KÂBUS SİLİCİ – 5

5
2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

Safire kapının eşiğinde duran adamı görünce irkilerek kalçasını küçük masanın keskin kenarına çarptı. Masanın üzerindeki dolu fincandan dökülen kahve yere damlamaya başladı. Genç kadın kalçasındaki ağrıya   ve pahalı vinilin üstüne dökülen sıcak sıvıya aldıracak durumda değildi.

Orta boylu, buğday tenli adam muayehanesinin teknik sağaltım bölümünün kapısında durmaktaydı. Safire hayatının en büyük yatırımını yaptığı ve hâlâ borcunu ödemekte olduğu dairenin dış kapısı için profesyonelce tedbir almıştı. Çelik kapı iki adet şifreli kilit yardımıyla açılabilmekteydi. Az önce içeri geldiğinde alışkanlıkla iki kilidi de kapalıya almıştı.

“Sen de nerden çıktın?”

Zeytin yeşili gömlekli, kahverengi pantolonlu adam gülümsedi. “Aşkolusun, artık böyle mi karşılıyorsun beni?”

14 ay önce ayrıldığı son erkek arkadaşı Mustafa’yı bu ortamda görmenin şokundan hızla sıyrılan Safire acelesiz adımlarla ana bilgisayara doğru yürüdü ve aparatı çalıştıran düğmeye bastı. Mustafa hâlâ eşikte durmaktaydı. Bu çok olumlu bir işaretti. Eğer birkaç dakika zaman bulabilirse avantajı kendi lehine çevirebilirdi.

“Seni görünce şaşırdım.” Dedi en sakin sesiyle. Adamın elini sıkmayacak, sarılmayacak ve çok gerekmezse dokunmayacaktı. Dairenin kapısını geçebilmesi hayra alamet değildi. İçeriye başka bir yoldan dahil olmuştu.

“Demek burası böyle bir yermiş.”

Mustafa’yla ayrıldıklarında Safire eski yerindeydi ve bu sofistike aparatların hayalini kurmaktaydı. Eski dairesini satarak büyük bir borcun altına girmiş, ama namı yürüyünce bunu kısa zamanda bitirmişti.

“Yeni aparatlar tabii… Ev de üst katta, bayağı rahatladım.”

“Kutlarım.”

Safire çet yaparken aynı zamanda çeşitli bilgisayar işlemleri yapan birinin doğallığıyla kâbus odası dediği yerin manyetik alan şiddetini artırdı. Kapı aralık durmaktaydı. Mustafa’ymış gibi davranan şey üzerine gelirse kendisini o ortamda ağırlayacaktı.

“İçeri gelsene.”

“Hemen değil. Konukseverliğine… Aklıma ne geldi bak. Ava gitmiştik bir defasında. Yalnızdık. Kamp ateşi sönmek üzereydi. Dönelim demiştin. Evimizden yüz yirmi kilometre uzaktık. Gecenin ikisiydi. Sonra… Sen de… çok oldu tabii.”

“Sen Mustafa değilsin?”

“Nasıl bu kadar eminsin?”

“İçeri nasıl girdin?”

“Güvelerin açtığı deliklerden.”

Safire ilk kez korkunun soğuk parmaklarının midesine dokunduğunu hissetti. Şu ana kadar sanal ortama defettiği mutant kâbusların son akibetleri hakkında meslektaşlarıyla defalarca fikir alışverişinde bulunmuştu. Bu konudaki yayınların tamamını okurdu. Bazı uzmanlar tıpkı uzay çalışmaları nedeniyle dünya etrafında beliren çöp kuşağı gibi bir kuşaktan söz etmekteydi. Hastalıklı zihinlerden söküp attıkları mutant kâbuslar da böyleydi ve bunlar uygun bir giriş bulabilirlerse dünyalı yaşamlara eklemlenebilirlerdi. Yalnız Mustafa’ya öykünen şey bunlara benzemiyordu. Mustafa’ymış gibi yapmak için çok çaba harcıyordu ve yüzünde kötücül bir ifade yoktu. Bir aletti daha çok belki.

“Sen delikten mi geçip geldin?”

Adamın yüzünde ilk şaşkınlık ifadesi belirdi. Çok samimi olarak nereden geldiğini hatırlamaya çalışmaktaydı sanki. Kadının içi acıdı. Bir zamanlar aşık olduğu biriydi. Sonsuza kadar beraber kalacaklarını düşünmüşlerdi her aşık çift gibi. Sonra araya Mustafa’nın giderek artan nörotizmi girmişti. Evden çıkınca yedek anahtarın yerini iki kez kontrol etme. Yapılacak en basit şeyleri sayısız kereler tekrarlayarak emin olma seansları ve aşırı titizliği ilişkilerini bitirmişti.

“Kapı açıktı. Geldim işte.”

Safire’nin aklına bir şey gelmişti. Bilgisayarda google’a girdi ve arama motoruna Fotoğrafçı Mustafa Bildik yazdı. Açılan sayfadaki haberde Mustafa’nın evinde gördüğü bir fotoğrafı duruyordu. 38 yaşındaki fotoğrafçı Mustafa Bildik Bodrum’da tatildeyken boğulmuştu. Cesedi iki gün sonra kıyıya vurmuştu. Bulunma tarihi 3 haziran Çarşamba, yani dündü. Bu yüzden abisi Mehmet onu arayıp haberi bildirmemişti. 14 aylık ara ilk haber verilecekler listesindeki yerini iyice gerilere kaydırmış olmalıydı.

Üzüntüsü bu olağanüstü durumda bile yoğundu. Mustafa’yı hâlâ seven yanı şoke olmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı.

“Ne istiyorsun?”

“Ben aracıyım Safire.”

Eşikte duran şey kendi beynindeki Mustafa bilgilerinden materyalize olmuştu. Bir güç zırhında delik açmak için onu kullanmıştı.

“Bak şuraya.” dedi Mustafa zihninden geçenleri okumuşçasına. Bitiştirdiği iki elini omuzları hizasında öne uzattı. Sola ve sağa açtığı ellerini bir yerden sonra aşağı indirmeye başladı.

“Bir kapı açıyorum sana. Bu çerçevesi.”

Mustafa çömelerek iki yana açtığı ellerini döşemeye değdirince Safire esintiyi hissetti. Sıcak, yağlı, iğrenç bir koku yayılmaya başlamıştı. Mustafa’nın kendi beyninden kaynaklanan hayaleti mutant kâbusların çöplüğüne açılan bir yarığı işlevsel kılmakla meşguldü ve neredeyse başarmıştı.

“Mustafa seni kullanıyorlar.”

“Titizliğim yüzünden çok kavga ederdik hatırladın mı Safire. Yüzünde aşağılama ifadelerini görür kahrolurdum. Oysa o tozlar silinmeli, minik kırışıklıklar ütülenmeliydi.”

Safire hâlâ Mustafa’nın ölümünün etkisi altındaydı. Odaya doluşan esintinin güç kazandığını da hissetmekteydi diğer yandan. Acilen Mustafa’yı çıktığı yere kapatmalıydı, ama nasıl?

“Aşağılama değil, bıkma.”

“Aynı şey. Bıkmak, tiksinmek.”

Safire konuşarak bir şey elde edemeyeceğini anlamıştı. Bilgisayarda tuşlara dokunarak yan odadaki manyetik alan şiddeti arttırdı.  Bir şey üzerine gelirse oraya kaçabilirdi, ama barınabilme süresi sınırlıydı. Birden bir gürültü kopunca kafasını çevirip baktı.

Mustafa’nın açtığı kapıdan bir şeyler geliyordu. Acilen bir çözüm düşünmesi lazımdı. İlk aklına gelen yan bloktaki meşlektaşı Hakan Temeltaş oldu. Onu çağırsa. İçeri nasıl girecekti. Kapı kilitliydi. Ama şu an olanlar hayat memat meselesiydi. Kapıyı kırdır diyebilirdi. Cep telefonu hemen elinin altındaydı. Aldı ve numaraları tuşlayacakken durdu. Aparatın ışığı yanmıyordu. Belki de şarjı bitmişti. Daha dün şarj ettiğini hatırlayınca ortamın etkisine yordu. Sıkışmış kalmıştı.

“Aşağılamak yani.”

Safire mutant kâbusları defettiği odaya kaçabilirdi. Oradaki alan gücü  kendisini bir süre koruyabilirdi. Ama orada bir saatten uzun kalırsa metabolizması olumsuz etkilenir, saatler sürerse kalıcı hasarlar belirebilirdi. Başka bir şey düşünmek zorundaydı.

“Geliyorlar Safire. Sana haddini bildirecekler.”

Safire bu had bildirme sözcüğünün en son ne zaman kullanıldığını çok iyi hatırlamaktaydı. Ayrılmalarının kesinleştiği son buluşmalarıydı. Yemek yemişler ve Safire adama neden birlikte olamayacaklarını izah etmişti. Mevcut en hafif ve en az incitici kelimelerle. Ayrılırlarken, Şişli’deki restoranın önünde etmişti bu sözleri. “Sana haddini bildirecekler.”

Kızdığı zamanlarda söyledıği bir söz olduğu için fazla dikkat etmemişti Safire. Neden çoğul bir şekilde kullandığinı sorsa cevap alamazdı ama bunun küçüklüğünden kalma bir şey olduğuna emindi. Ayrıca Mustafa o akşam biraz sarhoş ve bayağı öfkeliydi. Yemeğe aralarının tekrar olacağını hayal ederek gelmişti. Düşkırıklığı öfkesini germişti. Şimdi aynı kelimeleri duyunca işin doğasını anlar gibi olmuştu. Bir güç beyninin içindeki hatıralardan bilgi cımbızlamaktaydı. Mustafa’nın ölümünden dolayı hissettiği üzüntüyü de avantaj olarak kullanmaktaydı. Safire’nin beyninde bir yer benle beraber olsaydı Mustafa boğulup ölmez demekteydi. Bu doğru değildi, ama böyle düşünmemesi imkânsızdı. Beyin çok karmaşık yapılı bir sistemdi. Her bölgesi mantık merkezli çalışmıyordu.

“Çok üzgünsün biliyorum.”

Bu sözler üzerine Safire ilk kez içinde bir öfke goncasının açtığını hissetti. Restoranın kapısında sana haddini bildirecekler dediğinde, ‘Çok üzgünüm.’ demişti. Bunun adamı yaralayacağını bile bile telaffuz etmişti. Şimdi bumerang gibi geri tepiyordu.

“Mustafa seni alet ediyorlar.”

Mustafa’yı çok andıran şey inatçı çocuk gibi başını salladı. “Öyle değil. Gelince anlatacaklar sana.”

“Kim onlar peki? Biliyor musun?”

“Çoklar. Çok kızgınlar. Arı kovanı gibi Safire.Tam burada patlayacak.”

Safire bir şey diyeceği sırada gelmekte olan şeylerin varlığının kırıntılarını hissetti. Çeşitli dillerden sövgüler, fısıltılar, giderek iğrençleşen yağlı sıcak hava hiç de hayra alamet değildi. Safire Mustafa’yla uğraşmayı bırakarak bilgisayarında kısa bir not yazdı. Durumu anlattı. Webcam ile Mustafa’yı ve o tünel ağzını görüntüleyerek 11 kişilik uluslar arası mail grubuna yolladı. Burada ölürse bari diğerleri kendilerini de ilgilendiren bu durumdan haberdar olurlardı. İnternet sorunsuz çalışmıştı. Kontrol önemli ölçüde elindeydi.

Sesler kulak parçalayıcı uğultu şeklinde odaya doluştuğunda Safire manyetik alan şiddetini iyice artırdığı boş odaya gideceği sırada durakladı. Aklına çok uçucu bir fikir gelmişti. Mustafa az önce arı kovanı diye boşuna dememişti. Mustafa bir çeşit katalizördü. Köprünün bu yandaki ayağıydı. Ayağı bir sarsmayı denese nasıl olurdu acaba. Eğer başaramazsa deney odasında yavaşça değil, burada hızla ölecekti. Kaybedeceği bir şey yoktu.

Youtube’e girdi. Arama modülüne Killer Bees yazdı ve enter’a bastı. Hoparlörlerin düğmesini açtı. Arıların saldırdığı bir adam avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Mustafa tedirgin olmuştu.

“Ne yaptığını sanıyorsun Safire. Çabuk kapat onu. Yoksa… Yoksa cezan artar.”

Mustafa arı sokmasına karşı alerjik olmadığı halde arılardan deli gibi korkardı. Bunu biliyordu. Bu nedenle bir kere bile beraber pikniğe gidememişlerdi. Uzanıp hoparlörün sesini sonuna kadar açtı. Tam o sırada tünelin ağzında dört adet siyah yaratık belirmişti. İki ayak üstünde duran kapkara tazılara benzemektiler. Kuşkuyla aparatlara bakıyorlardı.

“Kapat dedim.”

Zaman dardı. Safire o yaratıklara yaklaşmayı göze alıp kahve lekesine doğru yürüdü. Sağ avucunu sıvıya bastırdı ve yüzüne sürdü. Sonra da avucunu en çok sevdiği beyaz ipek gömleğine kapattı.

“Kapatsana şıllık karı.”

“Üstüm başım battı değil mi?”

“İğrençsin. İğrençsin Safire. Bu yüzden seni…”

“Seni ben bıraktım unutma.” dedi Safire yan gözle kırmızı gözlü simsiyah yaratıklara bakarak. Köpeklerden farklı olarak sipsivri tırnakları vardı. Ağızları ise çok korkunçtu. Safire o dişleri düşünmek istemiyordu. Bir nedenden üzerine gelemiyorlardı.

“Belasın sen, tiksiniyorum valla. Zaten en pis şeylerin… Upuzun tırnaklarındaki milyonlarca bakteri… Kes şu sesi dedim bak.”

“Ne yaparsın yoksa?”

Üç yaratıktan ilki ona doğru bir adım atınca Safire korkudan geri çekildi. Tam o sırada arılar adamı her yerinden sokmaktaydı. Mustafa da aynı adam gibi yüzünü örtmüştü. Bir çocuk gibi hıçkırmaktaydı. Kara şey ikinci adımı atınca Safire burada postu kaptıracağını düşündü. Çaresizce manyetik alan odasına baktı. Orası da çözüm değildi artık. Fena halde kapana sıkışmıştı.

“Kes şu arıları. Keeeees.”

Arı sesi birden kesilince Safire korkuyla bilgisayara baktı. Arı programı bitmişti. Programın 1 dakika 32 saniye uzunluğunda olduğunu unutmuştu.

İyice umutsuzluğa kapılmıştı. Tam manyetik alan odasına geçeceği sırada Mustafa eşikteki yerinden siliniverdi. Bunu üç kara yaratık takip etti. Elektrikli süpürgenin ağzında kaybolan bir toz kümesi gibiydiler. Tünel ağzı eski canlılığını kaybetmekle birlikte bir süre havada asılı kaldı ve sonra o da gözden yitti gitti.

Az sonra Safire’nin nabzı iyice düzeldiğinde ve kendine yeniden bir kahve hazırlarken yolladığı mailine ilk cevap geldi. Almanya’dan Otto Hanselmann’dı. Eğer burada postu kaptırsaydı kimse ne olduğunu bilemeyecekti demekki.

Yollandığın yazı okunmuyor. Sanskritçe olmalı. Yolladığın filmde de görüntü yok.

Umarım keyfin yerindedir. Yaza Antalya’da görüşmek üzere. Otto

Safire kahvesinden bir yudum aldı ve oturup ayrıntılı bir rapor yazdı ve yeniden yolladı. Bu birinci raunttu. Devamı geleceğinden hiç kuşkusu yoktu.


Devam edecek…

Orijinal görsel : +Portal (celede)
Original visual by celede (http://celede.deviantart.com/)
Paylaş

5 yorum

  1. avatar
    Berkin Demir -

    Kadın yazarların bilimkurgu alanına girmesi edebiyatımız adına çok sevindirici. Kâbus Silici bir ilk. Akıcı, merak ettirici, montajı sağlam metinler. Edebiyatımızda yeni bir soluk. Ezgi Gürçay’ı kutluyorum. Safire hanımdan randevu almak isteyenler nereye başvuracaklar?

  2. avatar

    Klasik anlamda bildiğimiz öykülerin dışında değişik ve güzel bi konu tebrik ederim. Okumaya başlarken bu kadar çabuk ve merakla bitireceğimi hiç tahmin etmemiştim.

  3. avatar

    Yorumlar için teşekkür ederim. Hayallerimden ördüğüm Kabus Silici serisi her bölümde yeni hikayelerle devam ediyor. 2 numaralı öyküyü de okuyun lütfen. Safire’nin olduğu kadar diğer kahramanlarımızın korku, acı ve üzüntüleriyle umutlarının duygu sarmalından nasıl çıktıklarını ve mutant kabus virüslerini nasıl defettiklerini görün.

  4. avatar
    fethiye özkaynak kapucuoğlu -

    canm arkadaşım ne güzel hikayeler bunlar böyle seni tebrik ediyrm…Allah yolunu açık etsin…görşeblirsek sevinirim…

  5. avatar
    İlknur Buse PALA -

    Hikaye kesinlikle kusursuz. Fakat 2009’dan beridir bölüm gelmiyor olması çok üzücü.

Yorum yapın