsal eşitsizliklerin yokedildiği mutlu bir dünya düşündeki H.G. Wells 1895-1898 arasında üç eserle sınırları iyice açtı: Time Machine/Zaman Makinası, The War of the Worlds/Dünyalar Savaşı ve The Island of Dr. Moreau/Doktor Moro’nun Adası.

1898 yılında yayınlanan bu sonuncusu, 80 yıl öncesinin Frankenstein‘ı gibi insanın kendini bir anlamda yaratıcı yerine koyması ve elindeki gücü denetiminden kaçırınca karşı karşıya kalacağı felaketi anlatmaktaydı.

Edebiyatta hem adetsel hem temasal bir zenginliğe ulaşılırken 20. yüzyıl başında yepyeni bir sanat olan sinema türe büyük destek verdi.

Başlangıç 1902’de yapılan bir edebiyat uyarlamasıydı ve Georges Melies, Jules Verne’in Ay’a Seyahat‘ini beyazperdeye aktardı. DerkenFrankenstein, Dr.Jekyll & Mr.Hyde (Robert Louis Stevenson’un 1886’daki romanı) ve 1926’da Fritz Lang klasiği Metropolis sinemanın büyüsüyle bezediler bu çarpıcı akımı.

1926 yılında, o döneme dek adsız gezen tür resmileşti. İsim babası Amerika’dan çıktı. Ucuz ve kalitesiz bir dergi özelliği taşıyan Amazing Stories / Şaşırtıcı Öyküler‘in sahibi Hugo Gernsback ‘Science Fiction‘ ünvanını iliştirdi bu giderek yaygınlaşan akıma. Evet teknoloji ve hayalgücü birbirlerini iteleyen, dolayısıyla geliştiren iki unsur olarakScience Fiction/Bilimkurgu sözcüğünün çerçevesini çizdiler. Bu ikisinin bileşkesi yoluyla bilinmeyen bir gelecek yaşamı kavrama çabaları yoğunlaştı. Bilimkurgu gelecekle ilgili binbir teorinin yeşerebildiği bir alan oldu. (Bu arada seçilen ikili ad kanımızca farklı anlamlar içerebilmektedir. Sözcüğü ‘Bilimkurgu‘ şeklinde kullandığımızda aklımıza teknoloji ve bilimin geldiği noktanın ister istemez ortaya çıkardığı yeni düşler, yeni tasarılar gelmekte, bir anlamda düşgücü bilimin yaptığı tabii bir doğumun sonucu karşımıza çıkmaktadır. Kelimelerin yerini değiştirip ‘Kurgu Bilim‘ şekline soktuğumuzda ise öncelik hayalgücüne geçmekte ve tanım hayallerin bilimsel bir zırhla sunulmasını akla getirmektedir. Bu şekilde düşgücünün etkinliği, geçerliliği, sonuca varabilirliği sanki ispatlanmaya çalışılır. Başka bir deyişle teknolojik bir çağda hayallerin bilimsellik katkısıyla meşrulaştırılmasıdır).

1930’lar dönemine, o yılların genç çizgiroman okurları yıllar sonra Çizgiromanın Altın Çağı adını uygun gördüler. Bilhassa Amerika’da basını birbirine düşüren, tirajlaeın iniş çıkışlarında büyük katkısı olan bu yeni sayılabilecek sanat akımı o ana dek çok işlediği mizahi türe yeni türler ilave etmeye başladı. Macera olgusuyla birlikte çizgiler mizahın gerektirdiği karikatürize sınırlarda dolaşma zorunluluğundan kurtuldu ve klasik gerçekçi çizgi sıkça kullanılmaya başlandı. Dönemin en gözde üç eğilimi egzotizm (Tarzan ile başlayan, Jungle Jim ile devam eden ‘orman’ teması), kara polisiye (Dick Tracy, Dan Dunn, X-9, vs.) ve bilimkurgu idi.

Bilimkurgu çizgiroman evrenine 7 Ocak 1929’da Buck Rogers‘ın ilk stripi ile girdi. Phil Nowlan adlı yazarın romanından alınan bölüm ve sonrası Dick Colkins tarafından resimlenmişti. Amerikan ordusunsa görev yapan bir yüzbaşı ülkesini Moğolların saldırısından kurtarmak için uğraşıyor, bu arada Mars gezegenine yaptığı yolculuklarda binbir çeşit uzay korsanıyla karşılaşıyordu.

Çizgiromanda bilimkurgunun anılması gereken ikinci örneği olan Brick Bradford ise, bir profesör tarafından icat edilen küre şeklindeki bir uzay aracı ile yolculuk eden biri kız üç kişinin maceralarını sunar okuyucuya. Sonsuz küçüklüğü bulabilmek için atomun merkezinde veya madeni bir paranın içinde gerçekleşen seyahatler fikir olarak ne kadar ilginç buluşlarla dolu olsa da, çizer Clarence Gray’in dekor tasarımı, fon ve teferruatları oluşturmada yeteneği oldukça kısıtlıdır. Buna karşın üzerinde bisiklet yaka bir atletle dolaşacak denli bilimsellikten uzak çizilmiş Brick’in maceraları o yılların okurlarına olduğu kadar sonrakilere de oldukça cazip gelmiş, fonun basitliği ve yetersizliği tuhaf bir etki yaratmıştır. Pek çok eleştirmen bu etkiyi, “basitliğin, sadeliğin doğurduğu anlaşılmaz bir şiirsellik,” şeklinde tanımlamıştı.

Bu ilk dönemin doruk noktası ve Altın Çağ‘ın bütün türler açısından bakıldığında bile en önemli eseri iseFlash Gordon idi. Daha önceleri Chic Young (Bizde Fatoş olarak tanınan Blondie‘nin ressamı) ve Lyman Young ile çalışmalar yapan genç bir yetenek, King Features Syndicated‘in açtığı bir yarışmada bulundu. Bu kuruluşun rekabette News Syndicated‘in gerisinde kalması ve yeni bir atılımı sağlayabilecck çizgiromanlar hazırlanması maksadıyla düzenlenen yarışma Alex Raymond’u tüm dünyaya sunuyordu. Alex Raymond’un kara polisiye, orman vc uzay temalarını esas alacak üç çalışma hazırlaması istendi.

25 yaşındaki bu becerikli çizer bant şeklinde üç eseri kısa zamanda bitirdi. Secret Agent X-9 ile Dick Tracy‘e, Jungle Jim ile bir bakıma Tarzan‘a karşı rakipler çıkardı. Buck Rogers‘ın bilimkurgu alanındaki tekelliğini ise ülkemizde Baytekin adıyla tanınıp sevilen Flash Gordon‘la kırdı. Çizgisi son derece sağlam ve klasik gerçekçiydi. Teferruatlara gösterdiği titizlik de buna eklenince Gordon benzerlerinden daha başlangıçta kalite olarak sıyrıldı.

Bu üç eser de insanın uzayda farklı dünyalar keşfetmesi ve buralarda adaleti (tabii ki bu adalet Amerika’nın adaletidir ve son noktada bu ülkenin üstünlüğünü sergilemeye yarar) sağlamasını temel olarak alır. Okuru bilinçaltında bu eserleri tüketmeye yönlendiren önemli unsuru ise ‘Uzay‘ kavramıdır. Bilimkurgunun beslendiği en etkileyici ve ilk tema olan uzay, yaşam ve ötesiyle ilgili her sorunun cevabını barındıran bir his uyandırmaktadır insanın zihninde. Küçücük çocuğun sıcacık yatağında düşlerini süsleyen pırıl pırıl yıldızlar da oradadır, bilgisayara bağlı bir yaşama mahkum dünyanın en büyük bilimadamlarından Hawking’in düşüncelerinin odaklaştığı yer de orasıdır. Cevapları orada aranır, sorular ister istemez oraya yönelir. En büyük ve sonsuz bilinmeyendir uzay ve arkası. Bahsettiğimiz çalışmalarda da yön daima Dünya’dan uzaya doğrudur.

Farklı dünyalar, farklı canlılar‘ alt temasına sıkı sıkıya tutunan bu çizgiromanlar aslına bakılırsa bilimkurgunun henüz olgunlaşmamış ya da dallanıp budaklanmamış bir döneminin ürünüdürler. Bilimselliği çeşitli teknolojik aksesuar ve ayrıntı (ışın saçan öldürücü silahlar uzay araçları, vs.) ile sağlamaya çalışan, sağlam bir bilimsel bir temele yaslanmaktan ziyade bilimsel inandırıcılığı yakalamaya uğraşan bu çalışmalarda bazı farklılıklar mevcut. Örneğin Buck Rogers, 1950’de Asimov’un I, Robot adlı yapıtında iyice netleşecek ve yasaları ortaya konulacak Robot Bilim‘e daha yakın bir görüntü çizer. Yaratıklardan ziyade teknolojik varlıklar öne çıkarılmıştır (Not olarak belirtelim, ‘robot‘ yani makina adam terimi ilk defa 1920 yılında Çek romancı ve oyun yazarı Karel Capek tarafından R.U.R adlı oyununda kullanıldı).Gordon‘da ise şövalyeler döneminden ve mitolojiden esinlenmeler açıktır. Mitolojinin yarı hayvan yarı insan yaratıkları, Mongo gezegeninin sakinlerini oluşturmada esin kaynağıdırlar. Evet Mongo ve burada bir diktatörlük yürüten Ming adındaki imparator. O dönemin Gordon ve arkadaşları genel olarak kötüyü belirlemek için kullandığı tip sarı ırka mensup, büyük ihtimalle Çinli ya da Moğol’dur. Çin, 1930’ların, 40’ların ne olduğu kestirilemeyen, dışa kapalı ve şüpheyle bakılan ülkesiydi. Amerikalı’nın bilinçaltında kötüyü oynayan, suç üreten ve gizem taşıyan bir varlıktı ve bunun çizgiromana da yansıması bir anlamda kaçınılmazdı.

Üç çizgiromanda bence önemli bir eksiklik barındırıyor. Soluk kesici maceralara karşın, kişisel olarak beni doyuramadıklarını düşünüyorum. Tatminsizliğim bilimkurguda ne aradığımla ilgili. Bilimkurgu diye sunulan şeyin bu dünya üzerinde meydana gelebilecek bir iyi-kötü kapışmasının başka bir mekan veya zamanda gösterilmesiyle yetinmemesi gerek. Önemli olan insanın içindeki uzayda ve bilimkurgunun insandaki bilinmeyeni, bilinmeyenleri ortaya çıkarmada, kamaşıklığı yüze çarpmada, bireysel ve sosyal yalnızlıklarımızı vurgulamada en etkin ifade biçimlerinden biri olduğunu düşünüyorum. Bu noktaya varınca ise, bilimkurgunun parlak, cilalı tarafını değil, soran, araştıran, tersyüz eden yönünü bulmak istiyorum.

Tabii ki bütün bunlar kişisel ve 65 yıl öncesinin tutkunları için bu çizgiromanların yepyeni heyecan ufukları açtıkları kesin.

Fransızların belli bir kahramanı olmayan, Esperance adlı bir uzay gemisiyle uzayda dolaşan bir ekibin anlatıldığı Les Pionniers De L’Esperance ile bilimkurgu çizgiromanda yolculuğunu sürdürecektir.

1935 yılında ise bilimkurgu bir alt kolunu yaratacak, iki arkadaş Superman ile ‘Süper Kahramanlar’furyasının ilk dönemine imza atacaktı. İlginç olan artık ziyaret edilenin dünyamız olmasıydı, yön tersine dönmüştü. Süper kahramanlar zamanla orta sınıf Amerikalı’nın bilinçaltında pek çok saklı noktayı ortaya çıkaracaklar ve bitmek tükenmez bir arz ve talep ilişkisi içerisinde apayrı bir tür halinde çizgiroman tarihinde haklı ve yıkılmaz bir yer edineceklerdi.

Paylaş

Yorum yapın